Anasayfa Anasayfa

Çivi


Zelin Artuğ

Akşam karanlığı… Sokağın başında bir karartı belirdi. Karartı, sokağın iki yanına sıralanmış evlerin arasından yürüyordu. Evlerin mavi, yeşil, pembe boyalı dış duvarlarının renkleri solmuş, derme çatma evler, karanlıkta hayaletler gibi yan yana sıralanmışlardı. Evlerin cephelerine karartının gölgesi upuzun vuruyor; gölge, karartının yanı sıra yürüyordu. Karartı, ayaklarının ucuna basarak ruh gibi sessiz, evlerden birinin giriş kapısına yöneldi. Kapının önünde bir süre bekledi. Gölge, bütün haşmetiyle kapıda, karşısında dikiliyordu. Karartı anahtarını cebinden çıkardı, kilide sokup iki kez çevirdi, nefesini tutup içeri girdi. Evdekiler çoktan uyumuş olmalıydılar; kimseyi uyandırmak istemedi. Yavaşça kapıyı kapattı. Bir süre sırtını kapıya yaslayıp bekledi.
Mahalledeki öteki evler gibi bu ev de eski, bakımsız, soğuk bir evdi. Üç bekâr işçi, deniz manzaralı, bahçeli, havuzlu bir ev tutacak değildi elbet. Bu evi tutarlarken bile ev sahibi hacı, az zorluk çıkarmamıştı. Hammurabi yasaları gibi upuzun bir şartname dayamıştı önlerine. Ev değil, sıkıyönetim tutukevi kiralamışlardı sanki. Hacı, paragözün, aksi herifin tekiydi. Evinin bakımsızlıktan döküldüğünü görmüyor, kirayı iki üç katına çıkarmak için sürekli tehditler savuruyordu.
Eve girer girmez bir serinlik hissetti; küf kokusu geldi burnuna. Üç yatak, bir tahta masa, birkaç hurdadan başka eşya yoktu evde. Karartının anahtarı elinden kayıp yere düştü. İstem dışı suratını gerdi, nefesini tuttu, elleriyle kulaklarını tıkadı. Sanki o kulaklarını tıkarsa, içerde uyuyan arkadaşları uyanmayacaklardı anahtardan çıkan sesten. Ziftini kusmuş, yağırlaşmış marley tabanda, el yordamıyla anahtarını aradı, buldu, doğruldu, pantolonun cebine koydu.
Koridorun ucundaki tuvaletin penceresini hep açık tutuyorlardı. Evin arka tarafından geçen tozlu yolun kıyısında birkaç kavak ağacı vardı. Rüzgâr esti mi kavak yaprakları rüzgârdan emir almış gibi hışırdardı. Yapraklar yine hışırdadı. Rüzgârla birlikte tuvalet kokusu dolandı koridorda.
Karartı, paltosunu çıkardı. Gözleri karşı duvardaki kocaman beton çivisine ilişti. Önceki kiracıların duvara çakıp evin en önemli demirbaşı olarak bıraktıkları çivi… Taşındıklarında çiviyi ilk o fark etmiş, hemen el koymuştu. Ötekiler buna hiç aldırmamışlardı. Eşyalarını asmak gibi bir alışkanlıkları yoktu zaten. Sandalye arkası, yatağın ayakucu, nereyi bulurlarsa oraya savuruyorlardı giysilerini.
Karartı gibi üniversite diplomaları yoktu onların. Karartının kapı gibi mühendislik diploması vardı ama ancak ucuz bir otelin resepsiyonunda bir iş bulabilmişti. Ne idüğü belirsiz birçok otel müşterisine anahtar verip anahtar alıyor, akşama kadar sayısız anahtarı çivilere asıyorsa, yorgun argın geldiği evinde de paltosunu asacak bir çivisi olmalıydı.
Muzip bir gülümseme dolaştı dudaklarında. Duvardaki çiviyle dostluğu uzun zaman öncesine dayanıyordu. Soğuk bir demirden umulmayacak sıcaklıkta, yumuşaklıktaydı çivi. Gerçek bir dosttu. Böyle bir dost herkese nasip olmazdı. Bu devirde kaç dost kalmıştı, dostunun yükünü yüksünmeden paylaşacak! Çiçek böcekle bezenmiş zevksiz karelerde bir sürü yalan dolan! Binlerce dostluk vaazından biri dolandı kafasında.
