Anasayfa Anasayfa

En kusursuz cinayet


Zelin Artuğ

“En kusursuz cinayet, birinin yaşama sevincini öldürmektir.” Paulo Coelho

Yazar, o gün Sanat Kurumundan öğle yemeği için iki şair arkadaşıyla çıkmış, Tarlabaşı Bulvarı’ndan Tepebaşı’na doğru ucuz bir lokanta aramaya girişmişlerdi. İşte dükkânın camına iliştirilmiş özensiz harflerle yazılmış bir levha: “Kuru fasulye, pilav”…

Hiç düşünmeden daldılar içeri. Köşede bir masa seçip oturdular. Masa, günlerce yıkanmamış aynı bezle silinmekten yağlıydı ve kötü kokuyordu.

Yazar, cebinden ufak bir kolonya şişesi çıkardı, masaya kolonya püskürttü. Masada duran peçeteliğe uzandı, iyice sıkıştırılmış peçetelikten bir peçete çekti. Peçetenin yarısı elinde, öteki yarısı peçetelikte kaldı. Başını sağa sola sallayıp sinirli hareketlerle sildi masayı. Arkadaşları, ellerini çenelerinin altında kavuşturmuşlar, yazarın davranışını izliyorlardı.

Yazar, tepesine dikilmiş ‘delikanlı’dan çıkan bir kadın sesiyle peçeteyi bıraktı, başını kaldırıp baktı. Olasılıkla kadından erkeğe dönme garson, sorusunu yineledi: “Pilav üstü mü, yoksa tek tek mi?” Yazar soru soran gözlerle arkadaşlarına baktı. Uzun boylu olan, masanın ortasına doğru eğildi, sanki gizli bir konu konuşuyorlarmış gibi “ Pilav üstü diyelim, uzatmayalım” dedi. Erkeksi kadın garson duydu, ikiletmeden siparişi yineledi: “Üç pilav üstü kuru, tamamdır.”

Garson, erkeksi yürüyüşüyle tezgâhın arkasına, yemek pişirilen yere doğru giderken yazar ardından baktı. Kim bilir bu kadının geçmişinde ne hazin öyküler vardı. Belki bedensel özelliklerle açıklanabilir bir durumdu bu. Belki de erkek egemen bir toplumda tek başına ekmeğini kazanmak zorunda kalan kadın, bu erkek sürüsünün içinde kendince bir savunma mekanizması geliştirmişti.

Ezilenlerin, ezilmesinin hıncını kendinden daha güçsüz insanları ezerek çıkarmaya çalıştığı toplumlarda yalnızca kadınlar değil, cinsel yönelimleri LGBTİ bünyesinde olan insanlar da yetersizliği kabullenmiş olma gibi yorumlanan halleri nedeniyle, içinde bulundukları toplumun ağır dışlamalarına ve kadına yönelik olandan da fazla tacize maruz kalıyorlardı.

Yazar, kadından erkeğe ya da erkekten kadına dönen insanların, aslında yaşamsal güdülerle, kurak iklimlerin çiçekleri gibi güneşe, yani kendi ışıklarına doğrulduklarını düşündü. Eninde sonunda varoluşlarının onurunu korumaktan başka bir şey değildi başarmak istedikleri.

