Anasayfa Anasayfa

Saudade


Zelin Artuğ

Şirinevler’de kalabalık bir cadde… Otobüs kuyruğunda bekleşen, yolun ortasına fırlayıp otobüsün gelip gelmediğine bakan çoğu taşralı asık suratlı kalabalık… Bir an önce kendini sokak cehenneminden bir toplu taşıma cehennemine atma çabasındaki insanlar… Meydandaki caminin şadırvanında aceleyle abdest alan piyangocu, cuma namazına yetişme telaşında. Sekiz hoparlörlü minareden okunan ezanı duydu duymasına da “iddia” kuponu yatırmaya gelenlerin ardı arkası kesilmedi. Neyse ki müşteriler de cumaya yetişmek zorunda kalınca dükkânı kapatabildi. Tavuk dönercinin tezgâhından yükselen yanık yağda kızarmış tavuk kokuları… Canı burnunda, hayat yorgunu insanların bacaklarına dolanan mülteci çocuklar… İnsanın beynini oyan, tansiyonunu fırlatan korna sesleri arasında bağrışan seyyarlar… Büyükleri tarafından tartaklanıp avaz avaz ağlarken ağzında gevelediği simit lokmasını yere düşüren çelimsiz, kavruk çocuk…

Kaçıp gitsem uzaklara. Geçmişe değil de geçmişte kalmış güzelliklere doğru sürsem Hidalgo’yu. Onu ‘hiç durmamanın güzelliği’ne bağlayıp düş dünyamın merdiven basamaklarını çıksam.

İşte şimdi, fabrika ve atölyelerin ortalığa kum gibi dağılmadığı; köyden, kentten, savaş alanlarından akın akın göç etmiş kalabalıkların henüz baskın yapmadığı bir yerdeyim. Hafiften esen poyraz, masmavi deniz yüzeyinde parıltılı titreşimler oluşturuyor. Uzaklarda balıkçı tekneleri… Muhtemelen balık akını var. Ufukta, ters dönmüş bir midye kabuğunu andıran küçük bir adacık… Kumsalda yalınayak koşuşup durduğum çocukluk yıllarımda bu ada gizlerle doluydu. Güya, adada bir kadın dört kurt köpeğiyle yalnız yaşıyormuş. Adaya ayak basmak isteyenleri kadının kurt köpekleri parçalıyormuş. Bu yüzden hiç kimse o adaya gitme yürekliliğini bulamıyormuş. Bu öykünün doğruluğuna yürekten inanır, kurt köpekleriyle, kafamda Hansel ile Gretel’i yeme planları yapan cadının yerine koyduğum kadının gizemli bir şatoda yaşadığını düşlerdim. Belki de büyükler uydurmuştu bu gizemli masalı. Oysa adacık ne kadar sakin, ne kadar masum görünüyor.

Suya dalsam, telaşlı adımlarla dipte yürüyen yengeçle, toplu halde yüzen kaya balıklarıyla birlikte tertemiz kumda ellerimin üzerinde yürüsem, gözlerimi bu su altı dünyasının güzelliklerine açsam, sonra dudaklarımda deniz tuzu tadıyla, sudan başımı çıkarıp duru mavi gökyüzünün tertemiz havasını ciğerlerime derin derin solusam.

Bu görüntü ve gürültü kirliliği arasında boğuluyorum. Sunî gübreyle büyüyüp gelişmiş bitkiler gibi azman, tatsız tuzsuz kirli beton yığınları gökyüzünün mavisini soldurmuş. Buharlaşıp uçmak, bu kirli, boğucu yeryüzü cehenneminden kurtulmak istiyorum. Bu yeryüzü cehennemi tutsaklarını da peşim sıra sürüklesem gelirler mi diye düşünüyorum. Gelmezler. Durumlarından yakınır gibi bir halleri yok.

Boğuldukça, nefes almayı özlüyorum. Soluğum tıkandıkça bu özlem, yerini derin bir hasrete bırakıyor. Saudade, Portekizce bir sözcük. “Bir zamanlar kaybedilen(ler)in sonsuza kadar kaybolduğunu ve bir daha asla ulaşılamayacağının anlaşılması üzerine yaşanan duygu” anlamına geliyormuş. Doymak nedir bilmez bencillerin, ürün vermez hale getirinceye kadar toprağa, havaya zehir saçtıkları yetmezmiş gibi, masmavi denizi de leş gibi kirletmelerini, çöplükten de geçtim, lağıma çevirmelerini hazmedemiyorum. Cesaria Evore’nin Saudade şarkısı dilimde, Hidalgo’yu “hiç durmamanın güzelliği”nden çözüyorum; o masmavi denizi yeniden bulmak için, yine yollara düşüyorum.

