Anasayfa Anasayfa

Ekmek tilkinin ağzında


Zelin Artuğ

Günün ilk saatleri. Kumsal henüz boş. Kumun toprakla birleştiği yerde, sararmış otların içinde belli ki geceden bir köpek yatmış, kuru otlar sağa sola devrilip ezilmiş. Az ileride, kayalığın başında, köpek pisliği üzerinde parlak yeşil renkli, iri sinekler dolanıyor. Kayalıktan kötü, idrar kokuları geliyor.  Kasabadan denize doğru inen yarı yarıya kurumuş çayın suyu git gide incelerek otlağın arkasındaki toprakla karışmış, elenmiş gibi kumların içinde kirli su birikintileri oluşturarak kayboluyor. Un gibi ince, ıslak toprakta iri terlik izleri… Olasılıkla geceleri, kayalıkta bira içen üç beş akşamcıdan kalan izler…

Kumsal boyunca uzanan bir beton seki var. Kumsalın, beton sekiye yakın kıyılarında süpürgeotu, katırtırnağı, diken üzümü gibi kumul otlar var. Otların bazılarının kökleri kumdan dışarı çıksa da dibe uzanan sağlam kökler bu otların kumsala iyice tutunmasını sağlıyor. Bazı otlar, taranmamış, dağınık saçlar gibi sağa sola yatmış, çok küçük kum sineklerine ev sahipliği yapmakta.

Yüz metrede bir, kumsala inen birkaç basamaklı beton merdivenler… Denizden çıkanlar ayaklarının kumunu bu basamaklarda silkelediğinden, basamaklar kumlu… Beton sekinin öte yanında oldukça geniş yaya kaldırımı kumsal boyunca uzanıyor. Yaz için pansiyon kiralayanlar, sabahın ilk saatlerinde, mayolarının üstüne şortlarını giyip kıyı boyunca yürüyüşlere, koşulara çıkıyorlar. Yolun karşısındaki pansiyonun yanı başında bir büfe var. Kışları daha seyrek müşterisi olan bu büfeler, yazlıkçıların gelmesi, pansiyon ve butik otellerin dolmasıyla daha çok satış yapmakta.

Büfede bir aydır sekiz yüz lira haftalıkla çalışan kısa boylu, esmer genç, aldığı parayı hak etmek istercesine erkenden büfeyi açmış, büfenin çevresini süpürmüş, çöpleri toplayıp atmıştı. Büfenin önündeki alçak hasır iskemleye oturdu, kendine bir çay doldurdu, bir sigara yaktı. Denizden karaya doğru esen rüzgâr, sigarasının dumanını geriye doğru savurdu. Belli ki bugün denizde lodos olacaktı.

Sabahın ilk saatlerinde işler durgun oluyordu. Öğleye doğru denizin acıktırdığı, güneşin susattığı insanlar büfeye akın ediyordu. Bir anda büfe önünde birikenlerin isteklerini karşılayabilmek, herkese aynı oranda sabırlı ve güler yüzlü davranabilmek ip cambazlığından farksızdı ama bu da işin bir parçası sayılmalıydı. Onu işe alan büfe sahibi şöyle demişti: “Bak Nurettin, bu iş sabır işi. Müşterinin kibarı da olur, aksisi de… Sen, müşteriye hiçbir koşulda aksi davranmayacaksın. Hele yabancı turist gelirse boynun kıldan ince olacak.”

Güneş yükselmiş, cadde hareketlenmeye başlamıştı. Yolun tam karşısındaki yaşlı çınarın yaprakları hışırdadı. Büfeci genç, başını kaldırıp ağaca baktı. Kim bilir kaç yıldır, orada, yolun kıyısında duruyordu? Dili olsaydı da anlatsaydı yıllar içinde bu yoldan gelip geçenleri. Alt dallarda kurumuş, içe kıvrılmış birkaç yaprak, rüzgârda salınıp duruyordu. Rüzgâr biraz sert esse kopup rüzgârın önünde cadde boyu sürükleneceklerdi.

Nurettin’in oturduğu yer gölge olmasına karşın, sıcak ortalığı kavuruyordu. Plaj çantasını, şemsiyesini, sergisini yüklenenler, yaya olarak sağdan soldan gelip, arabalardan inip plajı doldurmaya başlamıştı.

