Anasayfa Anasayfa

Köşedeki masa


Zelin Artuğ

İncecikten bir sulu kar yağıyor. Kar “Elif, Elif ”  diye tozumasa da “deli gönül abdal olmuş” anılarda gezip duruyor. Anılarımızda kalıp da bir daha hiç göremeyecek olduğumuz insanların her biri ölüdür bizim için; üstelik kimin önce öldüğü bilinmez. Her yeni tanışmada yeni canlar biriktirdiğimiz gibi, her unutmada yeni ölülerimiz olur.

Eskiden tanıyıp da yollarımızı çoktan ayırdığımız kişilerin öldüğünü duyduğumuz zaman belki de en çok biz üzülürüz. Onları bir daha görme olasılığını sonsuza dek yitirdiğimiz için mi, yoksa iki kez öldükleri için mi bilinmez. İki kez ölenlerin yası, tıpkı için için yanan bir ateş gibi içimize işleyip durur.

Sulu kar giderek yerini ince ince yağan bir yağmura bıraktı. Hava soğuk. Yanı başımda arkadaşım, caddede yürüyoruz. Kitapçının önünde yavaşlıyorum. Vitrinde haftalardır, aynı üç beş kitap… Bir dünya küresi, birkaç model dolma kalem, o kadar! Gerisi simli yılbaşı süsleri, parlak kar taneleri, led ışıklar…

Arkadaşım, kolumdan tutup çekiştiriyor beni. Biliyor zaman kaybettiğimi. Vitrindekileri cazip bulmadığımı da biliyor. Yine de her defasında o vitrinin önünde takılıp kalmama anlam veremiyor. Ama ben hayatı, sırf not almak için ezberlenen bir şiir ya da karmaşık formüller gibi okumak istemiyorum. Hayat, inişli yokuşlu bir akarsuda bir kanoya atlayıp, kanoyu akışına bırakmak gibi bir şey benim için!

Yine ikimizin dediği oluyor.  Ayaklarımız bizi köşebaşındaki büfeye çekiyor. Üç beş masalı, iki duvarı camekânlı küçük bir büfe… Sık sık gittiğimiz bu büfede, küçüklüğünden umulmaz büyüklükte bir dünya buluyoruz.

Saçlarımızda yağmur zerrecikleri, içeri giriyoruz. Köşedeki masa bizim… Başkaları oturmuş masamıza. Kapı dibindeki boş masaya oturuyoruz. İkimiz de sevmiyoruz ayakaltında olmayı, ama başka boş masa yok. Tadımız kaçıyor. Sipariş vermekte acele etmiyoruz. Koskoca kentte bizim masamızdan başka masa bulamamışlar mı oturacak? Masamızdaki gençler toparlanıncaya kadar susup oturuyoruz. Onlar kalkıp giderken, bakışlarımızla konuşuyoruz:

“Masamız boşalıyor, geçelim mi oraya?”

“Ne duruyorsun? Kalk hadi!”

“Evet, başkaları oturmadan geçelim!”

Gençler hesabı ödemek için kasaya yöneldiklerinde, hemen toparlanıp masamıza geçiyoruz. Şemsiyemizi kapatıp köşeye dayıyorum. Şemsiyenin ucundan beton zemine incecik bir su süzülüyor. Gözlerimle izliyorum suyun hareketini. Bakışlarımdan çekinmiş gibi duruyor; bir milim bile ilerlemiyor.

Ben şemsiyeyle uğraşırken, bir de bakıyorum, arkadaşım benim yerime oturmuş. Ya aceleden, ya dalgınlıktan… Dalgınlıktan olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen aceleden oturmuştur. Boş sandalyelerden birine geçiyorum.

“Burası senin yerindi aslında. Sana sormadan yerine geçmişim. Sakıncası yoktur her halde…” diyor.

“Elbette sakıncası yok! İstediğin yere oturabilirsin!” diyorum.

Çaylarımızı söylüyoruz. Çaylar gelinceye kadar bir süre sessizce oturuyoruz. Aklımdan bin türlü düşünce geçiyor. “Aslında hiçbir yer hiç kimsenin tekelinde değildir, isteyen istediği yere geçer, istediği yerde kalır, istediği yerden çekip gider” diye düşünüyorum. Öyleyse benim yerim, senin yerin diye bir şey de yok tur! Ama hep o sandalyeyi seçmemin başka bir nedeni var. O sandalyede, oturduğum yerden kalabalıkları görüyorum. Her çeşit insan geçip gidiyor gözlerimin önünden. Her birinin bir öyküsü var. Onların öykülerini okuyor, onlarla çoğalıyorum.

Ama bu sandalye caddeye değil, kapıya bakıyor. Öyküler, küçük bir büfenin kapısındaki hareketle sınırlı. Tanıdık yüzler az… Okunacak yüzler de öyle…

Belki başka bir kentte, başka mekânlarda yeni yüzler, yeni öyküler de vardır; ama şimdilik bu yeniliklere hiç hazır değilim. Yerimi değiştirip, duvara bakan sandalyeye oturuyorum. Arkadaşım rahatsız olmasın diye “ Burası daha iyi, hiç esmiyor!” diyorum.

Çaylarımız geliyor. Zaman geçmesin istiyorum. Çaylarımızı yudumlarken “bugün”den konuşup, “dün”den yorumlar yapıyoruz. Bütün tatsızlıklar, fikir ayrılıkları, anlaşmazlıklar bu masada kalıyor. Bu masada ve sandalyelerde şeytan tüyü var. Boşta kalan iki sandalye de boş değil aslında. O sandalyeler şimdi uzaklarda olan iki can arkadaşa ait.

Her birimiz bir ucundan tutabilseydik, taşırdık masayı da sandalyelerimizi de gittiğimiz yere. Yollarımız ayrılsa da… Hatta ölsek bile…

Ama yollarımız, ölümüne ayrıldı. Yani bizler önce ayrılan yollarımızı öldürdük. Yollarımızı öldürerek öldük, ilkin. Ölsek de öldük, ölmesek de…

Orhan Veli’yi anmamak olmaz, sözün burasında.  “Neler yapmadık şu vatan için!/ Kimimiz öldük;/ Kimimiz nutuk söyledik.” diyordu.

Bol övgülü, bol vaatli dostluk sözleri havalarda uçuşuyor. Ta ki güneş bulutların ardına çekilinceye kadar! Düşünüyorum da, dostluk adına neler söylenmedi bu güne kadar! Ne nutuklar çekildi. Kimsenin aklına ayrılan yolları öldürerek öldüğümüz, hatta bazılarımızın gerçekten ölerek, iki kez öldüğü gelmedi.

Keşke dostluklar sonsuza dek yaşayabilseydi.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

232 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.