Hidalgo bozkırları, ormanları aşıp o masmavi denize ulaşıyor. Onu teri soğusun diye “maviliklerin enginliğine” bağlıyorum. Deniz pırıl pırıl. Tıpkı eski günlerdeki gibi çıplak ayaklarımı daldırıyorum suya. Su oldukça serin. Ayağımın altındaki kum şipil şipil kıyıya vuran dalgaların altında kayıp çukurlaşıyor. Su alabildiğine berrak. Denizin dibinde renkli çakıl taşları görüyorum. Taşların arasında sürüler halinde gezen minicik kaya balıkları… Kum renginde oldukları için, hareket etmeseler belki de görünmez olurlar. Geceki fırtınadan sonra her yer süt liman. Kıyıda, ıslak kumların üstünde yeşil yosunlar geçit törenindeki askerler gibi yan yana dizilmiş. Yosunların arasında denizanaları parlıyor. Karaya vurup ölmüş olmalılar. Biri kımıldıyor sanki. Onu, yosundan yatağıyla birlikte, incitmeden suya koyuyorum.

Uzun basma eteğinin altındaki çiçekli iç donunu dizine kadar sıvamış, tülbendini kafasının üstünde düğüm yapmış şişman, esmer bir kadın, mabadını havaya domaltmış, elindeki eğri büğrü çubukla, kıyıya vurmuş yosunları karıştırıyor. Bir denizanasına batırıyor çubuğu, başı hizasına kaldırıp kumda deli deli hareketler yapan kabak kafalı ufak oğlana gösteriyor. Oğlan koşup denizanasını parmakları arasında eziyor, iri dişli ağzıyla zorlama bir kahkaha atıyor. Kadın elindeki çubuğu denize fırlatıp zafer kazanmış bir avcı edasıyla ağzı kulaklarında, kumlara bata çıka kumsalın duvarının dibine yayılmış şürekâsının yanına yürüyor. Kabak kafalı oğlan kumda parendeler atıyor, cırlak sesler çıkararak ilgi çekmeye çalışıyor. Kıvırdığı paçalarından kıllı baldırları görünen, koyu yeşil kumaş pantolonlu, rengi dönmüş beyaz atletli, kirli sakallı esmer adam, yumrukla kırdığı karpuzdan bir parça koparıp, karpuzu içlik donu ve fanilasıyla ayaklarını kuma gömmüş doksanlık ihtiyara uzatıyor. İhtiyar, elinin tersiyle karpuzu itiyor. İki eliyle avcuna doldurduğu kumlarla ayaklarının üstüne yığılmış kum tümseğini beslemeye devam ediyor. Bu arada diğerleri bir dua sessizliğiyle karpuzlara yumulmuş. Kadınlardan en genç olanı, sağa sola atılmış karpuz kabuklarını naylon bir poşete doldurup terliklerini kumda bırakıyor, cilveli bir sesle “Çöpümüzü kumda bırakmayalım, bizi kıro sanmasınlar” diye kıkırdıyor. Elindeki çöp poşetini sallayarak denize doğru yürüyor, yarı beline kadar denize girip geriye dönüyor, kumda el sallayıp “dön!” diye işaret eden anasına sırıtarak elindeki torbayı sallayıp denizin içine savuruyor. Denizden çıktığında uzun eteği bacaklarına yapışmış, yürümesi iyice zorlaşmış. Karpuz kabukları torbadan çıkmış, kıyıda yüzüyor. Dibe vuran, yalnızca cehalet! Cehaletin uzun süre dipte kalacağı ve yeni tohumlar vereceği gün gibi ortada!

Hidalgo, maviliklerin enginliğinden çıkıp geliyor. Onun çıkıp geldiği deniz tertemiz… Denizin yüzeyinde sabah güneşinin ışıltıları oynaşıyor. Dudaklarımda Saudade ezgisi, denize sırtımı dönüp uzaklardaki yeşilliklere bakıyorum. Sahilin az ilerisinde alabildiğine uzanan dut ağaçları… Dallarda cıvıltılı kuş sesleri… Dutların arasında kırmızı kiremitli tavuk çiftliği lojmanları… Horozlar ötüyor. Kulaklarımda tavukların gıdaklamaları, sahil boyunca yürüyüp kır çiçekleriyle kekiklerin sarmaş dolaş olduğu buruna doğru ilerliyorum. Burası benim yarım adam. Kayalıklarda yaban ördekleri, martılarla kaynaşmış, dost olmuş. Yarım adanın iç kesimlerinde yabani otlar arasında açmış mavi, minik ‘unutma beni’ çiçekleri, sarıçiçekler, krizantemler, hatmi çiçekleri… Mis gibi ılık yaz havası…

Hiç kimse kimseyi sevmiyor ama hiç kimse sevmediği insanlarla sevmediği ortamlarda bulunmaktan rahatsız değil sanki. Hatta ellerinden geldiği kadar insan sever de görünüyorlar. Toplu taşımada yaşlı insanları görmeye tahammül edemeyen, yaşlıların yaşamasını dahi gereksiz gören bir kesim var örneğin. Yaşlılara toplu taşımalarda ısrarla yer vermek için yırtınanlar da bunlar! Kendisine yer verenin samimiyetsizliğini fark edip teklifi nazikçe reddeden yaşlıya bozulan, yaşlılıklarını ve ‘acizliklerini’ yüzlerine vurarak bir tür tatmin olan aklı evveller yine bunlar!

