Anasayfa Anasayfa

Koltuk arkadaşı


Zelin Artuğ

Sedat, Ankara’da bir özel okulda Türkçe Öğretmeniydi. Otuzlu yaşlarda, sarışın, mavi gözlü, ince uzun, bekâr bir delikanlıydı. Hiçbir zaman düzenli ödenmeyen öğretmen aylığıyla evlenmeyi, çoluk çocuğa karışmayı aklından bile geçirmiyordu. Biraz para biriktirebilirse Avustralya’ya gitmek niyetindeydi. Özel bir nedeni yoktu bunun. Nedenini soranlara verebileceği bir cevabı da yoktu. Bir defasında ısrarlı sorulardan kurtulmak için aklına geleni söyleyivermişti de sözleri çok tuhaf karşılanmıştı.

“Neden mi Avustralya? Hiçbir ülkeye kara sınırı yok da onun için! Avustralya olmasaydı, ya İngiltere olacaktı kafamda, ya Japonya…”

Soruyu soran, hiçbir şey anlamamış, bön bön bakmıştı Sedat’ın yüzüne. Başka soru sormamıştı.

Sedat, daldığı düşlerden otobüs hostesinin sesiyle kendine geldi. Hostes yirmili yaşlarda bir genç kızdı. Konuşması oldukça düzgündü. Belki, uzun yol otobüslerinde hostes olarak çalışan bu kız da, ataması yapılmadığı için başka başka işlerde zaman doldurmaya çalışan on binlerce genç öğretmenden biriydi.

 “Değerli yol arkadaşlarımız, mola için dinlenme tesisine girmek üzereyiz. Otobüsümüzden ayrılırken, lütfen değerli eşyalarınızı yanınızdan ayırmayın. Mola süremiz otuz dakikadır. Lütfen otuz dakika sonra otobüsümüzdeki yerlerinizi alınız.”

Sedat, yol vermesi ricasıyla yanındaki koltukta oturan esnaf kılıklı yolcuya baktı. Alçak sesle telefonla konuşuyordu. Adam da dik dik Sedat’a baktı, telefonu elinden bırakmadan koltukta yan döndü…

Sedat, dışarı çıkar çıkmaz temiz hava çarptı yüzüne. Otobüsün camlarını saplı bir fırçayla köpürte köpürte yıkayan adamın yanından geçerken, yerdeki sabunlu sulara basmamaya dikkat ederek çay salonuna yöneldi. Salonun önündeki terasa da masalar konmuştu. Boş masalardan birine oturmuştu ki, yeniyetme garson, elindeki çay tepsisine havada bir yay çizdirerek koştu, Sedat’ın önüne zift gibi koyu bir çay bıraktı. Aynı hızla öteki masalara da çay servisi yapıp bir çırpıda gözden kayboldu. Sedat, çaydan bir yudum aldı, bardağı ileri itti. Çayın fiyatını sormak için gözleriyle garsonu aradı, göremedi. Masaya beş lira bıraktı, üstünü beklemeden kalktı. Tam tuvaletlere doğru yönelmişti ki garson yetişti arkasından. Elindeki beş lirayı uzatıp “Çay on lira, abi!” dedi. Sedat, tartışmadı. On lira çıkarıp verdi, beş lirayı aldı, yürüdü.

Otobüsün hareket saati geldiğinde, dinlenme tesisinde daha da yorulmuş olarak otobüse bindi, beş numaralı koltuğuna doğru bir iki adım attı. Beş ve altı numara doluydu. Sedat’ın koltuk arkadaşı Sedat’ın yerinde oturan tepesi açılmış kıvırcık saçlı bir adamla koyu bir muhabbete dalmıştı. Sedat’ı görünce konuşmayı kesti.

“ Birader, çok can ciğer arkadaşım da bu otobüsteymiş meğer. Beraber oturalım, dedik. Sen bu arkadaşın yerine geçersen sana ayıp olmaz değil mi?” dedi pişkin bir tonda.

