Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 11

Aralık 2021 için Arşiv

Kuyruk


Zelin Artuğ

Hava soğuk. Gökyüzü buz mavisi… Yaprak kıpırdamıyor derken, çam ağacının suskun yaprakları hafiften kımıldadı. Görünmeyen bir el yaprakları yelpaze gibi salladı sanki. Havada kar kokusu var.

Televizyonda, ucu başı belli olmasa da şimdilik yöneldiği yer belli olan ekmek kuyruğu… Belediyenin Halk Ekmek büfesi… Kuyrukta bekleyenlerin bazıları ikili, üçlü sohbet edip zamanı kısaltmaya çalışsalar da; çoğu suskun, çoğu karamsar! Bir an önce sıranın kendilerine gelmesi ve taze de olsa, epeyce beklediği için soğumuş ekmeklerden bir iki tane alıp, eve dönmek için sabırsızlanıyorlar.

Bazı coğrafyaların tarihlerinde halk, daima kuyruk olmaya mahkûm edilmiştir. Hastanelerde, yurt yemekhanelerinde, toplu taşıma araçlarını beklerken, bankalarda, devlet dairelerinde, her yerde! Bu coğrafyalarda halk, en çok da kendisini kuyruğa mahkûm edenlerin kuyruğudur. Onlar, halkı denize düşürdükçe; halk, onların kuyruğuna sarılır.

Yazının tamamını okuyun »

Köşedeki masa


Zelin Artuğ

İncecikten bir sulu kar yağıyor. Kar “Elif, Elif ”  diye tozumasa da “deli gönül abdal olmuş” anılarda gezip duruyor. Anılarımızda kalıp da bir daha hiç göremeyecek olduğumuz insanların her biri ölüdür bizim için; üstelik kimin önce öldüğü bilinmez. Her yeni tanışmada yeni canlar biriktirdiğimiz gibi, her unutmada yeni ölülerimiz olur.

Eskiden tanıyıp da yollarımızı çoktan ayırdığımız kişilerin öldüğünü duyduğumuz zaman belki de en çok biz üzülürüz. Onları bir daha görme olasılığını sonsuza dek yitirdiğimiz için mi, yoksa iki kez öldükleri için mi bilinmez. İki kez ölenlerin yası, tıpkı için için yanan bir ateş gibi içimize işleyip durur.

Yazının tamamını okuyun »

Aşağıya uçmak


Zelin Artuğ

Arif, üniversiteyi kazandığına sevinemedi. Babası onu okutabilmek için tarla satmıştı. Arif, dört erkek kardeşin en büyüğüydü. Bir de ablası vardı. Ablası, Kırıkkale’de bir sınıf öğretmeniyle evliydi. Yazları iki oğlunu da alıp, Çankırı’nın Oymaağaç köyündeki baba evine, harmana hasada yardıma gelirdi. Abla, ilkokuldan sonra okumamış, evleninceye kadar evde annesine yardımcı olmuştu. Ama kardeşleri okuyacaktı. Babaları gibi sıkıntı çekmeyecekti onlar.

Baba, tarlayı satmaya karar verince Arif’i bir köşeye çekmiş, gelecekle ilgili planlarını açıklamıştı. Arif okulu bitirip bir meslek kazanacak, kardeşlerinin okumasında babasına yardımcı olacaktı.

En küçük kardeşleri altı yaşındaydı daha. Demek ki; Arif’i zor yıllar bekliyordu. Hayata üç sıfır yenik başlayacaktı. On sekiz yaşında bir genç için ağır bir yüktü bu. Ama üniversiteye gidebilmesinin tek koşulu buydu.

Yazının tamamını okuyun »

Hüsmen Aga’nın oyunu


Zelin Artuğ

Hüsmen Aga, değirmene giden yolun kıyısına oturmuş, elindeki çubukla toprağı eşeleyip duruyor, köyde kalmakla kente göçmek arasında bir türlü karar veremiyordu. Mürvet de istiyordu kente göçmelerini. Ne zaman köyden birilerinin çocuğu olduğunu duysa kendi kaderine küsüyor, Hüsmen’le çocuk sahibi olamamalarının üzüntüsü katlanıyordu. Onun bu durumu, Hüsmen’i de çok etkiliyordu. Başlangıçta, çocuk sahibi olmak için doktorlara epeyce para döktülerse de sonunda vazgeçip kaderlerine razı oldular.

Hüsmen, Babaeski’nin bir köyünde, eğlenceli bir evde doğmuştu. Çocukluğu çayda bayırda koşup oynamakla; gençliği ailesine tarlada hasatta yardım etmekle geçti. Çok çalışkandı. Çalışkanlığını dedesi Üzeyir’den almış derlerdi.

Yazının tamamını okuyun »

Koltuk arkadaşı


Zelin Artuğ

Sedat, Ankara’da bir özel okulda Türkçe Öğretmeniydi. Otuzlu yaşlarda, sarışın, mavi gözlü, ince uzun, bekâr bir delikanlıydı. Hiçbir zaman düzenli ödenmeyen öğretmen aylığıyla evlenmeyi, çoluk çocuğa karışmayı aklından bile geçirmiyordu. Biraz para biriktirebilirse Avustralya’ya gitmek niyetindeydi. Özel bir nedeni yoktu bunun. Nedenini soranlara verebileceği bir cevabı da yoktu. Bir defasında ısrarlı sorulardan kurtulmak için aklına geleni söyleyivermişti de sözleri çok tuhaf karşılanmıştı.

“Neden mi Avustralya? Hiçbir ülkeye kara sınırı yok da onun için! Avustralya olmasaydı, ya İngiltere olacaktı kafamda, ya Japonya…”

Soruyu soran, hiçbir şey anlamamış, bön bön bakmıştı Sedat’ın yüzüne. Başka soru sormamıştı. Yazının tamamını okuyun »