Anasayfa Anasayfa

Hüsmen Aga’nın oyunu


Zelin Artuğ

Hüsmen Aga, değirmene giden yolun kıyısına oturmuş, elindeki çubukla toprağı eşeleyip duruyor, köyde kalmakla kente göçmek arasında bir türlü karar veremiyordu. Mürvet de istiyordu kente göçmelerini. Ne zaman köyden birilerinin çocuğu olduğunu duysa kendi kaderine küsüyor, Hüsmen’le çocuk sahibi olamamalarının üzüntüsü katlanıyordu. Onun bu durumu, Hüsmen’i de çok etkiliyordu. Başlangıçta, çocuk sahibi olmak için doktorlara epeyce para döktülerse de sonunda vazgeçip kaderlerine razı oldular.

Hüsmen, Babaeski’nin bir köyünde, eğlenceli bir evde doğmuştu. Çocukluğu çayda bayırda koşup oynamakla; gençliği ailesine tarlada hasatta yardım etmekle geçti. Çok çalışkandı. Çalışkanlığını dedesi Üzeyir’den almış derlerdi.

Tarlalara nisan, mayıs gibi ayçiçek ekerler, ağustos sonlarında hasat başlardı. Mayıs, haziran yağışlı geçerse; değmeyin köylünün keyfine! Gerçi son yıllarda kuraklık Trakya’ya da sık uğrar olmuştu ya, yine de ürün, yüzlerini güldürmeye devam ediyordu.

Hüsmen, askerden gelmiş, bir iki hafta dinlendikten sonra, anacığını bir köşeye çekmiş, ona nicedir uykularını kaçıran konuyu açmıştı. Köyün Rumlardan kalma tek taş evinde, beş kişilik ailesiyle yaşayan Mürvet’e sevdalanmıştı Hüsmen. Sarışın, boncuk gözlü, beyaz tenli hamarat bir kızdı Mürvet. Güzelliğine de huyuna da kimsenin diyeceği tek söz olamazdı.

Bir hasat sonu Mürvet’i Hüsmen’e istediler. Mürvet’in de Hüsmen’de gönlü varmış ki, düğün dernek kurulması pek de uzamadı. Adet gelenek neyse, hepsi yapıldı; köy meydanında davullu, klarnetli, darbukalı, kemanlı, anlı şanlı bir düğünle evlendiler. Müziğin ritmiyle coşan gençler, ortaya fırlayıp oynadılar, coştular, evlenme çağındaki kızlarla delikanlılar bütün hünerlerini gösterdiler. Oyun için nazlananlar oyuna kalkıp coşuyorlar, sonra da oturanların kollarına yapışıp;  “Oturmaa mı geldik bea, hadi oynamaa!” diye oturanları oyuna kaldırıyorlardı. Güzel günlerdi o günler.

Hüsmen oturduğu yerde dalmış bunları düşünürken, dağ taş kadınların çığlıklarıyla, erkeklerin feryatlarıyla inledi. Hüsmen fırladı oturduğu yerden, elini alnına götürüp, seslerin geldiği yana baktı. Bir şey göremedi. Koştu!

Koşmaz olaydı! Gördüklerini görmez olaydı! Tarlalara işçi taşıyan traktörlerden biri yol kıyısına devrilmiş, ortalık kan gölüne dönmüştü. Cansız üç bedeni upuzun yatırmışlar, yüzlerini yaşmakla, ceketle kapamışlardı.

Hüsmen, başını elleri arasına almış, çaresizce tek ayağını yere vurup dururken, bir ineğin ilerideki sürüye doğru koştuğunu gördü. Traktörü kullanan Halil; “Ünüme çıktı ayvan! Epten şaşkınım! Ne işin va yulda! Kaç üte bea!” diye ağlayarak dizlerini dövüyordu.

Hüsmen, yolun ortasına fırladı, elini kolunu sallayıp karşıdan gelen bir kamyonu durdurdu. Kazayı ucuz atlatmışlarla birlikte, şoförün de yardımıyla yaralılarla ölüleri Babaeski Devlet Hastanesine taşıdılar.

Akşam geç vakit Hüsmen, kazada ölen yevmiyeci Ali İbrahim’le Nahide’nin altı yaşındaki oğulları Hüseyin’i eve getirdi. Acı haber köye çoktan gelmişti bile…Mürvet, Hüsmen’le Hüseyin’i dizlerini döve döve kapıda karşıladı. Hüsmen, Mürvet’e çocuğu işaret edip kaş göz etti, susmasını istedi.

