Anasayfa Anasayfa

Fırtına


Zelin Artuğ

Kasabanın tozlu atmosferine dalga dalga sıcak çökmüştü. Nemli sıcak hava adeta kasabayı sarıya boyamıştı.
Birden ortalık karardı, ilkin hafif bir rüzgâr çıktı. Biraz önce kasabayı yakıp kavuran güneş, kara bulutların ardına kaçmak ve az sonra kopacak fırtınayı izlemeye başlamak için ışıklarını toparlayıp heybesine doldurmaya başlamıştı bile.
Boz bulanık tepelerin ardında çakan şimşek, doğanın beyaz bir ışıkla kasabanın üzerine attığı afili imzasıydı.
Birkaç saniye sonra korkunç bir gök gürültüsü, karşı tepelerde yankılandı.
Sokaklardaki kâğıtlar döne döne havalandı. Boş bir içecek tenekesi kaldırımda yuvarlandı, su borusuna çarpıp döndü, durdu. Yol kıyısındaki çınarın dalları giderek sert esen rüzgârda eğilip bükülüyor, dallardaki neredeyse beyaza dönmüş tozlu yapraklar yükselip alçalan seslerle hışırdıyordu.
Kara bulutlar iri yağmur damlalarını kasabanın üzerine tek tük indirmeye başlamıştı bile. Art arda çakan şimşekler ve gök gürültüleri birbirini izledi.
Çocuklar evlerde kulaklarını tıkayıp annelerinin kucağına tırmanıyor, masaların altına saklanıyor, her gök gürlemesinde eski evlerin camları zangır zangır sarsılıyordu. Yağmur birazdan kırbacını bu yıkık dökük evlerin camlarına indirecekti.
Önce bir iki damla düştü koluma, saçıma, burnuma… Alnıma düşen iri bir damla yüzümden çeneme doğru yuvarlandı. Güneş, çoktan pembe, mavi ışıklarını da alarak, apar topar gri bulutların ardına çekilmişti. Oradan, izleyecekti yağmuru. Saklansa da bulutların ardına, grinin kıyısından köşesinden pembe, ince ışıkları yansıyordu yeryüzüne. Grinin pembeyle buluşması da çok güzel oluyordu hani. Gri, ipek elbisesinin üzerinde pembe, organze tül eşarbı uçuşan bir genç kız gibi bir görünüp bir yitiyordu gökyüzünde. Sonunda kara bulutlar, çekip aldılar güneşi, fırtına şatosunun penceresiz zindanlarına kapadılar. Artık yalnızca kapkara bulutlar vardı. Az önceki sıcak havanın yerini, yağmurun tatlı serinliği aldı. Ürperdim biraz. Kollarım üşüdü.
Yağmur hızını giderek artırdı. İnsanlar da adımlarını hızlandırdılar, bir an önce ıslanmayacakları bir yer bulma telaşına düştüler. Bir ağlama tutturmuştu ki bulutlar, yürekler acısı… Birazdan gök gürlemeye başlayacaktı yine. Evet, evet, yanılmamışım. Gökyüzünde kıyamet koptu. Kasaba çıkışında, ovanın bitimindeki ufuk çizgisinde, bütün görkemiyle görünen sıradağlar vardı. O dağların arkasında art arda şimşekler çakıyordu. Hemen ardından gümbür gümbür gök gürlemeleri… Gök gürlemesi sanki bin parçaya ayrılıyor; hızlanan yağmur eşliğinde bir konçertonun ezgilerine karışıyordu. Paganini’nin Keman Konçertosu çalıyordu beynimin içinde. Gümbür gümbür bir Carl Orff geldi ardından; Carmina Burana!
Şemsiyesiz insanlar çanta ve paketlerini başlarına siper yaparak koşuşmaya ve sığınacak bir saçak altı aramaya koyulmuşlardı. Yaşlı bir çift yürüyordu kaldırımda. Tek bir şemsiyeleri vardı. Yaşlı kadın şemsiyeyi kendine tutuyor, yanında çarpık adımlarla yürüyen ihtiyarın sırılsıklam ıslandığını fark etmiyordu bile. Yaşlı adam katlanmış bir gazeteyi başında tutarak yağmurun tokatlarından kurtulmaya çalışıyordu. Gazete de iyice ıslanmış, bükülmüştü adamın elinde.
Arabaların yağmur silecekleri sağa sola yarım daireler çizerek ön camlara düşen damlaları savuşturuyor, yağmur suyu kıyıda birikip minik çağlayanlar halinde kaportadan kayıp yola dökülüyordu. İri yağmur damlaları küçüldü, yere düşmemek için birbirlerine tutunan ince sicimlere dönüştü. Gideceği yönü şaşırmış gibi yalpalayarak yürüyen bakımsız bir sokak köpeği belki de kentin üzerine aniden inen bu yağmurdan zarar gören en zavallı varlıktı.
Yol ayrımındaki ağaca dayandım, başımı ağacın dallarına kaldırıp, gözlerimi kapadım. Çınar yaprakları minik maşrapalara dönüşmüş, gökyüzünün kovasından su doldurup başımdan aşağı nazik bir biçimde boca ediyorlardı. Orada, ağacın altında yağmurun hızını azaltmasını beklerken burnuma, çeneme, dudaklarıma, kulaklarıma dalların arasından süzülen yağmur damlaları çarpıyordu. Olan olmuş, hazırlıksız yakalanmıştım yağmura. Yağmurun dinmesini beklemekten başka çıkar yol yoktu. Orada öylece bekleyecek, doğanın bu çok sesli müziğini dinleyecektim. Saçımdan, kaşımdan, gözümden aşağı sular süzülerek yağmurun dinmesini bekledim. Ağaca yıldırım düşme olasılığı da vardı bu arada. Zatürre olmakla yıldırım çarpması arasında bir seçim yapmam gerekiyordu. Yıldırım çarpması binde bir; zatürre olmak onda bir diye düşünmüş, ağacın altını seçmiştim ama zatürre olmak da olasıydı burada. Yağmurla birlikte yıkanan yaprakların tozunu yemek de vardı işin içinde!