Garson, tezgâhın ön tarafına geçti; tezgâha koyduğu dolu tabakları getirip müşterilerin önüne koydu. Yazar, bir iki kaçamak bakışla garsonun resmini çiziverdi kafasında. Kısa kesilmiş saçları arkaya taranmıştı. Yüzünü kaplayan sert, erkeksi çizgilerin ardında naif, örselenmiş bir kadın yüzü… Önden düğmeli lacivert kumaş pantolonuyla, kolları dirseklerine kadar sıvanıp kıvrılmış erkek gömleğiyle, erkeksi yürüyüşüyle kadıncağızın bedenini oldukça başarılı bir şekilde kamufle ettiği söylenebilirdi. Kapkara, çatık kaşlarının altında isyankâr bakan kirpiksiz gözlerini müşterilerden kaçırarak, masaya ucuz kâğıt peçetelere sarılmış çatal kaşık koydu. Salaş aşçı dükkânlarının raconu böyleydi. Parlaklığı gitmiş, kararmış çatal kaşığı en ucuzundan kâğıt peçeteye dolayıp müşteride ‘temiz ve konforlu’ algısı yaratmak! Karaköy’de, iskelede seyyar midye satarken işi büyütüp Tarlabaşı Bulvarı’nda bu pilavcıyı açan Siirtli patronun sıkı sıkıya tembihlemesi üzerine garson, müşterilerin önüne koyduğu pet şişeleri tek tek açıp bardaklarına su doldurmayı da ihmal etmedi. Sıra yazara geldiğinde yazar şişeyi kapıp kapağını kendisi açtı, şişeyi kafasına dikti. Böylece kendini parmak izi lekeli bardakla su içmekten kurtarmış oldu.

Şairlerden kısa boylu, tıknaz olanı, masaya konmuş bir karasineği elini yelpazeleyerek kovdu. Sinek tınmadı. Masada sineğin dişine göre bir şey de yok görünüyordu ama sineğin yapışıp kaldığı yerden kalkıp uçmaya hiç niyeti yoktu. Uzun boylu şair, yakalamak için elini yavaşça sineğe uzatmıştı ki sinek uçtu, vızıldayarak dükkânın camına kondu.

Yazar, kaşığıyla çatalını peçeteye silerken etrafa da bir göz atmayı ihmal etmedi. Dükkânda kendisinden ve arkadaşlarından başka üç müşteri daha vardı. Dükkânın karşı köşesindeki masada bir kadın ve iki erkek, hararetli bir tartışmaya girişmişlerdi.

Kadın, karga tüyü gibi parlayan simsiyah saçlarını ikide bir geriye savuruyor, erkeklerden birinin koluna yapışmış bir şeyler anlatıyordu. Öteki erkek, dişlerinin arasında sigara, oturduğu sandalyede arkaya doğru kaykılmış, ikisinin tartışmasını dikkatle izliyordu. Bir ara kadın, giysisinin açık yakasından taşan göğüslerini iki eliyle tartarak düzeltti, üstten bir düğme daha açtı. Sonra hafifçe doğrulup, sandalyesini tartıştığı adama biraz daha yaklaştırdı. Adam da aksine sandalyesine iyice yaslanıp kadından uzaklaştı.

Yazar, pilavdan bir kaşık aldı, kaşığını tabağına dayadı. İştahı kaçmıştı. Gözü yine karşı masaya kaydı. Karşı köşedeki masaya sırtları dönük oturan şairlerin olan bitenden haberleri yoktu. İştahla pilavlarını kaşıklamakta, ortaklaşa bir dergi çıkarma hayalleri üzerine konuşmaktaydılar.

Kadının tartıştığı adam, aceleci bir hamleyle kalkıp hızla kapıya yöneldi. Kadın da arkasından koşup adamı kolundan yakaladı. Adam, kolunu sağa sola savurup kadının elinden kurtarmaya çalışırken, yerinde oturan adam sinirli bir yüz ifadesiyle olan biteni izliyordu. Göğsündeki altın madalyonu gösterecek biçimde desenli gömleğinin üst düğmelerini açmış, saçlarını geriye doğru tarayıp jölelemişti. Sigarasını dişleri arasında gevelerken bir yandan da iri şövalye yüzüğünü parmağında çevirip duruyordu.

Kadın, kapıdaki adamı dışarıya bırakmamak için iki eliyle adamın koluna asılıyor “anlaşabiliriz, uzlaşabiliriz” gibi bir takım sözler geveliyordu ama adam kolunu silkip kurtardı ve kendini sokağa attı. Kadın döndü, umutsuzca masadaki adama baktı. Adam, hışımla masadan kalktı, kadından dönme garsona ‘Bekle!’ anlamında bir işaret çaktı, kapıya yöneldi. Kapıda çaresizce dikilen kadını iteleyerek dışarı çıkardı.

