Anasayfa Anasayfa

Bugün günlerden umut


Zelin Artuğ

Pazar günleri, çalışanlar için de iş günü sayılır. Yoğun iş temposu yüzünden bütün bir hafta ertelenen işler, pazar gününe kalır. Temizlik, çamaşır, ütü; varsa bahçe işleri, yoksa küçük tamiratlar, mutfak işleri…

Biri, pazar günlerinin kaderini değiştirmeli. Pazar günleri sıkıcı bir gün olmaktan çıkarılmalı. İnsanların iliğine kadar sömürüldüğü düzenlerde bu pek olanaklı görünmüyor. Bir yanından esnetsen, öteki yan fire verir. Sistemi değiştirmeden ne pazar günlerinin kaderi değişir, ne insanın, ne de öteki canlıların!

Bozuk olanı onaramazsak çöpe atarız. Ben de atarım pazarları çöpe! Pazartesi gelsin hele! Gün ola harman ola!

Atalarımız “Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir” demişler, eksik söylemişler. Çarşambanın gelişi salıdan; salının gelişi pazartesiden; pazartesinin gelişi pazardan, pazarın gelişi cumartesiden, cumartesinin gelişi cumadan; cumanın gelişi perşembeden… diye tamamlamaları gerekirdi.

Bu durumda pazarın gelişi bütün öteki günlere bağlı oluyor. O günleri ayrıca düşünelim.

Mevsim yaz. Pazar gününü çöpe atarak neler değişir, ona bir bakalım.

Garip bir eğlence anlayışı var insanların. Özellikle de ev kadınları ve çocuklar dört gözle pazarı beklerler. Mayolar evde giyilir, çocukların elinde kolunda ucuzluktan alınmış deniz gözlüğü, kolluk, zıpkın, araba tekeri… Kadınların sepetlerinde yaygılar, havlular, dolmalar, köfteler, börekler, salatalık, biber, ekmek, peynir, kavun… Plajlar dolar, taşar.

Aile, iki, üç metre karelik bir yer kaptı mı işi kurtardı sayılır. Kahvaltıdan hemen sonra evden çıkıldığı halde, ailenin iştahı kabarmış boy boy çocukları, sepetlerin altını üstüne getirmeye koyulur, analarından bir iki şamar yerler. Kadın, plajın hiç bitmeyen uğultusunu bastırır tonda cırlak bir sesle bağırır:

“Gözünüz kör olmasın, e mi! Daha yeni kalktınız sofradan!”

Baba bir kenarda oturmuş, aceleyle sigarasını yakmıştır bile. Olan bitenle ilgilenmez. Dirseğine dayanıp renkli havlusuna uzanmış, geleni geçeni dikizlemeye başlamıştır. Adamın bakışlarından rahatsız olan yeni yetme iki kız, bilerek ayaklarıyla kum püskürtürler.

Kadın, yiyecek sepetine kalın gövdesini siper edip söylenir:

“Yürümesini bilmezler, ayakaltında dolaşırlar! Terbiyesizler!”

Kadın, işportadan aldığı Çin işi yelpazesiyle suratını yelpazelerken, sepetin içindeki kapları, yiyecekleri düzenlemeye başlar. Tam o sırada içi kum dolmuş mayosunun ağı dizlerine inmiş, cılız bacaklı, yedi sekiz yaşlarındaki en küçük numara, kumları püskürterek gelir, kendini anasının ayakucuna atar. Güneşten yanmış teninden sular süzülerek, dudakları üşümekten morarmış, gözleri su dibine dalmaktan kıpkırmızı, burnunu çekerek annesinden salatalık ister. Kadın bir eliyle şişman dizlerini ovarak, öteki elini sepete sokar, kocaman bir salatalık çıkarıp çocuğa uzatır.

“Al bakalım aç kurt! Bilen bilir, bilmeyen de ananız sizi aç bırakıyor sanır” diye söylenir.

