Anasayfa Anasayfa

Ay ışığı ağıtı


Zelin Artuğ

Balkondayım. Gökte ay, yusyuvarlak. Taş yığını yapılar… Soğuk, nemli bir hava… Aşağıdaki yolda gelip giden arabaların farları… Uzaklarda bir iki köpek havlaması… Kaldırımda yürüyenlerin ayak sesleri ve burnuma düşen bir yağmur damlası… Alt katlarda biri öksürüyor. Yaşlı bir adam olmalı. Öksürmesi, titrek ve ölgün. Ay ışığı da öyle… Ay, kış havasında titrek ve ölgün oluyor. Mevsimler insanlara benziyor bir yönüyle. Ya da belki insanlar benziyordur mevsimlere. İnsanların benzemediği bir şey mi var?

 

Aya bakıyorum yine. Ağlayan bir suratı var ayın. Uzun hava söylermiş gibi gözlerini yummuş, titreyip duruyor gökyüzünde. İki yüz yıl önce Bethoven “Sonata quasi una fantasia” adlı bir beste yapmış. Bilinen adıyla, “Ay ışığı sonatı.” Çalınıp durur konserlerde, filmlerde, her yerde! Kim bilir, Anadolu’nun hangi ücra köşesinde hangi çoban ya da çiftçi, harman yerinde sabahlarken ay ışığına bakıp bir uzun hava tutturmuştur da kimsenin haberi yoktur. Bu akşam hiç de ay ışığı sonatı ezgileri gelmiyor kulağıma. Birileri elini kulağına dayamış, ay ışığına doğru bir uzun hava tutturmuş sanki.. Hüzünlü bir Kızılderili ezgisi de olabilir. Beyaz adam tarafından ailesi katledilmiş, toprakları elinden alınmış yaşlı bir Kızılderili’nin ağıtı, ya da Tibetli bir dağlının gecenin içindeki haykırışı…

Üşüdüm. İçeri girsem iyi olacak.

Mukavva kutuyu getiriyorum ortaya. Bir minder atıyorum yere, oturuyorum, mukavva kutuyu önüme çekiyorum. Benim mektup kutum bu. Ara sıra eski mektupları yayarım ortalara, okurum böyle. Mektuplar tarihin ta kendisidir. Mektuplar, tarihin saptırılmış belgeleri hiç değildir. Keşke mektup yazma işi böylesine ani bitmeseydi. Evet, insanlar mektuplaşma işine birdenbire son verdiler. Teknolojinin insanları hazırlıksız yakalayıp, insanlara birdenbire attığı şamarlardan biriydi bu, artık mektup yazmamak!

Belki on kez okuduğum mektuplardan birini zarfından çıkarıyorum. Okuyorum sessizce.

 

“(…) Öğrenciliğim, emekçilerin bir “sosyalist devrim hayali” olduğu dönemlerde geçti. Hesaplaşan insanların ruh hali içindeydik. Emekçi insanların, sömürüye karşı çıkarak onurlarını korudukları zamanlardı. Patron olmayı bedava verseler, bir alan çıkar mıydı içimizde? Şüpheliyim. Emeğimiz neyimize yetmezdi ki …”

“Emeğimiz neyimize yetmezdi ki…”

Mektubun bu tümcesi elime takılıyor. Bazen çok da önemsemediğimiz hafif bir nesne elimizdeki elektriğe takılır. Elimizi sallarız, savururuz, nesne düşmez. Elimizin altına, üstüne, sağına, soluna yapışır. Ne kadar çok elektrik yüklendiğimizi söyleriz. Neden düşmüyor bu tümce elimden? Yapıştı işte! Düşmüyor!

 

“(…) Kazancım, şimdilik az olsa bile zamanla artacaktı. Kendime yetmek istiyordum, o kadar. Kimseyi sömürmeden yaşamanın tadını çıkarmak istiyordum.”

Kimseyi sömürmeden yaşamanın tadını çıkarmak… Oldukça iddialı bir tümce. Hem sömürmeyeceksin, hem de tadını çıkaracaksın yaşamanın.

“(…) Meğer ne zor bir şey istemişim de haberim yokmuş. Bu hiç olmadı çünkü. Aylıklarımı hep geç aldım. Ya da hiç alamadığım aylar oldu.”

 

Gel de şimdi güven insanlara! Geleceğe dair umutlar besle! Kalkıp, kendime bir çay dolduruyorum.