Yazar, çatalı kaşığı bırakmış, yemek tabağını kenara itmişti. Kısa boylu şair sordu: “ Ne o? Rejimde misin birader?” Yazar yalnızca kendisinin duyacağı bir sesle “ Başlarım ben böyle rejime…” diye söylendi. “Bir şey mi dedin?” diye sordu şair. “Yok, hadi yemeğiniz bittiyse kalkalım; İstiklal’de, Mis Sokak’ta içeriz kahvelerimizi.”

Ortaya yemek paralarını attılar, uzun boylu şair masadaki parayı topladı, boş tabakları toplamaya gelen garsonun önüne sürdü. Kadın avcundaki paraya şöyle bir göz attı, bahşişi gömlek cebine, yemek parasını pantolon cebine attı, boş tabakları alıp tezgâhın arkasına yürüdü. Kısa boylu şair, yazara takıldı: “ Çıkar artık şu uzatmalı kitabını da bir ıslatalım; Çiçek Pasajı’nda bir yemek ısmarlarsın artık!” dedi. Yazar güldü, yanıtlamadı şairi, kapıyı işaret etti, çıktılar.

O gece yazarın uykusu kaçtı. Balkona çıktı. O gün lokantada gördüğü kadını düşündü. Yaşama sevincinden eser olmayan yüzündeki yapıştırma gülücüğü, ‘müşteri’sini kaçırmamak için gösterdiği yersiz çabayı, ‘sahibi’ne layık olabilmek için çırpınmasını ve belki de işini doğru yapmadığı için olasılıkla yediği küfürleri düşündü.

‘Sahiplik’ bin yıllardır hükümranlığını sürdürüyordu. ‘Üçüncü Dünya ülkelerinde ikinci cins’ olan kadının varlık gösterebilmesi için hiç bir şansı yoktu. Ayaklarının üzerinde kendi başına duracak koşulları olmayan her kadın, ‘sahipli’ olmak, ‘sahibinin insafı’na kalmak zorundaydı.

Gecenin karanlığı, o gün tanık olduğu sahneler, yazarı geçmişin sisli anılarına sürükledi. Yıllar önce, işi gereği güneyde bir ile gitmiş, birkaç yıl orada yaşamıştı. Kentin yerlisi olan ahali, oldukça tutucuydu. Kadınların büyük çoğunluğu kara çarşaflı, peçeli, siyah eldivenliydi. Sokağa çıktıklarında ellerinde mutlaka bir siyah şemsiyeleri oluyordu. Daha çağdaş giyinen kadınlar, ya atamayla gelmiş kadın memurlar ya da birkaç günlüğüne gelmiş turistlerdi.

Yazar, kiraladığı eve öteberi almak için çarşıya çıktığında, ortalıkta bir dedikodu çalkalanıyordu. Ertesi gün, işin aslını astarını iş arkadaşlarından biriyle çıktığı öğle yemeğinde öğrenmişti.

Bir adam, eşi, annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşıyor. Adam taksi şoförü. Evdeki kadınların üçü de çarşaflı ve peçeli… Adam, “hadi bugün de dışarıda yiyeyim, bir değişiklik olsun” demeye benzer bir dürtüyle, bir hayat kadınıyla felekten bir gün çalmak istiyor. Bu işlere bakan bir ‘aracı’ ile anlaşıyor. Taksisiyle şehir dışına çıkacak, köprübaşında ‘satıcı’dan ‘mal’ı teslim alıp önceden belirlenmiş adrese götürecek. ‘Mal’ın tadına baktıktan sonra, ‘satıcı’nın belirlediği saatte onu teslim aldığı yere bırakacak. Plan böyle…

