Anasayfa Anasayfa

Yalnızken susmak


Zelin Artuğ

Durmadan konuşuyordu. Anlatırken konudan konuya atlıyor, içinde ne varsa döküyordu. Zembereği boşalmış çalar saat gibiydi. Bir ara boşluğa bakan gözleri dinleyicisine takıldı. Dinleyenin, zorunlu suskunluğunun ardına gizlediği sıkıntı ve bunalmışlığı, suskunluğunun bulutlarından sıyrılıp, şimşek gibi gözlerinde çakmaya başlamıştı. Dinlemekle dinlemek istememek arasında bocalayan bu bakışlarda kızgınlıkla hoşgörü arasında bir karmaşık duygu vardı.

Konuşan, bu bakışlardaki kıvılcımı, dinleyenin sıkılmış olmasına değil de anlattığı konunun karmaşıklığı karşısında bocalamasına verdi ve konuşmasını sürdürdü:

“Yaşamak nedir? Kaç kişi yaşamanın ne olduğunu, anlamını sorguluyor ki bu hayatta? Nedir yaşamak? Durup dinlenmeden koşuşturan zamana ayak uydurmak mıdır?  Her akşam belirli bir zamanda saati kurup, sabah saatin sesiyle yataktan fırlayıp, bütün gün saati gözetleyip koşuşturmak, sonra bitirdiğimiz olayları yeniden başlatmak mıdır? Bir dilim ekmek uğruna dilim dilim bölünmek midir? Bir gün yok olup yiteceğini bile bile var oluşunu sürdürmek için engel saydığı her şeyi acımasızca yok etmek midir yaşamak? Düşünenler için yaşamak bu kadar anlamsız olamaz, diyorum ben! Evet, ben böyle düşünüyorum. Evet, nerede kalmıştım?..”

Dinleyen, karşısındakinin teklemeye başlamasının, iyi bir dinleyiciyi kaybetme korkusundan kaynaklandığını düşündü. Belli ki sıkıldığına dair anlatana açık vermişti. Konuşan, kendini dinletme işini garantiye almalıydı; yoksa boşu boşuna, duvarlara konuşmuş olurdu.

“Kusura bakma, çok konuştum, başını ağrıttım” dedi.

“Yok canım, dinliyorum… Güzel konuşuyorsun” dedi dinleyen.

Bunu söylerken bakışlarını yere indirdi. Yalan söyleyen herkes gibi o da gözlerini kaçırma gereği duydu. Kısa süren bir suskunluk oldu. Biri durmadan konuştuğu; öteki de ayıp olmasın diye dinlediği için kendilerini suçladılar. Her ikisi de karşıdakinin kafasından neler geçirdiğini bilemedi. Suskunluğu yine de dinleyen bozdu:

“Yaşamanın anlamından söz ediyordun” dedi.

Oysa oraları geçmişti konuşan. Düşünme eylemine gelmişti. Bozuntuya vermeden sürdürdü sözlerini:

“Aslında insan yaşamına anlam katan olgu, düşünme olgusu… İnsanı başkaca canlılardan ayıran da düşünebilme özelliği değil midir?”

Dinleyen bu tümcenin ucunu kaçırmadan düşündü. ‘Hayvanların düşünmediğini bilemeyiz! Üstelik hayvanlar toplum olabilmeyi insanlardan daha iyi ve adil başarabilmiş canlılar…’ diye geçirdi aklından ama susmayı yeğledi. Ayrıca, sömürüye hastalıklı bağlılıklarına söz söyletmek istemeyen insanı başka canlılardan ayıran önemli özelliği de hinliği, bencilliği ve açgözlülüğüydü. Zorbalıkla, hileyle, yalanla, dolanla işi götürmenin rahatlığını tadanlar vicdani sığlıklarını marifet zannetmekten kurtulamıyorlardı. Örneğin bilerek ya da bilgisizlikleri ve görgüsüzlükleri yüzünden cayır cayır yaktıkları ormanlarda yanarak can veren binlerce, belki de milyonlarca can umurlarında değildi. Onların gördükleri tek renk, ormanın, doğanın yeşili değil; istifledikleri dolarların yeşili, aklı evvellere pazarladıkları sahte cennetlerin yeşiliydi!

