Anasayfa Anasayfa

En gerçek masal


Zelin Artuğ

“Bir varmış…”

Bir varmış! Dağ başları dumanlı bir ülke varmış. Bundan tam kırk bir yıl önce, kırk başlı kırk harami, gizlendikleri kovuklarından çıkmış, ülkeyi kana bulamış. O gün bu gündür, “her sonbahar gelişinde, kuru kuru yapraklarla, kuru dallar arasında” bu en gerçek masal gelir aklıma! O gün bu gündür, kırk bir yıldan beri, bu kırk haramilere “Halkım kırk bir buçuk kere cezanızı versin!” diye ilenirim. Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombadan yıllar sonra ‘hibakuşaların (hibakusha) acılarının tazeliğiyle yaşayıp yaşlanmaları gibi, bu dağ başları dumanlı ülkenin insanları da birer ‘hibakuşa’olup sinmiş, sindirilmiş ve üzerlerine ölü toprağı atılmış. Yeni kuşaklar için sıradan bir masaldan ibaret olan bu ’12 Eylül bombası’nın etkileri, eski kuşak ‘hibakuşa’lar üzerinde en gerçek haliyle etkisini sürdürmekte.

Keşke en gerçek masallar da en yalan masallar gibi mutlu sonla bitseydi; insanlar barış içinde, yarınlarına kaygı duymadan yaşasalardı!

Oysa “Kral çıplak!” masalından sonraki en gerçek masal, kralın çıplak olduğunu bile bile onu alkışlamaya bir ömür devam edenlerin masalıdır.

Ben, yine de sıradan, gerçek bir masal kurguladım final için. Bakalım bu masalda neler varmış?

Bebek gözlerini açtı. Birdenbire kendini kocaman bir aydınlık uçurumunda buldu. Gözleri kamaştı ışıktan. Şaşıramadı bile. Boş boş aydınlığa baktı, ürktü. Ürktükçe bastı yaygarayı, yaşama içgüdüsüyle kendi sesinden de ürktü.  Ağlamaktan yorulunca sustu. Sustuğunda her şey yoluna girmişti bile. Kulaklarında yankılanan tehlikeli ses yok olmuştu. Alıştığı sessiz, güvenli dünyasına dönmüştü. Sessiz ortamı yitirmemek için uyudu.

Annesinin kucağında emin ellerdeydi. İlk algıladığı koku, anne kokusuydu. Büyüdüğünde, bu kokuyu doğanın hiçbir çiçeğinde bulamayacaktı. Acıktı. İlk kez, beslenmek için kendisi çaba harcayacaktı. Ağzına tıkıştırılan memeye yapıştı. İçgüdüsel bir beslenme duygusuyla anne sütü emdi. Emerken dış dünyayla tanışıyor, tat alma ve doyma diye bir duyu ile ilk kez karşılaşıyordu. Anne sütü emerken annesine baktı. Onu sarıp sarmalayan, koruyup kollayan bu varlığa güven duydu. İçgüdülerinden sonra ilk kez tattığı duygu güven duygusuydu. Annesine minnetle baktı. Daha sonraları bu duygu sevgiye dönüşecekti.

Anne kucağında, sessiz ve güvenli dünyasına yeniden dönmüştü. Doymuştu. Gözleri kapandı, uyudu. Yaşama savaşı başlamıştı artık. Geriye dönüş yoktu. Uyandığında algıladığı somut kavramların çokluğuyla şaşkına döndü. Bu kadar yeni algı yorucuydu. Daha çok uyuyup daha az algılama yolunu seçti. Uyumak bir çeşit korunma yoluydu, bebek için. Onu rahatsız eden bir şeylerin olduğu kesindi. Ancak bu rahatsızlığını dile getirebilecek olgu ve yeteneklerden yoksundu. Tek yeteneği olan ağlamak, başlangıçta sorunlarına bir ölçüde çözüm getiriyordu. Acıkınca, bezindeki ıslaklıktan rahatsız olunca ağlıyor, kendi yerine düşünen bir annenin şefkatli kollarına bırakıyordu kendini.

Bir gün suya değdi ayakları. Ürktü. Annesi suyun sıcaklığını kendi vücut ısısına göre ayarlıyordu ama bebek için su ya çok sıcak oluyordu, ya da içinde kaybolacağı kadar derin… Annesinin kucağında suyun içine kaymaktan korkuyordu. Annesinin yakasına, sabun bezine, saçına, hangisi kolayına geliyorsa oraya sımsıkı yapışmayı öğrendi. Bir yapıştı mı bütün gücüyle yapışıyor, parmaklarını hiç açmıyordu. Başından aşağı su dökülürken kuş gibi çırpınıyor, kollarını, bacaklarını sallayıp gözünü yakan sabuna, burnuna kaçan suya isyan ediyordu.

En sevdiği şey, onu sudan çıkarıp yumuşacık havlusuna sardıkları zamandı. Çırpınmaktan yorulmuş, kuru ve güvenli bir ortama çıkmış, tertemiz, yumuşacık giysiler içinde annesini emerek karnını doyurmak ve güvenli kollarda uyumak gibisi yoktu.