 

“(…) Hem karın tokluğuna çalış, hem bu aşağılanmaların kahrını çek, hem de başka çaren olmasın! Kendime, emeğime güvenimi bu koşullarda kaybettim ben. Patronlar, sigorta primlerimi yatırmamak ya da yüzlerine gözlerine bulaştırarak yatırmak konusunda ise, beni şaşırtan bir performans gösterdiler; sözleşmişler gibi. Pes, vallahi pes! “

Bu ülkeyi yönetenler ahlaki söylevlerinde mangalda pabuç bırakmazken, bu nasıl bir vicdandır, bu nasıl bir sosyal ahlaktır, bu nasıl bir insanlıktır, anlayabilmiş değilim.

“Yaşım elli. Ne emeğime saygım kaldı, ne mesleğime, ne kimseye. Hinlikler düşünmeye çalışıyorum, kendimce. Bir vurgun vursam bir yerde, mesela. Alçaklar, alın işinizi, başınıza çalın, diyebilsem! Biraz ruhumu dinlendirsem. Kalbimin yaralarını sarsam. Artık geçti deyip, toy vicdanımın, toy aklımın alnından öpsem.

Emekçi, emeğine sahip çıkabildiği oranda, yani emeğine güvenebildiği oranda kendine güvenir, cömerttir ve barışçıdır. Bu, emekçinin doğalıdır. Asalak ise, emekçinin sırtından geçindiği için, stokçudur, cimridir, saldırgan ve yaygaracıdır. Çeşme akarken doldurmaya bakar. Sonsuz tane kovayla geçer gasp ettiği sırasına.

Emekçinin kendi emeği üzerindeki denetimi zayıfladıkça, yani asalaklar gibi kendi kendine yetmemeye başladıkça kendine güveninin yerini endişe alır. Hak, adalet gibi değerlerle bağlarını çözmeye başlar yavaş yavaş. Stokçulaşır ve cimrileşir.

Emekçi, asalağıyla aynı karakteri paylaşmaktadır artık. Emeğine yabancılaşmış, yüzünü paraya çevirmiştir. Hayatını devam ettirebilmesinin yolu, bir şekilde paraya kavuşmaktır.

Ancak, bu ahlak bozukluğunun emekçilere bir yararı yoktur; asalaklara da bir yararı yoktur. Bu nedenle, “sen ağa, ben ağa, bu ineği kim sağa” diyerek atalarımızın kılığında uyarırlar bizi.

Gerçekten de emekçinin kaybettiği kendine güvenine, cömertliğine ve barışseverliğine; asalaktan kaptığı bu huyla, yeniden kavuşması mümkün değildir.

Emekçi, asalakları semirten, ama kendisinin sırtını döndüğü emeğine, bütün zenginliklerin üreticisine, yüzünü dönmelidir. Ortadaki kavga, emeğin sömürülmesi üzerinedir. Ve emek, her şeydir.

Emekçi, emeği üzerindeki asalak çöreklenmelere, sonsuza kadar yaşatacağı bir sınıf kültürü yaratarak müdahale etmelidir.

Sistem diye bir şey yoktur. Sistemin denetimini elinde tutan güçler vardır. Sistem, kendi denetimini elinde tutan güçlerin istediği gibi çalışır. Tam kapasite, yarım kapasite, kendisiyle çelişerek, vb., vb. sistemin denetimini elinde tutan güçlerin istediği gibi yani…

Emekçiler, bütün sistemlerin doğal aktörüdür, olmazsa olmazıdır. Hayatın sürmesi, onun fonksiyonunu yerine getirmesine bağlıdır.

İnsanların geleceği, emekçilerin ellerindedir. Atasözlerini ürettiği gibi, hep birlikte üreteceği, yeni yaşama biçiminde, dayanışma kültüründedir. (…)”

Mektuba dalmışım, çayım bardakta yarım kalmış. Ya bizim mücadelemiz? İkide birde yarattıkları krizlerle, çoluk çocuk perişan edilirken bizim mücadelemiz yarım kalmıyor mu? Biz yarım kalmıyor muyuz? İnsanî olan her şey yarım kalmıyor mu?

Çaylar yarım kalsın da tek biz yarım kalmayalım. İnsan yarım kalmasın! Yarısı soğumuş çayı ileri itiyorum. Yol arkadaşımı arayacak ve ona “nasılsın?” diye soracağım. Herkes yapmalı bunu. Özellikle bu kriz günlerinde yol arkadaşlarımızın yalnız olmadıklarını duymaya ihtiyaçları vardır. Bir ses, bir nefes…

“Nasılsın?”

“Vardık, varız, var olacağız.” (Rosa Luxemburg)

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

 

31 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.