Kumsal, tipik bir tembeller ülkesiydi. Bazıları savaşta vurulmuş gibi kolunu bacağını açmış, kumlara sırt üstü ya da yüzükoyun serilmişti. Bazıları da bir an önce ölüp gömülmeye geç kalmış gibi kendini kuma gömüyor, gömdürüyordu. Altı ay önceden sıkı bir rejime girmiş genç kadınlar bikinileriyle şezlonglara uzanmış, Hollywood aktrisleri gibi kenarlıklı şapkalarını yüzlerine indirmiş, tek bacaklarını dümdüz uzatıp, ötekini yukarı kıvırarak sere serpe yatmaktaydılar. Bazıları yüzükoyun dönmüş, bikini ve mayolarının askılarını indirmiş, hasır çantalarına uzanıp, el yordamıyla güneş kremlerini çıkarmış, yanlarındaki erkeklere uzatıyor, böylece el üstünde tutulmuş olmanın tadını çıkarıyorlardı.

Nautica markalı mavi mayolu erkeklerden biri, yanında, kumda yüzükoyun uzanmış kadının omuzlarını, sırtını güneş yağıyla yağlarken, başının üzerinde bir simit tablasıyla kumsalı bir baştan öte başa geçen simitçi delikanlıya, güneş gözlüğünün arkasından ters ters baktı. Böyle mütevazı tatil kasabalarında kumsallara satıcıların girmesini kimsenin umursadığı yoktu. Gelecek yaz için uyanık olmalı, herkes gibi kendisi de daha kıştan, güneyde iyi bir tatil ayarlamalıydı.

Kıyıda köşede kirli havluları üzerine uzanmış varoş delikanlıları, semt pazarından aldıkları iri desenli, bol paçalı sentetik kumaştan mayolarının içindeki çırpı bacaklarına yapışan kumları silkeleyerek, birbirlerine heyecanlı bir şeyler anlatmakta, ikide bir sigaradan sararmış dişleri görülecek biçimde sesli sesli gülmekteydiler. Anlatan, sözünü tamamlar tamamlamaz, sanki yasa varmış gibi bir sigara yakmaktaydı. Bazıları da kumlara yüzükoyun uzanıp, ellerini çenelerinin altında bitiştirip yatmakta, karakaşlarının altında çipil çipil bakan akları kızarmış gözleriyle, denizden çıkmış, havlusuna yürüyen kızları izlemekteydiler. Bu gözlemci gençler, bazen ani bir emir almış gibi yattıkları yerden fırlıyor, koşarak, denize balıklama dalıyorlardı. Bir süre su altında kalıp, daldıkları yerden birkaç kulaç uzakta silkinerek kafalarını çıkarıyor, kumdaki ‘kanka’larını el kol işaretleriyle denize çağırıyorlardı. Kumdaki ‘kanka’lardan en az biri bu daveti geri çevirmiyor, zıplayarak kalkıyor, elleriyle mayosuna bulaşmış kumları silkeliyor, koşup havada bir yan perendeyle denize dalıyordu. Böylece her bir genç, ucuz mayolarının ve rengi solmuş havlularının, içlerindeki yaşama sevincine ve kişiliklerinde barındırdıkları bazı yeteneklere engel olamayacağını kanıtlamaya çalışıyor, hayatın kendilerine güler yüzlü davranmamasına karşın, “biz de varız!” diyorlardı.

Nurettin yaşlı bir karıkocanın büfeye doğru yürüdüğünü görünce sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi, büfenin arkasına dolandı, büfeye girdi. Bacakları ütülü pantolonunun içinde iki sopa gibi, şiş göbeği kasıklarına inmiş, kocaman kulaklı yaşlı adam Nurettin’den iki şişe su istedi. “Çok soğuk olmasın, evladım” dedi. Nurettin dolaptan aldığı suları yerine koydu, kasadan iki şişe su uzattı yaşlı adama. Bu arada bembeyaz saçlı, solgun, buruşuk yüzlü, ince yazlık hırkası poplin elbisesinin omuzlarında iğreti duran yaşlı kadın çantasını açmış, titrek elleriyle bozuk para aramaktaydı. Para cüzdanını bulamadı, gevrek gevrek güldü: “Hay Allah! Cüzdanımı bulamıyorum. Düşürdüm mü acaba?” Memur emeklisi kılıklı yaşlı adam, eliyle “Sen dur” anlamında işaret etti, pantolonunun yan ceplerini karıştırmaya başladı. Nurettin, büfeden başını uzattı, “ Yoksa kalsın amcacığım, benden olsun” dedi. Yaşlı adam, eliyle Nurettin’e de bir “Dur hele!”işareti çaktı, öteki cebine soktu elini. Ütülenmiş, katlanmış gibi bir kâğıt beşlik çıkarıp büfeye attı. Bu arada yaşlı kadın, hâlâ çantasında cüzdanını arıyordu. Yaşlı adam dirseğiyle kadını dürtüp, eline su şişesini verdi. Para üstünü dikkatlice sayarken, romatizmadan eğrilmiş parmağıyla kadına yolu işaret etti. Kısa, temkinli adımlarla kaldırımda yürüdüler.