Bir gün, daha az uyumaya, daha çok ağlamaya karar verdi. Böylece daha çok özgürleşecek, nazını çekecek olan başka varlıklarla tanışma fırsatı bulacaktı. Annesinden başka kendisine çok yakın olduğunu hissettiği başka varlıklar da vardı. Baba ile tanıştı. Onun kollarında da güvende hissediyordu kendini. Yine de acıkınca anne alıyordu onu doyurmak için. Anneanne, dede, babaanne, kardeşler… Her biri başka bir dünyaydı bebek için. Anne usul usul kaybolmaya, yerini başka kimselere bırakmaya başlamıştı. Çalışan anne olmanın bedeli, bebek açısından da yorucuydu. Anne sütünün yerini inek sütü almaya başlamıştı. Süt, stres topu gibi mıncıkladığı sıcacık, anne kokulu bir memeden değil, soğuk bir şişeden, biberondan geliyordu artık. Bu yeni koşullara alışması biraz zaman aldı.

Yeni dünyası hiç de korktuğu gibi değildi. Kısa zamanda çevresindeki varlıkların ilgilerinin odak noktası olduğunu fark etti. Gördüğü sevecen yüzlere gülümseyerek karşılık vermeyi öğrendi. Annesinden, babasından başka kimselerin de el üstünde tuttuğu, koruyup kolladığı bir varlıktı o. Onu kucağında tutan eller, çantada anahtar, telefon ararken; mutfakta çorbayı karıştırmak zorunda kaldıklarında, balkonda çamaşır asmaya giderken ve benzer durumlarda bebeği başka sevecen kollara bırakıyorlardı. Bazen bu kollar bir yabancının kolları oluyordu.

Bebek tanıdık kucaklarda değilse biraz keyfi kaçıyor, dudaklarını büzüp ağlamanın kıyısına gelmişken ağlamaya cesaret edemiyor, göz pınarlarında inci taneleri biriktiriyordu. Tanıdık kollar kendisine açılıp “gel!” dediğinde, yabancı kollardan kurtulup güvenli kollara sığınmak için aşırı bir heyecana kapılıyor, sanki uçmak ister gibi kollarını çırpıyordu.

Artık iki ayağı üzerinde durabiliyordu. Bu büyük başarısını sevinç çığlıkları atarak kutladı. Yürümek, araştırmak, yeni buluşlar yapmak için yeni bir başlangıç yapmıştı.

Ara sıra dünyayı tanıma savaşında bazı tersliklerle karşılaştığı da oluyordu. Ya düşüp bir yerini acıtıyor, ya da büyüklerinin yasaklamalarıyla karşılaşıyordu. Gelgelelim, bu tersliklerin hiç birine pes etmeye niyeti yoktu. Elindeki ağlama silahı başlangıçta oldukça işine yaradı.

Annesinin kendisini neden uyutmak istediğine akıl sır erdiremiyordu. Uyumak istemiyordu ki neden uyusun! Dış dünya öyle hareketli, öyle ilgi çekiciydi ki sessiz ve güvenli dünyasını aramıyordu artık. Anne ve babasının koltuğuna sığınmak istemiyordu. Onları çok seviyordu. Onlarla birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyordu. Ama dış dünyayı onların yardımı olmadan da tanıyabilirdi.

Günün birinde ağlama silahının da yetersiz olduğunu anladı. Büyük çabalar sonucunda konuşmayı öğrendi. Bu hiç kolay olmadı. Bazı sesleri çıkarmak, deveye hendek atlatmaktan zordu. Bazı sesleri çıkarması için onu zorluyorlardı. Bu hiç hoşuna gitmiyordu. Nasıl olsa o seslerin yerine geçecek ve derdini anlatmasını sağlayacak daha kolay sesler vardı.

Büyüklerinin birbirine uyarılarını dikkatle dinliyor, dış dünyanın tehlikelerine karşı o da dili döndüğünce, büyüklerini uyarmak istiyordu. Çünkü koruyucu meleklerinin zarar görmelerini hiç istemiyordu.

O anda biri televizyonu açar da çok sevdiği bir çizgi film ekranda belirirse her şeyi unutuyor, kanepeye yerleşip renklerin, çizgi film kahramanlarının dünyasına giriveriyordu.

Okula başladığında, artık çevresinde kendisine benzeyen, yaşam acemisi arkadaşları vardı. Onlarla birlikte sosyalleştiği yanılgısına kapıldı. İleriki yıllarda okul, ona iyiyi, kötüyü öğretti. Ne var ki iyi ya da kötü olmasına yol açan toplumsal yapının temelindeki iyi ve kötüyü öğretmedi. Okumanın, çalışmanın erdemlerini ve meslek öğretti ama bu öğrettiklerinin yalnızca yerin altını ve üstünü zimmetlerine geçirmiş olan bazı çıkarcıların işine yarayacağını öğretmedi. Okul ona, okulların ucuz ve vasıflı köle hatta robot yetiştirme yerleri olduğunu öğretmedi.  Yugoslav ozan Brana  Crncevic “Ne ilerleme yahu! Köleydi babası, oğluysa robot oldu!” derken böyle bir gerçeklikten söz ediyordu. Okul ona, kendi işine yarayacak, kendisi ve toplumun tamamı için hayatı yaşanır hale getirecek bilgiyi öğretmedi.