Sedat sinirlendiyse de belli etmedi. Sakin kalmaya çalışarak sordu:

“Kaç numaraya geçiyorum?”

“Yirmi iki numara… Güzel koltuk abi, orta kapıya da yakın!” dedi koltuk fatihi.

Sedat, adamın cümlesini tamamlamasını beklemeden, koltuk numaralarına bakarak yürüdü. Yirmi iki numara, orta kapının ayakaltında kalan tarafında, koridora bakan koltuktu. Cam kenarında, iri kıyım, göbekli, ensesi kat kat bir adam yayılmış oturuyordu. Sedat’ı görünce biraz toparlandı. Sedat, koltuk arkadaşını başıyla selamlayıp oturdu. Oturmasıyla soru yağmuruna tutulması bir oldu.

“Öndeki kel kıvırcıkla yer mi değiştirdin birader?”

“Evet, rica ettiler.”

“Tanış mıymış onlar?”

“Evet, arkadaşlarmış!”

“Bursalı mısın? Yoksa Ankaralısın da Bursa’ya gezmeye mi gidiyorsun?”

“Ankara’da çalışıyorum. Ailem Bursa’da.”

Daha bir dolu gereksiz soru ve kısa cevaplar… Adam, baktı ki Sedat’ın muhabbet etmeye hiç niyeti yok, kendinden söz etmeye başladı.

Bu arada uzun boyundan ötürü bir bacağı koltuktan az da olsa dışarıda kaldığı için, orta kapıdan binenler Sedat’ın dizine çarpmadan geçmiyorlardı. Sedat, bacağını içeri alıp dizlerini iyice çenesine çekti. Koltuk arkadaşına yeni bir konu çıktı:

“Birader, sen de sulak yerde büyümüşsün, maşallah! Baksana… Dedelerin muhacir mi senin? Sende muhacir tipi var. Dur! Sen söyleme! Selanik göçmenlerindensin sen, yanıldım mı? Ya da dur! Boşnak’sın  yahu! Saraybosnalı mısın yoksa? Benim hanım tarafı da Saraybosna’dan göçmüşler.”

Sedat, şaşkınlığını gizleyemeden döndü, adama baktı. Beş dakikanın içinde Sedat’ın şeceresini kendi varsayımlarıyla çözmüş, üstelik neredeyse onu, hanım tarafıyla da akraba çıkarmak üzereydi. Yolculuğun devamında bir zevzekle koltuk arkadaşlığı yapacaktı yani!

Bu arada açık kapıdan giren serin havadan ötürü biraz içi ürperdi. O an içinden gelen tek şey, kalkıp otobüsün ön tarafına gitmek, altı numarada oturan koltuk arkadaşının suratına okkalı bir yumruk atmaktı! Başına böyle bir derdi sardırdığı için! “Ya sabır!” deyip, başını koltuğuna yasladı, gözlerini kapadı.

Adam, Sedat’ın gözlerini yumduğunu görünce, onun uyumasından korkmuş olacak ki lafını kesip Sedat’a saatin kaç olduğunu sordu. Sedat gözlerini açmadan, sol kolunu kaldırıp, saatini adamın burnuna uzattı. Adam, bu davranıştan alınmış olmalı ki “ Sağ ol kardeşim!” deyip arkasına yaslandı, gözlerini kapadı. Sedat da başını koltuğa yaslayıp sustu.

Sonra, adamın gevezelikleri karşısında tepkisiz kalmayı abarttığını düşünüp ortamı yumuşatmak istedi.

“ Yaklaşık iki saat daha yolumuz var” dedi.

Adam, kaşla göz arasında uyumuş olmalı ki ağzını bir iki şapırdattıktan sonra gözlerini aralayıp Sedat’a döndü, “Neredeyiz yahu? Yaklaştık mı yoksa?” diye sordu.

