Anasayfa Anasayfa

Aşağıya uçmak


Zelin Artuğ

Arif, üniversiteyi kazandığına sevinemedi. Babası onu okutabilmek için tarla satmıştı. Arif, dört erkek kardeşin en büyüğüydü. Bir de ablası vardı. Ablası, Kırıkkale’de bir sınıf öğretmeniyle evliydi. Yazları iki oğlunu da alıp, Çankırı’nın Oymaağaç köyündeki baba evine, harmana hasada yardıma gelirdi. Abla, ilkokuldan sonra okumamış, evleninceye kadar evde annesine yardımcı olmuştu. Ama kardeşleri okuyacaktı. Babaları gibi sıkıntı çekmeyecekti onlar.

Baba, tarlayı satmaya karar verince Arif’i bir köşeye çekmiş, gelecekle ilgili planlarını açıklamıştı. Arif okulu bitirip bir meslek kazanacak, kardeşlerinin okumasında babasına yardımcı olacaktı.

En küçük kardeşleri altı yaşındaydı daha. Demek ki; Arif’i zor yıllar bekliyordu. Hayata üç sıfır yenik başlayacaktı. On sekiz yaşında bir genç için ağır bir yüktü bu. Ama üniversiteye gidebilmesinin tek koşulu buydu.

Arif, eniştesinin İstanbul’da okuyan bir akrabası aracılığıyla, bir öğrenci evine yerleştirildi. Üç arkadaş, Unkapanı’nda, bir ara sokakta, yandaki binaların arasında sıkışmış da soluk alamıyormuş gibi duran, iki göz odalı eski bir evde birlikte kalacaklardı.

Ev sahipleri, Esnaf ve Sanatkârlar Odası Birliği’nden emekli, yaşlı bir adamdı. Emekli oluncaya kadar bu ufacık, köhne evde; ufak tefek, sessiz, uysal karısı Şefika ile yaşamış; o hastalanıp ölünce, Zonguldak’ta Maden Mühendisi olan tek oğlu, babasını yanına almıştı. Babadan kalma bu eski evi de üniversiteli gençlere kiraya vermişlerdi.

Arif, ilk zamanlar arkadaşlarına uyum sağlamakta biraz zorlandı. Onların kişiliğiyle kendi kişiliği arasında, anlatılması pek de kolay olmayan bir kopukluk vardı. Onlar, büyük kente oldukça uyum sağlamış görünüyorlardı. Gerçi her ikisi de köyde büyümemişti. Erol, Gebze’de; Salih Düzce’de okumuştu liseyi. ‘Hemşo’ diye hitap ediyorlardı birbirlerine.

Bir yıl önce ev arkadaşları Hikmet fakülteden mezun olunca, kendi yerine, hemşerisi olan Arif’i yerleştirmişti bu iki gencin yanına. “Ben kefilim, sessiz çocuktur, size yük olmaz” demişti. Hikmet, Arif’in eniştesinin uzaktan akrabası olurdu.

Arif’in eve yerleştiği ilk akşam, Erol’un yaptığı makarnayı yediler. Makarna gereğinden fazla haşlandığı için her çatal batırmada, duyan birbirine yapışıp geliyordu çatala. Arif, anasının mis kokulu tarhana çorbasını, sacta yaptığı tereyağlı gözlemeleri özledi.

Yemekten sonra masayı çarçabuk topladılar. Erol kâğıt havluyla masayı sildi, ortaya bir deste iskambil kâğıdı attı. Kırk yıllık kumarbazlar gibi, kahve ağzıyla konuşarak ‘elli bir’ oynamaya koyuldular. Arif, daha ilk günden dışlanmamak için, sandalyesini yanaştırıp sessizce oyunu izlemeye koyuldu.

İlk el bitince Salih kalktı, kapı arkasındaki portatif askıya astığı ceketinin cebinden bir paket Camel uzun çıkarıp masaya attı. Erol da pantolonunun cebinden Cricket taşlı kullan-at çakmak çıkarıp sigara paketinin yanına koydu. Oyunun stresiyle art arda sigara yakıp odayı dumana boğdular. Arif, dumandan her türlü rahatsız olsa da belli etmemeye çalıştı. Bir ara kalkıp camı aralamak ve biraz nefes almak istedi.