Okulun öğrettikleriyle, yaşayarak öğrendikleri arasında ciddi bir çelişki olduğunun farkına varmadan, en verimli yıllarını okulda dirsek çürüterek geçirdi. Okul bu çelişkiyi görmezden geliyor ve kitaplarda idealize edilmiş ezber bilgileri, bunları üreten asıl kaynağından kopararak anlatma yolunu seçiyordu.

Daha sonraları, o ve diğerleri, okulda öğrendikleri birçok ezber bilgi gibi, bu öğrendiklerini de unutacaklar, ailelerinde ve aile dışı çevrelerinde içselleştirdiklerine, yaşam deneyimlerine döneceklerdi. Gerçek dünyada şiddete tanık olanlar şiddete, kıskançlığa tanık olanlar kıskançlığa, sevgisiz büyüyenler sevgisizliğe meyilli olacaklardı.

Artık biraz daha büyümüştü. Kendini koruyabilecek, dış dünyanın tehlikelerine karşı kendini savunacak duruma gelmişti. Karşı cinse, bilinmeyenlere, bazen bir müzik aletinin çıkardığı sese, bazen de keyif veren maddelere karşı ilgisi artmıştı. Bir sigara yakıp halka halka duman çıkarmak, alkollü bir içkinin tadına bakmak onu büyüdüğüne inandırıyor, büyükleriyle ve dış dünyayla çoğu zaman ters düşüyordu.

Zamanla çocuk anne ve babasından tamamen koptu. Dış dünyayı tanıma, olduğu gibi kabullenme ya da kabullenmeme çabası yıllarca sürdü. Kocaman bir insan olduğunda henüz keşfedemediği bir sürü kavram, olay vardı dış dünyada.

Dünyayı tanıma savaşında, kazandıkça kaybetmeyi; kaybettikçe, kaybettiklerini telafi etmeyi öğrendi. Deneyimleri ona güç kazandırmıştı. Yine de çaresizliğe düşüp sorunlarını çözmekte zorlandığı zamanlar az değildi. Başlangıçtan beri yılmadan yorulmadan savaş açtığı dış dünya kendisinden kat kat daha güçlüydü. Aynı zamanda kötüydü. Kendisine anlatılan dünyayla ilgisi yoktu. İyiler değil, kötüler kazanıyordu bu gerçek dünyada. Sevgi, aşk, vefa, dostluk gibi kavramlar sosyal medya karelerinin içine hapsedilmiş yalan dolandan ibaretti. Kıskançlık, vefasızlık, sevgisizlik, bencillik, hırs toplum olmayı olanaksız hale getiriyor, insanlar her fırsatta birbirlerinin gözünü oymak için fırsat kolluyorlardı. Ortalık sahte peygamber, sahte filozof, çakma sanatçı, “ver parayı, çal düdüğü” şair yazar kaynıyordu. Sahte kimlikli, sahtekârlar yönetiyordu dünyayı! Çünkü sömürü sistemleri yalnızca soyut ve somut; maddi ve manevi sahte değerler üretiyordu. Sistem, iyilikle kötülüğün yol ayrımındaki sorunun, aslında “Sahiplik mi yoksa çalışmak mı kazanmalı?” sorusu olduğunu ısrarla ve bütün cinliğiyle gözlerden kaçırıyordu.

Bir gün yenilgiyi kabullenmek zorunda kaldı. Çünkü bir ‘hibakuşa’ gibi yaşayıp yaşlanmış, yıpranmış, gücünü yitirmişti. Yeniden anne kucağını, eski sessiz ve güvenli dünyasını aradı. Köşesine çekilip, fırtına gibi geldiği dünyadan sessiz sedasız çekip gitmek için beklemeye koyuldu. Sessiz ve güvenli dünyasına dönerken dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktığını biliyordu.

Bazen en gerçek masal daha başlamadan, ya da başında, ortasında ya da beklenmedik başka bir yerinde, beklenmedik bir konuk çalar kapıyı ve en gerçek masal yarım kalır.

Bazen de en gerçek masal, bakar ki dinleyen ya da dinlese de anlayan yok, kendi kitabının kapağını kendisi kapatıverir.

“…bir yokmuş!”

Gökten hiç elma düşmedi. Ne okuyana, ne yazana, ne de ‘çağdaş’ Newton’un kafasına!..

Çünkü elma, en yalan masalların meyvesiydi.

En yalan masallar; içinde yaşadığımız hayatlarımızı heder eden yalanlar hegemonyasının, her biri paradoksa dönüşmüş paradigmalarının açmazındaki hayatlarımızda, umudu yaşatmanın şizofrenik bir yoluydu.

***

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

341 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.