Konuşan, sorduğu sorunun yanıtını da kendisi vererek devam etti konuşmaya:

“Kimseye yük olmadan kendini ve başkalarını yaşatan, bu işlevini ölümünden sonra da duyumsatan düşünen insanın yaşamasının bir anlamı vardır!” Sonra hızını alamadı, ezberinde kalmış dizeleri art arda sıralamaya başladı:

“Kim aldatmış bu kadar insanı ki kimsecikler aldırmıyor ölüme/ Ölüm ey göklerden büyük, sığdıramıyorum gönlüme/ Nasıl, yaşamayı bırakmak nasıl / Bir memleket mi bu, bir elbise mi ki? / Ben nasıl yok olurum anlamıyorum / Dünya yok olabilir belki!”

Dinleyen, anlatanın bu dizelerinden hiçbir şey anlamadı; ama anlamadığı konusunda bir renk vermedi. Özellikle de son iki dizeye takılmıştı. “Ben nasıl yok olurum anlamıyorum / Dünya yok olabilir belki!” Alev alev yanan ormanları, yitirilen canları gördü; çaresiz insanların çığlıklarını duydu. Ortalıkta dolaşan “Hayırlı cumalar!” “Ferah kahvelerin olsun, günün aydın olsun!” mesajları bu çığlıkları bastırıyor, adeta boğuyordu. Televizyon kanallarının çoğunda süs köpeği kılıklı, ağzında akide şekeri varmış gibi konuşan medya maymunları, ekranları dolduruyor, kısa haber geçişlerinde, bilirkişi kılıklı ‘bilmezler’ yangınları söndürmek için yağmur duası, zararları telafi etmek için de halkı cömertliğe davet etme kampanyaları öneriyorlardı.

Anlatan, sözlerini sürdürdü:

“Var olmakla yok olmanın geometrik bir hacim olayı olmadığının bilincine varabilseydi tüm insanlar, yaşamak ne kadar güzel, ne kadar anlamlı olurdu. Kavga da biterdi, savaşlar da…”

Dinleyen, savaşları ‘kavga’sız bitirmenin nasıl gerçekleşebileceğini düşündü. Buna bir yanıt bulamadı. Birtakım sisli düşünceler art arda dolandı kafasında. Saatine baktı, konuşanın bir anlık suskunluğunu fırsat bilip “ Seninle sohbet güzeldi, sonra yine devam ederiz.” dedi, ayrıldılar.

Şimdi her ikisi de yalnızdı, ama iç sesleriyle konuşmaya devam ediyorlardı. Birlikteyken bazen tek taraflı olabiliyordu konuşmalar ve buna bağlı olarak, dinlemeler; ama yalnızken iç ses hiç susmuyordu.

Dinleyen, dünyanın dört bir yanına dağılmış insan kalabalığını düşündü. Bütün insanlarda bir kendini kanıtlama çabası yüz yıllardır sürüyordu. Herkes, her şeyi biliyor ya da bildiğini sanıyor ve başkalarına dayatıyordu. Herkes en zeki, en zengin, en yetenekli, en muktedir olma peşindeydi. En aptal, en yoksul, en yeteneksiz olanların bile sürekli kendilerini görmek istedikleri bir dev aynası vardı. Bu dev aynaları, dünyayı baştan sona çepeçevre sarmıştı. Devasa bir insan kalabalığı bu dev aynalarına aldanmayan bir azınlığı yutuyor, içinde öğütüyordu. İnsan olmanın ötesinde bir yücelik arayanlar ise insanlıklarını unutmuşlar, derin bir yanılgının girdabında debelenip duruyorlardı.

Belki de yaşamanın anlamını o kadar da süslü laflarla tanımlamaya gerek yoktu. Sözün özünü söyleyen şairlere kulak vermek yeterliydi. Örneğin, Orhan Veli “yaşamanın anlamı”na birkaç sözcükle noktayı koyuvermişti:

“Ne karpuz kabuğu gibi / Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi /insan gibi!”

Bir sinek uçtu. Bir kuş öttü. Bir çocuk dünyaya geldi. Bir kedi miyavladı. Bir kapı kapandı. Bir kadın, bir erkek, bir çocuk karıştılar kalabalığa.

Konuştular, sustular, ağladılar, güldüler, yürüdüler, koştular, uyudular, susadılar, acıktılar, düşündüler… On yıllar, yüz yıllar, bin yıllar geçti. Unuttular, unutuldular, öldüler, toprak oldular…

İyisiyle, kötüsüyle; doğrusuyla, yanlışıyla yaşadılar. Birlikteyken konuşmayı olduğu kadar dinlemeyi, yeri geldi, susmayı öğrendiler de yalnızken susmayı bir türlü öğrenemediler. Yaşadıkça, iç sesleri de onlarla birlikte hep yaşadı.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk)

341 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.