Anasayfa Anasayfa

Kafkaslar’a yolculuk


Zelin Artuğ

“Alev sarısı” bozkırlara düştü yolumuz yine. Başımızın üzerinde dost selamı, Hidalgo’nun terkisinde bin bir çeşit kır çiçeğinin rengi, doludizgin yollardayız. Tepemizde sarı sıcak bir güneş. Güneşin hışmından başımızın üstündeki dost selamı koruyor bizi. Gökyüzünün mavisi, güneşin sarı sıcağından bakır çalmış, açık kirli yeşil bir renk almış. Bir süre sonra güneş sıcak sarısını maviliklerden sıyırıp tepelerin ardına çekilecek. Yerkürenin öteki yüzündeki halklara dost selamı göndermeliyiz hemen. Selamlarımızı baş üstüne alıp, sarı sıcaktan korunmaları için. Yağmurları küstürenler, yer küreyi sarı sıcaklara mahkûm edenler gizliden gizliye sevinemesinler diye! Bu halk düşmanlarına karşı, dünyanın dört bir yanında sarı sıcak savaşlar çıkaran bu silah tüccarlarına karşı bütün halklar dayanışma içinde olmalı.

Hidalgo ve ben, Kafkaslar’a doğru doludizgin gidiyoruz. Kafkasyalı halklara, kır çiçeklerinden derlediğimiz barışın renklerini götürüyoruz.

Sarı sıcak güneşi ardımızda bıraktık. Akşamın yaklaşmasıyla, gökyüzünün sarıdan sıyrılan mavisi giderek soluklaşmakta, mavi, yerini puslu, saydam bir beyaza bırakmakta. Çok uzaklarda bir gölcük… Tepelerin ardına çekilirken kızıllaşan güneşin son ışıkları vuruyor gölün durgun suyuna. Turuncuya çalan pembe inci taneleri yuvarlanıyor gölün yüzeyinde. Kırmızı, pembe, turuncu karışımı pulları parıldayan bir barbunya balığı gibi yatıyor göl, yemyeşil ovanın kenarları kır çiçekli tabağında. Güneş, son ışıklarını da toparlayıp tepenin ardına çekilirken, gökyüzünün mavisi saydam bir beyaza dönüşüyor.

Rakı beyazı… Tabakta barbunya… Yeşillikler de tamam… Savaş tanrısı kafa çekiyor!

Hidalgo’nun terkisinde barış rengi kır çiçekleriyle Kafkaslar’a doğru doludizgin yol alıyoruz.

Kafkaslar…

Derelerden, pınarlardan, sık ormanlardan, yemyeşil çayırlardan geçiyoruz. Yol kıyılarında doğanın bütün gizemini, bütün güzelliklerini üzerlerinde taşıyan bitkiler… Gözlerim, Tharıkof adında bir bitki arıyor. Kafkasyalı bir arkadaşım var. Candan bir dost… “Çerkez söylencelerinde Tharıkof Ane diye bir deyim geçer, ne olduğunu bilmezdim.” diye anlattı. Tharıkof bir bitki adıymış. Türkçesini ve bilimsel adını bilmiyor arkadaşım. Kafkasya’da görmüş bu bitkiyi. Yaprakları sini kadarmış. Geçmişte atlılar, uzun yolculuklarında dinlenirken, bu yaprakları sofra olarak kullanmışlar, yemeklerini bu yapraklar üzerinde yemişler. “Ane” de sofra demekmiş. Tharıkof Ane deyimi buradan geliyormuş.

Bir dere kenarı. Akşamın bu ilk saatleri bir hüzün kaplar içimi. Hidalgo önde, ben arkada derenin içinden karşıya geçiyoruz. Dev yapraklı bitkiler karşı tarafta. Kocaman, sini gibi yapraklarıyla bir botanik bahçesi oluşturmuşlar kırsalda. Anlamadığım dilden konuşmalar geliyor kulağıma. Seslerin geldiği yere doğru yaklaşıyorum.

Kafkasyalı atalar, bir Tharıkof Ane çevresinde toplanmışlar, nasırlı elleriyle ekmeklerini bölüyorlar. Yüzleri tanıdık sanki… Kafkasyalı çok dostum var benim. Onların ataları olmalı… Sofraya buyur ediyorlar. Nasırlı ellerinden öpüyorum. Bakalım, neler var sofrada ? Haluğ ekmek, haluj, mejag, gumilej… Sonuncusunu savaşlarda yerlermiş. Darı unu, bal ve bazı bitkilerin karışımından yapılan bir ekmekmiş. Bir parça gumilej alıp, yoluma devam ediyorum. Yolda, ekmeğime barış çiçeklerinin renklerini katık ediyorum. Savaşlarda yense bile, gumilej de barışın ekmeği… Halkın savaşı olmaz! Çünkü halklar, kazanan tarafta olsalar bile, daima her savaşın yenilenidirler. Halktan kişilerin zafer çığlıkları kısa sürer. Hele halklar yenilen taraftaysa, kuşaklar boyu toparlanamazlar. Savaşların tek galibi, günümüzün “silah tüccarları”dır, süper güçlü devletlerdir. Oyun, onların satranç oyunudur. Savaşan halklarsa yalnızca piyondur.

Bunları neden söylüyorum ki? Bunları bilmeyen mi var? Hiç… İçimi dökmek istedim yalnızca.

Yalnızca barışın renklerini bırakıp döneceğiz geriye. Yaralıların kanı için değil, küçük, şirin evlerin kiremitleri için kırmızıyı; sevdiklerini kaybedenlerin yası için değil, özgür maviliklerde süzülen kuşlar için siyahı; savaşan tarafların asker postalları altında ezilen topraklar için değil, Hidalgo’nun ve bütün özgür “kalem”lerin doludizgin yol aldıkları bozkırlar için sarıyı ve dünya barışı ve halkların kardeşliği için gökkuşağının bütün renklerini bırakıp dönüyoruz.

Gökkuşağından önce yağmur yağmalı. Süreç böyle gerektiriyor. Önce yağmur, sonra gökkuşağı!

Uzaklarda, yağmur yüklü bulutlar var. Hidalgo’yla, doludizgin yağmur bulutlarına doğru yol alıyoruz. Önce insanın içini ferahlatan bir serinlik sarıyor havayı. Sonra yüzüme bir damla düşüyor… Bir damla, bir damla daha! Yağmur yağıyor. Doğanın bütün renklerini önce yıkayıp sonra yansıtabilecek bir saydamlıkta, billur gibi, ışık ışık yağmur yağıyor. Hidalgo’yla ben çisil çisil yağan yağmurun altında yeni renkler arıyoruz.

Yağmur, o kadar güzel yağıyor ki… Yağmurun resmini yapmayı, sanatçı dostlara bırakıyoruz.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

31 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.