Kimi yaşlılar, gençlere karşı iyi duygular beslemekte zorlanıyorlar. Bir kesim yaşlı, gençlerin cehaletinden, deneyimsizliğinden, toyluğundan, ukalalığından şikâyetçi. Bir kesim yaşlı da bozuk plak gibi takılmış hayatın bir yerinde, bir milim ötesini görmüyor, göremiyor, görmek için de hiçbir çaba harcamıyor. Kendi ölçülerinin dışında hiçbir ölçü kabul edemeyecek kadar sekter! Kendi babaannesini çarşaf içinde görmeyi içselleştirdiği için torununun şort ya da mini giymesi onu delirtiyor.

Çok uzaklarda bir çiftlik görünüyor. “ Aslan Bey Çiftliği”. Aslan bey, çiftliğin sahibi. Bu günlerde yanına yaklaşmamak gerek. Küçük kızı Pakize, tavuk çiftliğinde çalışan bir delikanlıya kaçtığından beri Aslan Bey ateş püskürüyor. Bu işe en çok sevinenlerden biri çiftliğin bahçıvanı Vecdi Dayı. Pakize’nin kaçtığına pek seviniyor. “İn yok, cin yok bu çiftlikte. Kim görürdü de alırdı kızcağızı? Kaçmasaydı evde kalacaktı.” diyor.

Vecdi Dayı’yı ne zaman eşeğin üstünde başında takkesi, beyaz sakalıyla görsem Nasreddin Hoca’yı görmüş gibi olurum. Vecdi Dayı yaz sıcaklarında bile halis keçi yününden el örmesi kalın çoraplar giyer. Sevdalı gençlere hoşgörüyle bakar. Gelgelelim Aslan Bey geri kafalı. Davul bile dengi dengine, diyenlerden yani. Yine de gençleri bağışlayacak.

Tarihsel dönemlerin tümünde, bir kuşak çatışması, kültür çatışması, sosyo-ekonomik çatışma var. Bu çatışma ortamı, yoksul toplumun bireylerini daha derin açmazlara sürüklüyor. Gençliğin ya da yaşlılığın yıllarla bir ilgisi yoktur. Gençlik, bir davranış biçimidir. Gençlik, doğrunun bir tek olmadığına ve doğrunun değişebileceğine inanmaktır. Toplumun tam da bu anlamda ‘genç kafa’lara gereksinimi var. Mekanizması bozulmuş, üretim hatalı, pili bitmiş, kırık dökük saatlerden nasıl ki zamanı göstermesi beklenemezse, eski dönemlere takılıp kalmış, bugüne gelememiş kafalardan da insanlığın yarınlarına yol göstermesi beklenemez.’ Böyle düşünceler geçiyor kafamdan.

Yarım adanın en yüksek tepesine çıkıp gözlerimi yeşilliklere çeviriyorum. Uzaklarda gökyüzüne doğru beyaz bir gelin duvağı gibi salınarak yükselen ince, beyaz bir duman… Belli ki Aslan Bey çiftliğinin kadınları salça kaynatıyorlar. Mis gibi kaynatılmış domates kokuları buram buram havaya yayılıp, yarım adaya kadar geliyor.

Salça yapmak için kaynatılan domates kokusunu unutamıyorum. Bir de ufak tefek bir Anadolu kadını olan Makbule Teyze’nin Erdek’ten getirdiği salamura yeşil zeytinlerin tadını… Aslan Bey Çiftliği’nin yerinde şimdi koskoca bir Cam Fabrikası var. Çiftlikler, mavi deniz, kaya balıkları, kaynamış domates kokuları, kekikli, yaban ördekli, kayalıklarında çığlık çığlığa martıların avlandığı yarım ada… Hiç biri yok artık. Denizden kıyıya mazot kokuları geliyor. Horoz ötüşlerinin yerini fabrika gürültüsü aldı. Vecdi Dayı öleli yıllar oluyor. Geride kalan tek şey, ufuktaki esrarengiz ada. Bu gürültü patırtının içinde, o da gizemini yitirdi.

Dudaklarımda Saudade ezgisi, Hidalgo’yla birlikte, yeni düşsel ortamlara doğru, gerçek yolculuklara yelken açıyorum.

Hidalgo ve yelken açmak… Bu nasıl oluyor?

Hidalgo, bu! Karada, denizde ve havada olabiliyor!

Yoruldu bugün. Onu, ılık yaz gecelerindeki yıldızların hiç sönmemesinin güzelliğine bağlıyorum.

…..

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

354 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.