Mürvet, çocuğun elini yüzünü yıkayıp karnını doyurdu, yere yatak serdi, yatırdı. Uyuyuncaya kadar yanında oturup Kur’an okudu. Hüseyin uyuyunca ayaklarının ucuna basarak bahçeye çıktı; tulumbanın yanındaki ufak tahta masanın hasır iskemlelerinden birinde omuzları çökmüş vaziyette oturan Hüsmen’in yanına gitti. “Kızan biraz akıtma, biraz da îşimik yedi, uyudu!” dedi.

Hüsmen ses etmedi. Konuşmaya dahi mecali kalmamıştı. Mürvet de sözünü ikilemedi. Bir süre aralarında sessizlik oldu. Gecenin sessizliğini cırcır böceklerinin hüzünlü ötüşleri, bir de rüzgârda salınıp duran yaprakların hışırtısı bozuyordu yalnızca.

Hüsmen’in aklı kazadaydı.

“Alil bizim maacırları doldurmuş kasaya,  moturu yolun kıyısından kaptırmış aydarkene, ününe atılmış ayvan! Kaç öte be eyyy mübarek! Allaan işi işte! Olan Alibraam’la Nayde’ye oldu!”

“Üseyin de pek arık sabi! Kızancıın acısı lök gibi otuudu içime! Sen napçan Üsmen? Ep isterim bi kızanım olsun?”

“Mürvet, iç bilmiyom bea! Bagcez bagem!”

“More, iç esmiyo eerif! Ben gittim içeri! Sen oturacan mı te borda?”

Yıllar geçmiş, Mürvet’le Hüsmen babadan kalma birkaç malı satıp Kırklareli’ne taşınmışlar; Hüsmen, yakınlarda bir iplik fabrikasında önce işçi, sonra usta olmuştu. Mürvet de ev işlerinden arta kalan zamanlarda bir çeyiz mağazası için ‘Bulgar İşi’ denen bir nakış işleyerek evin gelirine katkıda bulunuyordu. Hüseyin’i evlat diye bağırlarına basmışlar; Mürvet ana, Hüsmen baba olmuştu Hüseyin’e, ama çocuğun dili bir türlü “anne” demeye, “baba”demeye varmamıştı. Hep “Üsmenaga, Mürvetinge” diyordu onlara.

On altısına geldiğinde, sesi çatallanmaya, bıyıkları ufaktan terlemeye başlamış, sınıfın en şirin kızı Güldaniye’ye içten içe sevdalanmıştı.

Güldaniye, saman sarısı saçları, koyu yeşil hareli gözleri, çilli yanaklarıyla utangaç bir kızdı. Hüseyin’in içten içe kendisine olan ilgisini seziyor, ne zaman göz göze gelseler bakışlarını ondan kaçırıyor, eliyle ağzını kapatıp sıra arkadaşı Miray’la fısıldaşıyordu. Belli ki; o da beğeniyordu bu içe kapanık, saf, temiz çocuğu. Güz geçti, kış bitti, bahar geldi; Hüseyin, Güldaniye’ye hiç açılamadı.

O yıl, nisan yağmurları pek bereketli oldu. Yağdı da yağdı mübarek! Barajlar iyice doldu. Yağmur, kiremitlerin, yol kıyısındaki ağaçların yapraklarının tozunu indirdi aşağıya. Sonunda güneş yüzünü gösterdi.

Bir Pazar günü, D Vardiyasının ustası Hüsmen Aga, erkenden fabrikanın yolunu tuttu. Hüsmen’in fabrikaya adım atmasıyla, hava ilkin bulutlandı; sonra sağanak halinde bir yağmur bastırdı.

Mürvet, pencereye vuran iri damlalara bakıp telaşlandı. Bu yağmuru yiyen üşütüp yatağa düşer, kolay iflah olmazdı. Hüseyin’i çağırdı yanına:

“Üsmenagan  te orda kalır heralım!  Telefonu baattırıyum iki saattir, ep gene duymaz makina sesinden! Şemsiyeyi kaptırıve de agana götürüve kızanım. Te buracıkta asılıduru!”

Hava bulutlanıp da kararınca Mürvet, besbelli paydos saati yaklaştı sanmıştı. Hüsmen Aga ıslanıp hastalanmasın diye Hüseyin’i eline şemsiyeyi tutuşturup yolladı fabrikaya. Kapıdaki nöbetçi, Hüseyin’i sokmadı içeri. Şemsiyeyi aldı elinden, D vardiyası ustası Hüsmen’e ileteceğini söyledi. Hüseyin, o tufan gibi yağmurda eve şemsiyesiz döndü. Döndüğü gibi de ateşlenip yatağa düştü.

