Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 11

Temmuz 2021 için Arşiv

Gözaltında


Zelin Artuğ

Selam, yeryüzünü ortak bir umut ve bilinçle paylaştığım arkadaş! Sen ve ben… Bilmiyoruz birbirimizin adını. Nerede yaşadığımızı, kimlerle yaşadığımızı, yaşımızı, fiziğimizi, kimyamızı bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, insan oluşumuz, insanca yaşama değerlerine bağlı oluşumuz, iyiyi, güzeli, doğruyu arıyor olmamız… Yetmez mi?
Onat Kutlar’ın “Yeter ki kararmasın” adlı kitabından çok etkilenmiştim. Kitabı okuyalı yıllar oldu. Şu tümceleri çok beğenmiş, bir köşeye not almışım.

Bugün günlerden umut


Zelin Artuğ

Pazar günleri, çalışanlar için de iş günü sayılır. Yoğun iş temposu yüzünden bütün bir hafta ertelenen işler, pazar gününe kalır. Temizlik, çamaşır, ütü; varsa bahçe işleri, yoksa küçük tamiratlar, mutfak işleri…

Biri, pazar günlerinin kaderini değiştirmeli. Pazar günleri sıkıcı bir gün olmaktan çıkarılmalı. İnsanların iliğine kadar sömürüldüğü düzenlerde bu pek olanaklı görünmüyor. Bir yanından esnetsen, öteki yan fire verir. Sistemi değiştirmeden ne pazar günlerinin kaderi değişir, ne insanın, ne de öteki canlıların!

Bozuk olanı onaramazsak çöpe atarız. Ben de atarım pazarları çöpe! Pazartesi gelsin hele! Gün ola harman ola!

Yazının tamamını okuyun »

Yalnızken susmak


Zelin Artuğ

Durmadan konuşuyordu. Anlatırken konudan konuya atlıyor, içinde ne varsa döküyordu. Zembereği boşalmış çalar saat gibiydi. Bir ara boşluğa bakan gözleri dinleyicisine takıldı. Dinleyenin, zorunlu suskunluğunun ardına gizlediği sıkıntı ve bunalmışlığı, suskunluğunun bulutlarından sıyrılıp, şimşek gibi gözlerinde çakmaya başlamıştı. Dinlemekle dinlemek istememek arasında bocalayan bu bakışlarda kızgınlıkla hoşgörü arasında bir karmaşık duygu vardı.

Konuşan, bu bakışlardaki kıvılcımı, dinleyenin sıkılmış olmasına değil de anlattığı konunun karmaşıklığı karşısında bocalamasına verdi ve konuşmasını sürdürdü:

Yazının tamamını okuyun »

Gül mevsimi


Zelin Artuğ

Saat sabahın beşi. Giyinip bahçeye çıkıyorum. Doğa, uyanışın ilk kıpırdanışlarını yaşıyor. Bahçedeki kızıl gülün yapraklarında inci taneleri… Hatminin alt dallarından biri kırılmış, boynunu toprağa eğmiş. Kuruyup gazel olacağı zamanı bekliyor. İri bir karınca yürüyor bahçe duvarında. Duvarın dibindeki yuvanın ağzında, incecik kumlardan bir tümsek var. Yıllanmış dutun yapraklarının gölgesi oynaşıyor evin duvarında. Güneş, aşırı ilgiden şımarmış çocukların sabırsızlığıyla dökülüp sızacak yer arıyor kendine.

Bahçe kapısını açıp sokağa çıkıyorum. Bahçenin demir kapısı ardımdan gürültüyle kapanıyor. Uyuyanları rahatsız etmiş olmamın huzursuzluğunu duyuyorum. Etraf sessiz. Kent derin bir uykuda. Sokaklar boş. Akşamki lodosun yol kıyısına yığdığı tozlar elekten geçmişçesine ince.

Yazının tamamını okuyun »

En gerçek masal


Zelin Artuğ

“Bir varmış…”

Bir varmış! Dağ başları dumanlı bir ülke varmış. Bundan tam kırk bir yıl önce, kırk başlı kırk harami, gizlendikleri kovuklarından çıkmış, ülkeyi kana bulamış. O gün bu gündür, “her sonbahar gelişinde, kuru kuru yapraklarla, kuru dallar arasında” bu en gerçek masal gelir aklıma! O gün bu gündür, kırk bir yıldan beri, bu kırk haramilere “Halkım kırk bir buçuk kere cezanızı versin!” diye ilenirim. Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombadan yıllar sonra ‘hibakuşaların (hibakusha) acılarının tazeliğiyle yaşayıp yaşlanmaları gibi, bu dağ başları dumanlı ülkenin insanları da birer ‘hibakuşa’olup sinmiş, sindirilmiş ve üzerlerine ölü toprağı atılmış. Yeni kuşaklar için sıradan bir masaldan ibaret olan bu ’12 Eylül bombası’nın etkileri, eski kuşak ‘hibakuşa’lar üzerinde en gerçek haliyle etkisini sürdürmekte.