Nurettin başını sağa sola sallayıp gülümsedi. “Ömür boyu kadın konuşmuş, adam susmuş olduğu için, adamcağız meramını el kol hareketleriyle anlatmaya alışmış olmalı” diye geçirdi içinden.

Az sonra büfeye beyaz kanduralı bir Arap yaklaştı. Arkasında kara çarşaflı ve peçeli bir kadın, kadının bir yanında kıvırcık saçlı, kara tenli, iri kara gözlü iki oğlan çocukla, öte yanında çarşaflı bir kız çocuğu yürüyordu.  Arap’ın başındaki kırmızı beyaz pötikareli puşiyi başının üzerinde siyah bir halka tutuyordu. Nurettin bu halkayı uzaktan annesinin düdüklü tenceresinin lastiği gibi algıladı, gülümsedi. Arap, kafasını büfeye uzatıp “Salam!” dedi. Nurettin buzdolabından bir büfe salamı çıkardı, Arap’a uzattı. Arap, bembeyaz dişlerini göstererek sırıttı. Büfenin önündeki dondurucuyu işaret etti.

Nurettin büfeden fırlayıp geldi, dondurucunun kapağını açtı. Arap, dondurucuya elini daldırdı, üç tane dondurma aldı. İkisini oğlanlara verdi, birinin kâğıdını da kendisi açtı, yalamaya başladı. Sıcakta dondurma parmaklarına akmıştı. Arap, parmaklarını yaladı, elini kandurasının göğüs cebine soktu, büfeye kirli ve buruş buruş olmuş bir kâğıt ellilik attı. Çocuklar da adam da dondurmaların kâğıtlarını yere attılar, yolun karşısına geçip kumsala doğru yürüdüler. Kadınla kız, kara çarşaflarının içinde iyice bunalarak peşlerinden sürüklendiler. Güneşten ve denizden yararlanmak için değil, olasılıkla, erkeklere hizmet için peşlerinden sürükleniyorlardı. Onlara, dondurma isteyip istemedikleri sorulmamıştı bile. Kadın kısmının sokakta dondurma yalaması… Maazallah!

Nurettin eğildi, dondurma kâğıtlarını yerden topladı, çöp kutusuna attı. Dondurucunun yanındaki dolaptan bir şişe soğuk su alıp kafasına dikti. Şişenin dibinde kalan suyu yere döktü. Alçak hasır iskemleye oturup bir sigara yaktı. Gözü, yerde kalmış dondurma kâğıdına kaydı. Eğildi, onu da yerden alıp çöpe attı.

Bu işe girmeden önce bir AVM’nin giyim mağazalarından birinde çalışıyordu. Oradan alışkındı böyle, müşterinin saçtıklarını yerlerden toplamaya. Özellikle de zengin Arap müşteriler geliyorlardı mağazaya. Tesettürlü kadınlar askılardaki ışıltılı, çoğunlukla parlak ve şeffaf giysilere ilgi gösteriyor, “abâye… abâye…” diye kendi giysilerinin benzerlerini de arıyorlar, bakıp da beğenmediklerini yerlere atıp mağazanın altını üstüne getiriyorlardı. Yerli Arap hayranları da onlardan aşağı kalmıyor, “para bizde de gani gani” der gibi, köle ruhlarını para harcarken alabildiğine özgürleştiriyorlardı. Rol modellerini taklit eden ‘yerli köleler’ de cafcaflı kıyafetleri askısından çekip çıkarıyor, sağını solunu çekiştirip yerlere atıyorlardı. Böylece, kendilerine yasaklanmış hayattan bir tür intikam aldıklarını sanıyorlardı.