Hüsmen, izin gününde Hüseyin’i Aile Hekimi’ne götürdü. Karşıki eczaneden ilaçlarını aldılar, evin yolunu tuttular. Tam, Belediye parkının ortasına gelmişlerdi ki, Hüseyin’in karnına bir dayanılmaz buruntu geldi, oturdu.

“Tırtıl gibi ne kıvrılıyon len? Astalandın mı gene? Yannayak mı gezdin? Ondan ötürü mü bea?” diye sordu Hüsmen.

Hüseyin, çaresiz bir bakış attı Hüsmen Aga’ya. Cevap vermedi. Hüsmen anladı çocuğun derdini. Belli ki; eve yetişemeyecekti kızan.

“Te burdan kaptır çalının dibine, sıpıt gitsin!” demeye kalmadan, Hüseyin çoktan çalının arkasına geçmişti bile. Hüsmen’in aklına bir muzırlık geldi. Hüseyin’i beklerken kafasında bir plan kurdu.

Evde, Hüseyin yıkanıp paklanıp yatağa girince, Mürvet’i çekti bir köşeye, planını anlattı. Mürvet, eliyle ağzını kapatıp “Ses etme, şişşşt!” dedi.

Hüsmen, Hüseyin’in yatağının yanına bir sandalye çekip oturdu, yalandan bir iki öksürüp söze girdi:

“Bak kızanım, hani sen çalının dibine sıpıttın ya… Arkada TV uydu alıcısı vaa. Nah! Te bu kadar direk! Tepede koca çanak anten!  Bozmak lazım onu. Yoksa elâlem görecek seni aberlerde!”

Hüseyin’in dünyası başına yıkıldı. Herkes onu televizyonda çalının dibine hacetini giderirken görecek, cümle âleme rezil olacaktı. Karnının buruntusu yetmezmiş gibi, başı dönmeye, gözleri kararmaya başladı. Demek, bütün okul onu seyredecekti. En kötüsü de Güldane görecekti bu rezilliği!

Mürvet, Hüsmen Aga’ya fısıldadı:

“Ses etme artık eerif! Kızan te gene yedi kendini!”

Hüseyin’in gözleri dolu dolu olmuş, bir yandan karnının ağrısı, öte yandan en çok da Güldaniye’ye rezil olma korkusu, kıvrandı durdu yattığı yerde. Ağır bir hüzünle Hüsmen Aga’sına mırıldandı:

“Agam, küpekin olayım boz alıcıyı!”

Hüsmen, Hüseyin’in başını avuçları arasına alarak, “ Ben bozcam o alıcıyı, sen üzme kendini; ama bi şartım vaa!” dedi.

Hüseyin’in yüzü aydınlandı: “ Şart şurt epsi kabulüm, Üsmenagam! Kurtar beni!”

Hüsmen, çocuğun başını okşadı, Mürvet’ten takım çantasını istedi.

“Tırışkadan bi kamera o bea! Ben allederim şinci onu! Bozarım yayını!” dedi çıktı evden. Köşebaşındaki kahvede iki çay içip döndü eve. Doğruca Hüseyin’in yanına gitti.

“Merabayın! Oşgeldin demek yok mu ba?”

Hüseyin doğruldu yatakta. Soran bakışlarını Hüsmen Aga’nın yüzüne dikti:

“Oşgeldin Üsmenagam!” dedi. Hüsmen Aga bıyığını sıvazladı, gülümsedi.

“Te şimdi olmadı bu bak!  Şartımı demedim daha!” dedi, şartını söyledi.

“ Baba diyecen bana! Eyy kime diyom ben? Yok artık Üsmenaga, Mürvetinge!

Bana baba, Mürvet’e ana diyecen! Anaştık mı kızanım?”

Hüseyin’in dolu dolu olmuş gözlerinden inci taneleri döküldü sıra sıra. Açtı kollarını kocaman. Saldı kendini! Bağıra bağıra ağladı:

“Babam benim!… Anam benim! Eyi ki de astalanmışım bea!”

Üçü, sarmaş dolaş sarıldılar birbirlerine, doya doya ağlaştılar. O akşam televizyon yayını bozulmadı. Hüseyin de hiçbir kanalda görünmedi. Ne yaptığını çok merak etse de Hüsmen Aga’ya bir şey sormadı. Artık analı babalı bir çocuktu.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

476 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.