Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 3123»

01 Nisan 2021 için Arşiv

Mol’Osmanlar’ın Cinibiz


Zelin Artuğ

Cinibiz, üstündeki samanları silkeledi, içeriye girdi. Kapı, gıcırtıyla kapandı ardından. Kapının tokmağını tutup yeniden açıp kapadı, gıcırtının nereden geldiğine bakmak için kafasını eğdi, oymalı raftan yağdanlığı aldı, menteşeleri yağladı. Birden ter bastı. Kasketini çıkarıp kapının arkasındaki çiviye astı.

 

Yazının tamamını okuyun »

Quosimodo, seni seviyorum


Zelin Artuğ

(Bir zamanlar, Ankara’da ANADOLU EKİNİ adıyla sımsıcak bir Sanat ve Edebiyat Dergisi çıkardı.
Bu dergide 1990′da yayımlanmış bir deneme yazımı paylaşmak istedim dostlarla.) Bakalım, otuz yıldır Ortaçağ’dan çıkış kapısını bulabilmiş miyiz?)

Düşle gerçeğin sınırındaki dost


Zelin Artuğ

Bahar geldi. Yol boylarındaki ağaçlar, bakımsız çocuklar gibi kavruk, solgun… Düş tarlalarındaki ekinler, susuzluktan kurumuşlar. Gerçek, gerçek değil; düş kurmaksa yasak!

Yoksa ışık mıydı kırılan?


Zelin Artuğ

Tam da bir sevincin ortasında yaşarken, gülüşüp dururken ip atlama kuyruğunda, tozlu rüzgarlar başımızdaki solmuş kasketlerimizi yol kıyılarına uçururken, örtülerde kurutulan kayısılardan en küçüğünü yuvaya taşırken karıncalar, acı soğuk ellerimizi çatlatır, kulaklarımızı pancar gibi kızartırken, kaşla göz arasında büyüyüverdik.
Yıllar var ki iki şey hiç silinmemiş belleğimden. Biri, betonda yuvarlanan cam bilyenin kırmızı, sarı ya da mavi ışığı betonda sürüklemesi; biri de sulama arkına attığım yonca yaprağının suyun berraklığında peşi sıra sürüklediği ışıltılı gölgesi…
Bilye, bir fiske atışıyla öne fırlayıp, ışığını da yanında yuvarlayarak az ötedeki bilyeye çarpıp duruyor!

Cemreyi Beklerken


Zelin Artuğ

Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

Seyfi Usta


Zelin Artuğ

Gazeteyi katladı, masaya fırlattı. Yine başlamıştı öksürük nöbetleri. Bir başladı mı nöbet, ciğeri sökülürcesine öksürüyor, suratı kulaklarına kadar kızarıyordu. Yaşlanıp saçı sakalı seyrelince kulakları iyice sarkmış, hatta biraz da kanı çekilip kararmışlardı sanki. Aynaya baktığında kulaklarından önce burnu çarpıyordu feri kaçmış gözlerine. Burnu o kadar da büyük değildi gençken. Hatta hep biçimli bir burnu olduğunu düşünürdü. Büyük de denemezdi aslında. Sanki burun kanatları şişmiş, burun delikleri büyümüştü.

Karadeniz çok karaydı (2.Bölüm)


Zelin Artuğ

Reyhan’ın tam karşısındaki gülün dalına bir saka kuşu kondu. Konmasıyla havalanması bir oldu. Üst dallardaki hafiften solmaya başlamış gülün yapraklarından birkaçı döküldü. Kuş uçtu, bahçe demirine tutundu. İleri geri bir iki yaylandı, havalandı, bir çamın tepesine kondu. Reyhan’ın rahmetli kocası Emef, bu çamın fidesini üç saatlik yoldan, Çayırova ziraat Meslek Okulunun Çiçekçilik Şubesi serasından getirip dikmişti. Orada gördüğü çiçekleri anlata anlata bitirememiştölüm)i.
Reyhan çok severdi çiçekleri. Hercai menekşe tohumu da istemişti kocasından. Emef, hercai menekşe tohumu almadan gelmiş, Reyhan’a şöyle açıklamıştı nedenini:

Karadeniz çok karaydı (1. Bölüm)


Zelin Artuğ

Reyhan, şifonyerin çekmecesinden sabun kokulu, yeşil üzerine kırmızı karanfil desenli, iğne oyalı, ütülü bir yazma çıkardı, başına örttü. Sırtına yün atkısını sardı, evden çıktı, verandadaki sallanır koltuğuna oturdu, torununu beklemeye başladı.
Reyhan’ın anneannesi daha bebekken ailesi Rusya’nın Çerkesya’yı işgalinin ardından yaşanan, katliam ve sürgün sonrası aç susuz yollara düşmüş, Osmanlı topraklarına göçmüştü. Reyhan, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra Adapazarı’nın Geyve ilçesinde doğmuş, bu katliamın öyküsünü aile büyüklerinden defalarca dinleyerek büyümüştü.

Güleryüzlü ciddilik


Zelin Artuğ

Nevra, okulu bitireli üç yıl olmuş, bu üç yıl içinde hiçbir yerde iş bulamamıştı. Odasına kapanıp deli gibi İngilizce çalışmaya karar verdi. Önce, bilgisayarına Duolingo diye bir program indirdi. Bir süre sonra sıkıldı, Français Facile indirdi, Fransızca, sonra İspanyolca denedi. Sonunda İtalyanca’da karar kıldı. En sonunda şimdilik hepsinin gereksiz olduğuna karar verdi. Atamasının yapılmasını beklemekten vazgeçti, iş aramaya başladı. İş bulma sitelerinin hepsine üye oldu, CV ekledi. Karşısına çıkan iş fırsatlarını listeledi, hepsine başvuruda bulundu. Beklemeye başladı. Artık devir değişmiş, kapı kapı dolaşıp iş arama dönemi sona ermişti.

Güneş içen tarlalar (6. Bölüm)


Zelin Artuğ

Zehra, sofraya, bulaşığa, çorbaya, her işe koşuyor, kızını yormamak için elinden geleni yapıyordu. İki günlüğüne de olsa, başını yastığa rahat koysun diye çabalıyordu. Tek kızıydı Gülizar. Gözü arkada değildi. Köyünde de iş zamanıydı ama iki oğlan, iki gelin köyü çekip çeviriyorlardı zaten. Babaları da her işin ucundan tutuyordu. En küçüğünü alıp imeceye gelmişti dünürüne. Bıldır, harman sonu gelin etmişti gözünün nuru Gülizar’ını. Hasat bitmiş, Kurban Bayramı da geçmiş, öyle düğün dernek kurulmuştu. Hakkını yememek lazım, Hasibe bir de kurbanlık koç yollamıştı dünürlerinin köyüne. Ama Hüseyin düğünden sonra, Gülizar’ı anasına götürmeyi bugün, yarın diye ertelemişti.