“Gerçek bir dostun varsa, dünyanın geri kalanına ihtiyacın yoktur.” Kafasından bir dolu düşünce geçti: “Bu nasıl bir Mantık? Yani doğaya, bilime, sanata, insanlara, hayvanlara… Hiçbir şeye ihtiyacın yok, öyle mi? Mademki dünyanın geri kalanına ihtiyacın yokmuş, dostunu yersin acıkınca! Dostun okur üfler, iyileşirsin! Paltonu, şapkanı dostuna taşıtırsın peşin sıra. “Gerçek dost” diyordu vaaz eden. Dostun sahtesi de oluyormuş yani. Sahte para gibi, sahte her şey gibi! Tek bir dostumuzun olmasına böylesine sevineceğimiz bir dünya, insan malzemesi açısından epeyce kötü bir dünya olmuyor mu? Böyle bir dünya ne kadar yaşanılası olabilir ki? Dost hedefini bire kadar indirmiş bir insan olmak ne kadar acıklı!”
Karartı, usul usul çiviye doğru bir iki adım attı. Çivi duvarda sağlam duruyordu. Paltosunu çiviye astı. Çivi karartıya yardım edebilmenin mutluluğuyla paltoya sahip çıktı. “Ufacık bir demir parçası olduğuma bakma. Başka yüklerine de sahip çıkabilirim” der gibiydi.
Karartı, sabahtan akşama kadar dışarıda geçirdiği saatlerini düşündü. Bütün gün tanımadığı insanların ağız kokusunu çekmek omuzlarını çökertiyordu. Günlük işlerini de çıkarıp astı çiviye.
“Acaba sorumluluklarımdan mı kaçıyorum?” diye kaygılandı. İşten güçten boşalan omuzlarına kaygıları çöktü.
Çivi, gücünden emin, karartıya gülümsüyor, yardıma hazır olduğunu ima ediyordu.
Karartının çiviye gereksinimi vardı. Çivi de paslanıp bir kenara atılmaktansa, birine yardımcı olmanın rahatlığını duyuyordu. Kısa bir duraksamadan sonra, karartı tüm yükünü çıkarıp çiviye asmaya karar verdi. Geleceğe ait kaygılarından başladı çıkarıp atmaya. Hatta omuzlarını çökerten bu yükü, gelecek kaygısını çıkarıp yere çarptı. Rahatladı.
Oh be! Şimdilik kurtulmuştu gelecek kaygısından. Kurtulmuştu ama ayağına dolaşsın da istemiyordu. Eğildi, yere çarptığı kaygısını aldı yerden, çiviye astı.
Bunca yükün altında çivi, rahatsız görünmüyordu. Karartının asıl rahatsızlığı ve bu yükün omuzlarını çökertecek boyutlarda oluşu, asosyalliğinden kaynaklanıyordu. Hiçbir işte dikiş tutturamamasının asıl nedeni, ağzı laf yapan biri olmamasıydı. Asosyalliğini de çıkarıp astı çiviye. Şimdi epeyce rahatlamıştı işte.
Doğduğundan bu yana her yerde adı vardı. Nüfus kütüğünde, okuduğu okullarda, çalıştığı iş yerinde, hastane kayıtlarında, elektrik su makbuzlarında, kira kontratında, esnaftaki borç listelerinde… Bunlardan da çiviye asıp kurtulabilirdi.
Ya anıları? Kimi dost, kimi düşman anılar, birer birer gelip dizildiler karşısına. “Bizi unutamazsın!” diyorlardı sanki. Hepsini tek tek yakalayıp, iyi kötü ayırt etmeden astı onları da çiviye. Kendini rahatsız eden başka şeyler olup olmadığını düşündü. Düşünebildiğine göre henüz kişiliği omuzlarındaydı.
Kişiliğini de çıkarıp astı. Kişiliğine yapışık olan tutkularını, bilinçaltını, sevip sevmediği her şeyi kişiliğiyle birlikte asmıştı çiviye. Kendini hâlâ bir şeylerin rahatsız ettiğini düşünüyordu. Çiviye asacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Asacak hiçbir şeyi kalmamasının öfkesini de çıkarıp astı. Omuzlarından büyük bir yük kalkmıştı. Kuş gibi hafifledi.
Lavaboya gitti. İyice küçülmüş sabunla ellerini yıkadı. Yüzüne de su çarptı birkaç kez. Kafasını kaldırdı, ölgün ışıkta kenarı kırık aynaya yansıyan suratına baktı. Sakalı uzamış, yorgunluktan süzülmüş, mutsuzluktan ve karamsarlıktan ekşimiş suratıyla, ekmek kavgasının gerektirdiği sorumluluğuyla, kaygılarıyla, birey oluşuyla, adıyla, bilinçaltıyla, tutkularıyla, öfkesiyle, tüm kişiliğiyle kendini gördü. Omuzlarına yine bir ağırlık çöktü.
Çivide asılı olan sadece paltosuydu.
…….
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
408 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.