Plan tıkır tıkır işliyor. ‘Mal’ olası bir polis kontrolünde sorun çıkmasın diye buluşma noktasına çarşaflı ve peçeli gelecek. Öyle de oluyor. Adam, kadını taksisine alıyor. Yolda peçesini açmasını istiyor. Kadın nazlanıyor. Adam ısrarcı… Adını soruyor kadının. Kadın utangaç, besbelli. Soru yanıtsız kalıyor. Adam ısrarı kesiyor. Nasıl olsa belirlenen adrese gelince sorularına yanıt bulacak. Bir süre sessizlik oluyor aralarında. Adam yol boyu düşünüyor. Belli ki bu işlerde çok yeni, belki de çok genç bir kurban… Bunlar aklına gelince vicdanı biraz rahatsız olsa da çabuk toparlanıyor. Öyle olsa bile, bu onun suçu değil. Parasını peşin ödemiş ‘satıcı’ya. Kendisi olmasa, başkası olacaktı onun yerine.

Yol bitiyor. Adam önde, kadın arkada, şehir dışında, ilk bakışta terk edilmiş izlenimi veren bir eve giriyorlar. Kadın, odanın ortasında dikilmiş, kara çarşafın içinde titriyor. Adam yaklaşıp peçesini kaldırıyor kadının. Kadın elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırıklara boğuluyor.

Adamın evinin zili uzun uzun çalıyor. Kız kardeş ekmek hamuru yoğuruyor. Yengesi “hasta ablamı ziyarete gidiyorum” demiş sabahtan. Anne namazını bitirmiş, seccadesini toplayıp, dizlerini ovarak kapıyı açmaya seğirtiyor. Kapıyı açmasıyla, oğlunun anasını içeri itip eve girmesi bir oluyor. “Çabuk kızına söyle, gelsin, oturun karşıma!” diyor. Anası şaşkın, anası lal! Oğlanın üstü başı kan içinde! Dili tutuluyor yaşlı kadının. Kızını çağırıyor sesi titreyerek. Kız kardeş elini önlüğüne kurulayarak iki büklüm koşup geliyor mutfaktan.

“Çabuk çarşafınızı, peçenizi getirin, atın ocağa, yakacağım!” diyor adam. “Karımı öldürdüm. Birazdan gidip jandarmaya teslim olacağım. Kaç yıl yerim, bilemem. Ben içerdeyken çarşaflı, peçeli gezdiğinizi duyarsam, bir yolunu bulur kaçarım mahpustan, sizi de keserim! Yüzünüz görünecek. Gizli kapaklı iş çevirmeyeceksiniz” diyor. Anası ağzını açıp konuşacak oluyor, adam susturuyor yaşlı kadını. Böylece ‘namussuz kadın’ mezara, ‘namuslu adam’ mahpushaneye!

Çoğu insan, kadının neden ve nasıl bir ‘namussuz’ adamın da neden ve nasıl bir ‘namuslu’ olduğunu irdelemeyecekti. Olup bitenler, ‘kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kiri’ydi. İnsanlar, namusu uğruna mahpushaneye düşen adama acıyacak; ömrünce mahpus yaşamış bir kadını sorgusuz sualsiz mahkûm edecek, mezarına lanetler yağdıracaktı.

Bu olayda ortada aslında kimin işlediği belli olmayan, ağır ilerleyen, ömre yayılan bir cinayet daha vardı. Üstelik bu cinayette sadece fail değil, cinayet de meçhuldü. Çünkü bu cinayet insanların yaşama sevincine karşı işlenmekteydi. Bu meçhul fail, toplumun temel değerleriydi. Eli kanlı koca bir marifet işlediğini sanarak ‘Karımı öldürdüm!’ dediğinde bilmediği bir şey vardı. Kadın zaten ölü sayılırdı. Kendi bedenini pazarlamaya kadar işi götürmüş olan birinin ‘yaşama sevinci’ kendi ölümünden önce, çoktan faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti.