Kalktı; pencerenin yanına gitti. Sigara dumanından, isten iyice rengi griye dönmüş tülü kenara çekip sokağa baktı. Bir süre, Arnavut kaldırımında arabasını yokuş yukarı iten hurdacıyı izledi. Dışarıda hafiften yağmur başlamıştı. Cama da birkaç damla yağmur serpince; Arif, camı açmadan masaya geri döndü.

Erol, sigara paketini Arif’in burnuna doğru uzatıp, “Yak bi sigara kanka, canın sıkıldı senin, anladım ben!” dedi. Salih de dişlerinin arasında sigarasını geveleyerek sırıttı: “Sen alış biraz eve, sana da öğretir, üçlü oynarız, sıkılmazsın!” dedi.

Arif, uzatılan sigara paketini saygıyla geri itip “Sağ ol, kullanmıyorum !” dedi. Kalktı, duvar dibindeki çekyata uzandı, ilk gün okulda aldığı notlara göz atmaya koyuldu. Odanın havasızlığından, içerideki yoğun sigara dumanından gözleri yanıyor, okuduğundan hiçbir şey anlamıyordu. Arada bir göz ucuyla yeni arkadaşlarına bakıyor, onları daha iyi tanımaya çalışıyordu. Görünüşe bakılırsa Erol, oyunda Salih’e ütülüyordu. Salih, art arda sigara yakıyor, sigarası dişlerinin arasında, beklediği kâğıt geldiğinde keyiflenip sırıtarak elindeki kâğıdı ortadakilerin üstüne çarpıyordu.

Arif, Salih’e benzer tipleri televizyonda izlediği bazı filmlerde görmüştü. Zaten okuldaki arkadaşlarının çoğu televizyon dizilerinden, filmlerden fırlamış gibiydi. Arif, liseyi Kırıkkale’de, ablasıyla eniştesinin yanında okumuştu. Üniversitedeki kızlar, Kırıkkale’deki liseli çekingen kız arkadaşlarına hiç benzemiyorlardı. İstanbul’dakiler özgüvenleri yüksek, havalı kızlardı. İçlerinden bazıları, dizi oyuncularına taş çıkaracak güzellikte ve rahatlıktaydı. Erkek arkadaşlarının çoğu da lise arkadaşlarından daha özgüvenliydi sanki. Taşradan gelenlerin uyum sağlamaları da çoğu kez pek uzun sürmüyordu. Yine de büyük kentte doğup büyüyen gençler, gençlik modasına uygun kılık kıyafetleriyle, kulaklarında küpeleri, at kuyruklu saçları, deri bileklikleri, kollarında dövmeleriyle taşralı gençlerden ilk bakışta ayrılıyorlardı.

Erol, oyunun bir yerinde Salih’e “Benim benzinim bitti, sonra devam edelim” dedi, oyun kâğıtlarını masanın ortasına iteleyip yerinden kalktı, penceresi havalandırma boşluğuna açılan ufacık mutfağın tezgâhında duran 75’lik Şirince Horozkarası Kırmızı Şarap şişesini kapıp geldi. Salih de kalktı, masaya üç su bardağı koydu. Kaşını gözünü oynatıp Arif’i de masaya çağırdı, bardakları doldurdu.  Arif de oyunbozanlık etmemek için kalkıp masaya oturdu. Otursa ne yazar! Bir süre bardak kendine, kendisi bardağa baktı. Sonra bardağı bir eliyle kapatıp, kaşlarını kaldırdı, içemeyeceğini söyledi.

Arif, hayatında ne şarap içmişti, ne tütün kullanmıştı. Babası da ne sigara içerdi, ne de içki… Bütün ısrarlara karşın, Arif o gece şarabın tadına bile bakamadı. Arkadaşları şişeyi bitirip, “zula” dedikleri mutfak tezgâhı altından bir şişe daha çıkardılar. Kendi deyimleriyle “depoyu fulleyip!” şarkılar söylediler, şamata yaptılar.

Arif, büyük kente alışmakta zorlanıyordu. Altı ay olmuştu İstanbul’a geleli… Arkadaşlarının alabildiğine özgür davrandığı ortamlarda, kendindeki tutukluğu ve onu aşma çabalarının fazla işe yaramadığını gördükçe,  giderek yaşadığı çevreden soyutlanacağını düşünüyordu. En çok da kız arkadaşlarının “Saf Anadolu çocuğu” diye arkasından konuşmaları gelince kulağına, iyice bozuluyor, bocalıyordu.