Sırayla, kumları püskürterek öteki çocuklar da gelir, sepetin başına üşüşürler. Kadın, anaç tavırlarla her birinin eline bir parça yiyecek tutuşturur. Küçük oğlanın gözü büyükle ortancanın elindeki böreklerdedir. Isırdığı salatalığı sepete atar, elini börek kabına daldırır.

Kızgın güneş altında pişerek geçen Pazar akşamı, bütün aile yorgun argın eve döner. İğne atsan yere düşmez bir kumsalda, güneşin altında geçirilen bir pazar günü, küçük insanlar için bir dinlenceden çok bir işkencedir.

Attım gitti Pazar günlerini çöpe! Plajlar boşaldı. Deniz tertemiz…

Pazartesi günü sırada. Kim sever ki pazartesileri? Çalışanlar, öğrenciler, hatta ev kadınları için hafta başı en sevimsiz zamandır. Çoluk çocuk okula gider, hafta sonunun tozu, çamaşırı, yığılmış bütün işleri pazartesi günü halledilir. Ama en çok da evlerin dışındaki curcuna çekilmez olur. Her yer, her şey karmakarışıktır dışarıda.

İş başa düştü!

Elime bir cetvel geçirip evleri, mağazaları, fabrikaları, iş yerlerini yeniden çizmeliyim.

Evler, kalabalık caddelerdeki yapılar, hepsi birbiri üzerine yığılmış. Taşıtların egzozundan, kimi iş yerlerinin bacalarından çıkan pis ve yoğun duman, kenti kirli sarıya boyuyor. Bir silgi kaptım, sildim kentin kirli havasını. Filtre yerleştirdim egzozlara, bacalara. Duman beyaz bir tül gibi uçuştu havada.

Tertemiz kent atmosferinde güneşin de yüzü gözü açıldı. Gökyüzünün kıyısından köşesinden çıkan kara bulutları toplayıp bir güzel silkeledim kentin dışındaki otlakların üzerine. Tıpır tıpır yağmur yağdı otlaklara. Yemyeşil, gürbüz otlar fışkırdı topraktan.

Bembeyaz olmuş güzelim bulutları tertemiz astım yerlerine. Sokaktaki insanları işlerine güçlerine göre tertemiz giydiriverdim.

Bütün evlerin pencerelerini aydınlığa açtım. Pencerelerin karşısındaki çağdışı bütün görüntüleri çöpe attım.

Garip bir sosyalleşme anlayışı var insanların. Düğünlerde karşılıklı göbek atmayı, site bahçelerini piknik ve çocuk bahçesine, giderek panayır yerine çevirmeyi, kamuya ait çardakları köy kahvesi gibi sabahtan akşama dek işgal etmeyi, boş boş konuşup, yan yana penguenler gibi dizilerek gelene geçene, yakın evlerin pencerelerine bakmayı sosyalleşmek sanıyorlar.

Sabahın seher vaktinde kadın, küçük çocuğunu sıcak yatağından kaldırır, eline bir sofra örtüsü, bir de çöpe atmaya kıyamadığı bozuk bir termos tutuşturur, tutar kulağından iyice tembihler:

“Çabuk koş! Kimse kapmadan köşedeki çardağa şu örtüyü ser! Şu termosu da koy üstüne, koş eve gel!”

Çocuk söyleneni yapar, eve gelirken yolda bulduğu yavru kedinin kuyruğunu çekiştirir, onu çaresizce miyavlatır, apartmana girer. Asansördeki bütün düğmelere tek tek basar, kendi katlarını gösteren butona parmak arası kirli terliğinin burnuyla basar, kimi örnek alıyorsa artık, asansör aynasına hafif bir yumruk dokundurur, eve döner.