Yazar için o dönemler, derdin tasanın az olduğu bir tür ‘Lale Devri’ydi. Ama gerçek şu ki ‘Leyla ile Mecnun aşkları’ çoktan masal olmuştu. Gericiliğin, riyakârlığın, hilekârlığın kol gezdiği bir dönemde aşktan söz etmek, ‘abesle iştigal’etmekti. O yaşlarda bizzat görerek, yaşayarak öğrendiği en önemli şey, aslında asıl ahlâksızların, ahlâk sözcüğünü dillerinden düşürmeyenler olduğuydu.

Gece ilerlemiş, ortalık iyice serinlemişti. Yazar, balkonda içinin titrediğini hissetti. Havanın serinlemesinden mi yoksa ruhunun üşümesinden mi titriyordu, bilemedi. Kalktı, içeri girdi. Yatağına uzandı. Bin bir düşünce dolandı kafasında.

Kadın, anaydı. Tıpkı toprak ana gibi…‘Toprak ana’ cahil ve duyarsız insan türünün kendisine yaptığı eziyetlere yüz yıllarca dayanmış, büyük bir özveriyle almadan vermeye devam etmişti. Ta ki verecekleri tükeninceye kadar! Bugün gelinen noktada “Yeter artık!” demiş, örselenmesinin, arsızca kirletilmesinin, kendisine düşüncesizce hor davranılmasının öcünü küresel ısınmayla, buna bağlı her tür felaketle almaya başlamıştı. İnsanın cahili, kafasını duvarlara değil, çoktan eriyen buzdağlarına çarpmaya başlamıştı bile.

Sonunda sıra kadını ‘mal’dan sayıp ‘mal’ olarak kullanan cahil ve gerici erkek türünün ‘kadın ana’lara yaptığı işkencelerin karşılığını almalarına gelip dayanmıştı. Özetle kadına saygının olmadığı yerde insan türü bütünüyle yozlaşmış ve insan türü bütün diğer canlı türlerinin karşısında kendi türünün yüz karası olmuştu.

Faili bilinse bile, aslında ‘faili meçhul’ bir dolu ‘namus’ cinayeti vardı. Yine de herkes tarafından kesin olarak bilinmesi gereken en önemli gerçeklik şuydu ki, bilinen faillerin öldürdükleri bedenlere ait ruhlar şu ya da bu nedenle yaşadıkları toplum tarafından zaten çoktan öldürülmüş olduğu için bu tür cinayetler ‘en kusursuz cinayet’ti. Zaten ölü sayılan bir bedeni yeniden öldürmek! Kim bilir, belki de yasa koyucular da biliyordu bu gerçeği. Yoksa bir cana kıyan katil, neden üç gün yatıp çıksın ki içerden?

Uykusu kaçanların göremediği gece kuşu, yazarın uykusunu da yemişti bir kere! Başucundaki ışığı yaktı. Not defterine Albert Camus’den sözler karaladı: “Bir ahlak kitabı yazacak olsaydım, doksan dokuz sayfası bembeyaz, yüz sayfalık bir kitap olurdu. Bildiğim tek bir görev var, o da sevme görevidir, yazardım.” Aynı Albert Camus, “Sanatçı, kendi hesabına yeniden yaratır dünyayı!” diyordu.

Bir yazarın kaleminden, bir ressamın fırçasından, bir bestecinin notalarından çıkan ‘sevgi’ çok yönlü, çok renkli, çok sesli olmak durumundaydı. Şiir gibi… Gökkuşağı gibi… Senfoni gibi… Karanlık çağlarda olduğu üzre, günümüzde dahi bakış açısı dar, uyuşturulmuş kafası tek yönlü işleyen kimselerin bu söz, renk ve ses armonisinin matematiğini çözmesi beklenemezdi kuşkusuz.

Toprak ana ve insan, kölelikten kurtulup özgürleştiğinde, renk’ahenk bir sevgi tanımıyla dünya yeniden şekillenecekti. Karanlıklardan sonra aydınlık, yağmurlardan sonra ALKIM!

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

1.138 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.