Yağmurun dineceği yoktu. Bu kadar yıkanmak yeter diyerek kendimi yola attım. Çantamı başıma siper ettim. Bir bardak sıcak çay bulabileceğim bir kafeterya bulmak üzere, kaldırımları arşınladım. Yağmurun altında sırılsıklam ıslanarak yürüdüm.
Birdenbire çıkan fırtına yine birdenbire diniverdi. Tıpkı bir ölünün ardından tutulan matem gibi, doğa sus pus oldu. Hava çok serinlemişti. Islananlar, enselerinden sırtlarına kadar ürperdiler. Kuşlar silkinip tüylerini kurutmaya koyuldular. Tüylerinden sıçrattıkları sular rengârenk ışıklar saçarak havaya dağıldı. Fırtına yüzünden, park etmiş bir aracın altına gizlenen tekir kedi arabanın altından çıktı, salınarak yürüdü, kaldırımda saçak altında kalmış kuru bir alan bulup oturdu. Geleni geçeni seyrederken ağzını kocaman açıp, sivri dişlerini göstererek esnedi. Önce tek ayağını çenesine yaklaştırıp tüylerini iyice yaladı. Başını geri atıp biraz da omzunu, sırtını yaladı. Yoldan geçen biri elindeki simitten bir lokma koparıp kedinin önüne attı. Kedi üşenerek yerinden doğruldu, simit parçasına doğru bir iki tembel adım attı, lokmayı kokladı, yemedi. Saçak altına geri döndü. İki ön ayağının üzerinde doğrulup oturdu. Çevresine kısa bir bakış attı. Eğildi, öbür ayağını yalamaya koyuldu. Yağmur dinmiş ama gökyüzü uzaklarda gürlemeye devam ediyordu.
Kendimi rastladığım ilk kafeteryaya attım. Pencere kıyısında bir masa buldum. Biri kitabını unutmuş masada. Yoksa sahipli bir masaya mı oturmuştum? Açık pencereden giren serin ve yağmur esintili rüzgâr, kitabın sayfalarını uçuşturuyordu. Siparişi almaya gelen garsona sordum.
Sahibi yokmuş masanın. Önceki müşteri bilerek bırakmış kitabını. Daima gelir, bir masaya oturur, kahvesini içer, giderken okuyup bitirdiği bir kitabını bırakırmış masada. Kim isterse alır gidermiş kitabı. Bazı müşteriler, okudukları kitapları ara sıra oturdukları masaya bırakmaya, bazıları da oradan alıp gitmeye başlamışlar. Böylece kitaplar, geniş yelpazeli bir okur kitlesi tarafından okunmaya başlamış.
Güler yüzlü garson bunları anlattıktan sonra bana sıcacık, dumanı tüten, demi tam kıvamında, buram buram kokusuyla taze çay getirdi. Usul usul çayımı içtim.
Kafeteryadan çıkıp yoluma devam ettim. Dışarıda hayat devam ediyordu. Hava giderek aydınlanıyordu. Gürültü patırtıdan korkup bulutların ardına gizlenen güneş önce yüzünün yarısını, sonra tamamını gösterdi. İnce yağmur tanecikleri billurlaşıp sokaklardaki yağmur gölcüklerine döküldüler. Sokaklar artık toz değil, buram buram toprak kokuyordu.
Mis gibi kurabiye kokuları geliyordu bir evin açık mutfak camından. Olasılıkla, taze demlenmiş bir çayın yanında fırından yeni çıkmış kurabiyelerin ve poğaçaların tadına bakılıyor; belki de bir anne, bu yağmurlu günde, evinde çocuğuyla birlikte olmanın, ona öyküler anlatıp, onunla birlikte oynamanın tadını çıkarıyordu. Anlattığı öykülerde “Külbastı yiyen at” öyküsü de var mıydı acaba? Hani fırtınalı bir havada, hancının yağmurdan sırılsıklam olmuş yolcuyu kuytu bir masaya oturttuktan sonra, yolcunun atına da bir porsiyon külbastı götürdüğü öykü…
Doğa, oyuncağı olmayan çocuklara, sokakta kâğıttan kayık yüzdürmeleri için gölcükler hazırlamıştı. Fırtına sonrası açan hava, oyun çocuklarına değerli bir armağan getirmişti. Yaşama sevinci…
Biraz önce gök gürültüsünden korkup ağlayan çocuk, elindeki yonga parçasını yağmur birikintisinde yüzdürürken çocukluğunu ta yürekten yaşıyordu.
Aklımda Hasan Hüseyin’in dizeleri, başımın üzerinde gökkuşağı, yürüdüm sokaklarda.
“Severim fırtınanın her türlüsünü/ ormanlar uğultulu, sular dalgalı/ severim ‘filizkıran fırtınası’nı/ kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü!”
…..
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
388 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.