Bir gün, fakültedeki arkadaşlarından “Selami”yle kantinde otururlarken, ona içini dökme gereksinimi duydu. Selami, sabırla dinledi onu. Ani bir kararla kalktı masadan, “Hadi gel, biraz deniz havası alalım, açık hava sinirlere iyi gelir!” dedi. Taktı peşine Arif’i, fakülteden çıktılar.

Beyazıt’tan Gülhane’ye kadar konuşmadan yürüdüler. Selami, Gülhane Parkı’nın giriş kapısında durdu, Arif’e döndü: “Eskiden burası daha şenlikliydi; şimdi eski tadı kalmadı!” dedi, parka girdi. Dev ağaçların serinliğinde, insan sesleri, kuş sesleri arasında parkı boydan boya geçip diğer kapısından çıktılar. Asfalt yoldan karşıya geçip Sarayburnu’na geldiler.

“Hadi gel, kayalıklara oturalım; biraz deniz havası alalım!” dedi Selami. Çöp gibi bacaklarıyla keçi gibi sekip, kayalıklarda bir taşın üzerine yerleşti. Döndü, kıyıda dikilmiş duran Arif’e baktı. “Hadi lan, dikilmesene orada; gel hadi!” diye seslendi. Tabakasından bir miktar tütün çıkarıp kalınca sardı, Arif’e uzattı.

“Çekinme, al! Kafan düzelir, rahatlarsın!” dedi.

Arif, ikilemeden aldı. Buna ihtiyacı olduğunu düşündü. Selami, hiç acele etmeden kendine de bir tütün sardı. Ama bu defa bolca koydu tütünü kâğıda. Arif, göz ucuyla Selami’ye baktı; Sigara tutuşu ev arkadaşlarınınkinden farklıydı biraz. Avcunun içindeki sarmayı dudaklarına götürüyor, derin derin kokluyor, emer gibi ciğerlerine çekiyordu.

Arif, Selami’yi taklit ederek bir nefes çekti, elindeki sarma tütünden. O anda üstünde oturduğu kaya denize doğru çekiliyormuş gibi bir hisse kapıldı. Biraz başı dönmüştü ama belli etmedi. Orada öylece konuşmadan oturdular.

Karşı kıyıda bir tepede, tüm heybetiyle ve dört kulesiyle, devasa Selimiye kışlası… Denizde unutulmuş gibi duran Kız Kulesi, Anadolu’nun kapısı Haydarpaşa… Evde, Erol’un kim bilir kaçıncı kez dinlettiği şarkıdaki “mavi patiskaları yırtan gemileri” ile İstanbul, Arif’in etrafında dönüyor, dönüyor, dönüyordu.

“Sevdin mi burayı?” diye sordu Selami. Arif, evet anlamında başını salladı. İyi çocuktu şu Selami; ama pek arkadaşı yoktu sanki. Arkadaş olduklarıyla da kıyıda köşede, anlaşılmaz bir dilde konuşuyorlardı. Arif, onların “Gogo, derman, kına, kuriş, kendir, sarıkız, elek altı…” gibi sözcükler kullandıklarını duymuş, gençlik argosu gibi algılamıştı duyduklarını. “Köylülüğü ve cahilliği” ortaya büsbütün dökülmesin diye de kimseye sormak gereği duymamıştı.

Aylar sonra Arif, okula ve Unkapanı’ndaki eve de uğramaz olmuş; köyün yolunu, anasını, babasını, kardeşlerini de unutup, Sarayburnu’nda, Selami sayesinde edindiği yeni arkadaşlarla bu aykırı dili iyice çözmüş; sözcük haznesine “Kireç, cevher, mal, roş, papik, dragon” gibi yeni yeni sözcükler eklemişti.

Bir gece yarısı operasyonunda narkotik polisi, Arif’i Surlar’ın dibinde uyuşturucu komasında buldu. Az ötede “uçmuş” halde buldukları Selami’yi kelepçeleyip polis otosuna, Arif’i de ambülansa bindirdiler.  Ambülans hastaneye yetişemeden Arif yolda son nefesini verdi.

Ailesine haber verdiler. Babası, morga teşhis için girip omuzları çökmüş bir biçimde çıktığında en az otuz yaş daha yaşlanmış gibiydi. Borç harç bir cenaze arabası tutup oğlunun ölüsünü köye getirirken, yolda ağzını bıçak açmadı.  Onu son yolculuğuna uğurlayıp üzerine son toprağı atarken, Arif’le birlikte geleceğe dair bütün umutlarını da toprağa gömüyordu.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

264 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.