Kadın, mutfakta bir yandan patlıcan biber kızartmakta, öte yandan kulağında cep telefonu karşı komşuyla konuşmaktadır. Kızartma kokusu çıksın diye Fransız balkona çıkan mutfak kapısını açmıştır. Tam o sırada üst kattaki hamarat komşu koridorun yolluğunu kolunun bütün gücüyle çırpar, yolluğu balkon demirinden aşağı, havalansın diye upuzun sarkıtır.

Kadın, elindeki mutfak maşasını tezgâha fırlatır, “Görgüsüz!” diye homurdanarak mutfak kapısını gürültüyle kapatır. Bu arada fazlaca kızarıp ucundan yanan patlıcan için de üst kattaki komşuya ayrı bir bela okur. Bu arada kulağından düşürmediği telefonun ucundan bir ses gelir: “Üst kattaki değil mi? Anladım ben! İyi de sen hoparlörü açsana konuşurken!” Bu arada içeriden iki numara kızın sesi gelir: “Anneee! Saç bandımı bulamıyorum!” Kadın buna cevap vermez. Telefondaki komşuya “Hadi ben kapatıyorum. Sen gerisini Rabia ile konuşup halledersin artık. Kübra’ya da haber verin. Alsın, gelsin görümcesini. Bunalmıştır şimdi o!”

Çardağı iki saat sofra örtüsüyle rezerve ettikten sonra sağdan soldan, çoluk çocuk gelip doluşurlar. Sosyalleşme (!) sabah dokuzda başlar, ‘gözcü’leriyle çardağı takibe almış başka ‘sosyal’lerin de katılımıyla vardiyalı olarak gece yarılarına kadar sürer. Kızartmalar, börekler, dolmalar yenir, çaylar içilir. Çocuklar ellerinde yiyecek, ayaklarında top, zemin katta oturanların kafasını ütüleyen çığlıklarla analarının gözü önünden ayrılmadan, ama gürültüleriyle yakın evlerde oturanların gözünü, beynini oyarak oynarlar.  Her vardiya sonu ‘sosyaller’ dağ gibi çöplerini çardağın yanındaki minik çöp kutusuna kollarına kuvvet tıkıştırır, sığmayanları ortada bırakır, ertesi gün için sözleşerek evlerine dağılırlar.

Bu ‘sosyallik’ yanılmasının aslı olan ‘antisosyallik’ kavramının özünün kavranabilmesi için geri kalmış toplumlarda biraz zekâ, biraz öngörü, epeyce de zaman gerektiğinden, haftanın yedi gününü de attım gitti dev bir arıtma makinesine.

Sokaklar, evler, iş yerleri, park ve bahçeler, çardaklar, toplu taşıtlar, trafik, tatil beldeleri, mahalleler, halı sahalar, piknik ve mesire yerleri, düğün salonları, kebapçı ve restoranlar, meydanlar, ara sokaklar, köyler, kasabalar, kentler döne döne yıkanıp arındılar. Birbirine karşı hoşgörüsüz, saygısız, kıskanç, nobran insanları da attım makineye. Yumuşatıcı eklemeyi de unutmadım. Onlar da pervaneler, gezegenler gibi döne döne arındılar, tertemiz oldular.

Bahçelerde esenlik çiçekleri açtı. Oradan oraya koşarken yorulmuş rüzgârları dağların eteklerine oturttum dinlensinler diye. Çocukların gözbebekleri ışıl ışıl parladı. Geleceğe dair umutla doldu gençlerin yürekleri. Tertemiz köylerde, kasabalarda, kentlerde sağlıklı, güzel, temiz insanlar, gözlerinin içi gülen yaşlılar ve çocuklar…

Bugün, günlerden Pazar. Kuş sesleri geliyor ağaçlardan. Ya da bana öyle geliyor. Keyifle kalkıp penceremi açıyorum.

Keyfim kaçıyor!

Pazar günü, bütün sevimsizliğiyle penceremin dışında duruyor. Penceremi kapatıp içeri giriyorum. Pazar günü sayfasını takvimden koparıp çöpe atıyorum.

Bugün günlerden umut!

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk)

 

360 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.