Nurettin bu işe girdiğinde mağaza müdürü onu bir kenara çekmiş, gerekli uyarılarda bulunmuştu. “Bak aslanım, burada ekmek yemek istiyorsan müşteriye çok iyi ve kibar davranacaksın. Onlar haksız da olsalar onları uyarmak senin üzerine vazife değil, bunu hiç unutma. Askısından kayıp yerlere düşmüş giysileri yerine asacak, raflardaki karışmış kazakları, pantolonları katlayıp yerine dizeceksin.” demişti.

İlk günlerde Nurettin isyan etmemek için kendini zor tutmuş, yerlerdeki giysileri alı alına, moru moruna toplayıp yerlerine asmıştı. En zoruna giden şeylerden biri de katlayıp rafa koyduğu giysinin iki dakika geçmeden başka bir müşteri tarafından bozulması, buruşturulup bir yana savrulmasıydı.

Bazı müşteriler de denedikleri bir kıyafeti aldığı yere getirmek yerine, deneme kabininde bırakıyor, deneme kabinlerinin askısı üst üste, denenmiş kıyafetle doluyordu. Askının kapasitesi dışında kalanlar da yerlerde sürünüyordu. Nurettin bir sağa bir sola koşuştururken canı çıkıyor, arada bir kabinlerden “Şunlara bak, hepsi yerlerde! Çalışanlara verilen paraya yazık!” lafları geliyordu kulağına.

Nurettin şakaklarına kadar kızarıp, dişlerini sıkarak ancak birkaç ay dayanabilmişti bu tempoya. Daha da dayanırdı ama mağaza, masrafları kısmak için işçi çıkarmaya karar verince, sigortasız, tazminatsız, Nurettin kendini kapının dışında bulmuştu. Mağaza ‘Tasarruf tedbirleri’ gerekçesiyle elemanların hepsini işten çıkarmakla kalmamış, yerlerine, daha düşük ücretlerle eleman almıştı. Büyüklerin söylediği gibi artık ‘ekmek aslanın ağzında’ falan değildi. Ekmek, sistemin dal budak salmış hiyerarşik çarkları arasında iyice ufalmış, ‘tilkinin ağzındaki’ ekmeğe dönmüştü.

Nurettin daha önce de zincir marketlerden birinde çalışmış, benzer bir gerekçeyle ve koşullarla işten atılmıştı. O zaman yaptığı gibi bu kez de ‘sahipler’in kabul edilemez bir kudretle, çalışanların hayatını böylesine sorumsuzca belirleyebilmelerine isyan etmiş, cebindeki son parayla bir kutu bira, bir paket de sigara alıp, soluğu kayalıklarda almıştı. Orada, bütün güzel duygularını hırpalayan, yok eden öfkesini bir dikişte boşalttığı boş bira şişesine doldurup, denize fırlatmak istemiş, son anda vazgeçmişti. Doğaya karşı da acımasız ve saygısız olan ‘sahipler’e benzemeyecekti Nurettin. Bira kutusunu elinde yamultup, eve giderken çöp kutusuna atmıştı.

Ertesi gün izin günüydü. Çarşambaları öğleden sonrası için haftada yarım gün izinlisin, demişti büfe sahibi. Babası marangozdu Nurettin’in. Evlere dolap, raf falan yapıyordu. Bütün hafta atölyede çalışıyor, dolap, raf montajlarını çarşamba öğleden sonrası için ayarlamaya çalışıyordu. Hazır Nurettin izinliyken, çırağı atölyede bırakıyor, yardım etsin diye Nurettin’i de yanında götürüyordu. Akşamdan bir şey söylememişti babası. Yarın arkadaşlarıyla buluşup denize gidecek, kırk yılın başı biraz serinleyip yazın tadını çıkaracaktı ki telefonu çaldı. Arayan babasıydı:

“Yarın için kimseye söz verme, Yukarı Mahalle’de birinin evine mutfak dolabı takmaya gidiyoruz” dedi.

Nurettin elini sigara paketine götürdü. Paket boşalmıştı. Buruşturdu, pakete bir tekme savurdu. Buruşmuş kâğıt topağı yuvarlandı, karşıki çınarın dibinde durdu. Nurettin kalktı, yolun karşısına geçti, yerden kâğıt topağını aldı, belediyenin yol kıyısına koydurduğu çöp kutusuna attı. Dudaklarında ancak kendisinin duyabileceği bir ıslık, elleri cebinde, evin yolunu tuttu.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

265 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.