“Yok abi! Daha epeyce yolumuz var! Sen uyumana bak! Terminale yaklaşınca ben seni uyarırım! “dedi Sedat.

Adam, Sedat’ın da konuştuğunu duyar da uyur mu artık?

“Uyuyamam ben yolda! Fosur fosur uyuyanlara da hiç akıl erdiremem. Bu ne rahatlık birader! Ya bir kaza olsa? Fırlar gidersin ön camdan!”

Sedat, belli belirsiz gülümsedi sözün burasında.

“ Niye ön cam abi? Yan cam, kırılmaz cam mı?” diyecek oldu, vaz geçti. Durup dururken ortaya yeni bir konu atıp başını derde sokmaya hiç niyeti yoktu. Şişman komşusu bir ara sustu.

Tipi halinde yağan bir kardan sonra güneş açınca babaannesi “Hiç heveslenmeyin kar dindi diye! Güneş, kar topluyor!” derdi. Gerçekten de akşamüzeri hava döner, güneşli hava, yerini tipiye bırakırdı.  Bu adamın susması da güneşin kar toplamasına benziyordu. Havada uçan bir kuş, ağlayan bir bebek, yol kıyısındaki kavak ağaçları, otobüsün radyosundan kısık sesle gelen müzik, otobüste yapılan ikram… Her şey, adamın yeni bir konu açmasına fırsat yaratıyordu.

“Küçük çocuğu olan, evinde otursun…”

“Babamdan miras kalan bahçeye kavak ekseydim, şimdi köşeydim, köşe…”

“Eskiden şoförler sonuna kadar açarlardı radyoyu… Belli! Uyarmışlar azizim, bunları!”

“Plastik bardağın dibine azıcık sıcak su koyuyorlar, bir de poşet çay… Böyle ikram mı olur? Dostlar alışverişte görsün! Çay da çay olsa! Yahu, açın bir kutu çikolata, dolaştırın yolcular arasında!”

Bir ara Sedat’a döndü, sordu:

“Sen Bursa’da nerede kalıyorsun?”

“Annemle babam oturuyor Bursa’da. Ara tatillerde onların yanına gidiyorum.”

“Kardeşlerin yok mu?”

“Bir abim, bir de ablam var ama evli onlar. Kendi evlerinde oturuyorlar.”

Uzaktan Bursa minyatür bir kent olarak göründüğünde, Sedat derin bir nefes aldı. Sonunda otobüsteki koltuk çilesi bitmek üzereydi. Ta ki şişman adam cep telefonunu Sedat’ın burnuna uzatıp tarihsel zevzekliğini yapıncaya kadar!

“Birader! Telefon numaranı yazıver şuraya! Ben senin telefonunu çaldırayım, sen de benimkini kaydet! Bir gün sana önceden telefon ederim; inşallah çoluk çocuğu da alırım, hanım teyzeyle bey amcayı ziyarete geliriz.”

Sedat, telaşla ayağa kalktı, “Bir dakika! Ön koltuğun üzerindeki rafta eşyam var!” dedi; soluğu beş numaralı koltuğun yanında aldı. Yanındakiyle muhabbeti koyulaştırmış olan kıvırcık saçlıya doğru eğildi:

“Birader, Bursa’ya geldik sayılır. Yukarıda eşyam var. Rica etsem yerinize geçer misiniz? Ayrıca koltuk arkadaşınızın size söyleyecekleri varmış.”

Kıvırcık saçlı, ‘Hep bana, Rabbena’ cı insanların klasik gerginliği yüzüne yansımış olarak kendi koltuğuna geçti.

Sedat rafa uzandı, hiç acele etmeden, rafa bıraktığı montuyla, armağan paketlerini koyduğu poşeti indirdi, yerine oturdu.  Otobüsün durağa yaklaşmasını ve kapısının açılmasını bekledi.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

436 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.