Yazının tamamını okuyun »

Falcı


Zelin Artuğ

Bir süre odanın dört bir yanında ölüm sessizliği gezindi. Küçücük pencerelerin önüne gerilmiş basma perdelerin kıyısından odaya incecik bir ışık sızıyordu. Sanki oda günlerce kapalı kalmış, havalandırılmamış gibi küf kokusuyla karışık ağır bir hava vardı odada.

Bir köşeye iliştirilmiş kırık dökük tahta sandalyelerde oturan biri yaşlı, biri genç iki kadın, özünde kendi suçları olmayan cehaletin tutsak aldığı iki esir gibi, nefes almaya bile korkarak, sessizce ve kımıldamadan bekliyorlardı.

Yazının tamamını okuyun »

Saudade


Zelin Artuğ

Şirinevler’de kalabalık bir cadde… Otobüs kuyruğunda bekleşen, yolun ortasına fırlayıp otobüsün gelip gelmediğine bakan çoğu taşralı asık suratlı kalabalık… Bir an önce kendini sokak cehenneminden bir toplu taşıma cehennemine atma çabasındaki insanlar… Meydandaki caminin şadırvanında aceleyle abdest alan piyangocu, cuma namazına yetişme telaşında. Sekiz hoparlörlü minareden okunan ezanı duydu duymasına da “iddia” kuponu yatırmaya gelenlerin ardı arkası kesilmedi. Neyse ki müşteriler de cumaya yetişmek zorunda kalınca dükkânı kapatabildi. Tavuk dönercinin tezgâhından yükselen yanık yağda kızarmış tavuk kokuları… Canı burnunda, hayat yorgunu insanların bacaklarına dolanan mülteci çocuklar… İnsanın beynini oyan, tansiyonunu fırlatan korna sesleri arasında bağrışan seyyarlar… Büyükleri tarafından tartaklanıp avaz avaz ağlarken ağzında gevelediği simit lokmasını yere düşüren çelimsiz, kavruk çocuk…

Yazının tamamını okuyun »

Sokak kedisi


Zelin Artuğ

Kedice bir çeviklikle atak yaparak, hızla üzerine doğru gelen kamyonun tekerlekleri arasında kalmaktan kurtuldu. Kaldırıma açılan yağmur borusunun dibine sinip kocaman kamyonun ardından baktı. Kirli, beyaz ön ayaklarına doğru kıvrılmış kuyruğunu az önce atlattığı vartanın heyecanıyla sağa sola sallayıp duruyordu. Gerçi bu tür olaylara alışıktı. Sokak kedisiydi sonuçta. Yine de can tatlıydı. İnsanları bir türlü anlayamıyordu. Ne gürültücü patırtıcı varlıklardı şu insanlar. Ne kadar da kalabalıktılar. Hep kendilerinden büyük işlere kalkışıyorlardı. Dünyayı ters yüz etmekten başka işleri yoktu! Dağları, tepeleri, topraktakileri yerle bir ediyor, yeryüzü yetmezmiş gibi gökyüzüne doğru uzanan büyük yapılar yapıyorlardı. Kocaman araçlarla yolları zangır zangır titreterek başka canlıları kaçırıyorlardı.

Çokgendeki yıldız


Zelin Artuğ

“Balkona çıktığımda, gecenin bu saatinde, gözüme ilişen ilk yıldıza bakarken aynı anda aynı yıldıza dünyanın bir yerinde birinin daha baktığı geçerdi içimden.”(Kemal Özer)
Sıcak ortalığı kavuruyordu. Gündüz, güneşi toplayan duvarlar, gece alev alev içeri veriyordu sıcağı. O yaz, bir başka bunaltıcıydı havalar. Elimdeki kitabın sayfaları buharlaşıp uçacaktı neredeyse. Harflerin kolu bacağı, ince belli çay bardağından yoğun olarak çıkıp havada dağılan buhar gibi kopup dağılıyor, anlaşılmaz sözcüklere dönüşüyordu. Konu tam da en meraklı yerinde kalmıştı. Alnımdan çeneme doğru süzülen terimi paketten bir mendil çekip kuruladım, kitabın son sayfasını açıp, başa doğru okumaya başladım. Bir süredir böyle okumayı adet edinmiştim. Sonu baştan görüyor, merakımı yendikten sonra başa dönüyordum. Önceden şarabın tadına bakıp, “Doldur saki!” demekten ne farkı vardı bunun? Sonunun hüsran olacağını bilsek hangi ilişki için zamanımızı boşa harcarız ki şu kısacık hayatta? Sonu getirilemeyen işler, arkadaşlıklar, aşklar ömür törpüsü değil midir? En iyisi sondan başlayıp başa sarmak, koptuğu yerde bırakmak!