Anasayfa Anasayfa

Engelsiz


Ülkü Öztürk Göçmen (Z.A.)

Not: İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Dekanlığı tarafından düzenlenen 4. Öğretmenin Öyküsü Yarışması sonucunda jürinin oluşturduğu seçkiye giren öykülerin toplandığı iki cilt kitabın 1. cilt kapak fotoğrafı aşağıdadır. Bu ciltte 15. sırada yer alan öyküm Engelsiz’i “Küçük İşler” okurlarıyla paylaşmaktan gurur duyuyorum. (Ü.Ö.G.)

kapak

Yıl 1987. Aylardan ağustos. Onun Boğaz’ı yüzerek geçmek için kırk kilometre ötedeki sahil kasabasında, Akçakoca’da kamp yaptığını duydum. Belediye Başkanı bu konuyla ilgilenmiş, onu çalıştıracak biriyle birlikte kampa yollamıştı. O gün gelinceye kadar sahilde gece çadırda kalacak, gündüz Karadeniz’in azgın dalgalarıyla boğuşarak kulaç atma ve nefes çalışmaları yapacaktı. Üç aylıkken çocuk felcine yakalanmış, yürümeyi hiç öğrenememiş, ayaklarının gücünü kollarına vermişti.

Yetmişli yıllarda tanıdım onu.  Orta sıralardan birinde sessizce oturur ders dinlerdi. Bir cümle çözümlemesi yaptırmak için tahtaya çağırdım bir gün. Eğildi, sıranın altından koltuk değneklerini aldı, değneklerine dayanarak tahtaya geldi. O gün gördüm engelli olduğunu. Tahtaya kalktığı için yüzü ışıl ışıldı. O günden sonra onu daha sık kaldırdım tahtaya.

 

Kiloluydu biraz. Sakalları yeni terlemiş, yeni tıraş olmaya başlamıştı. Siyah saçının perçemi kaşının üzerine düşer, konuşurken çoğu kez boncuk boncuk terlerdi. Çalışkandı, azimliydi. Sınıf içi tartışmalarda sürekli söz alır, düzgün cümleler kurardı. Arkadaşları arasında çok sevilen bir gençti. Zaten beş dakika olan teneffüslere çıkmaz, öğle teneffüsünde ya da paydos zili çaldığında arkadaşlarının çıkmasını bekler, ortalık tenhalaşınca sıranın altından koltuk değneklerini alır, bana başıyla selam verir, sınıftan çıkardı. Bir gün onu okul yolunda yalnız gördüm, usulca yanına yaklaştım.

“Erkencisin Zeki.”

“Günaydın hocam, evet biraz erken çıkıyorum evden. Malûm ancak yetişiyorum.”

“Okula kadar çantanı taşımamı ister misin?”

“Estağfurullah hocam, o nasıl söz? Delikanlı adamız, sonuçta.”

Pot kırdığımı düşündüm, gülümsemekle yetindim. Öne geçip hızlıca okula gitmem, o günkü ders notlarını düzenlemem gerekiyordu. Vazgeçtim. Zeki’nin yanında yürüyecek, onunla birlikte girecektim okulun kapısından. Aklımdan bir dolu soru geçti. Hiçbirini sormadım.

“Sen, çok iyisin dersimde. Öteki derslerin nasıl? Sorun yaşadığın bir ders var mı?”

“İdare eder hocam. Çalışıyorum. Elimden geleni yapıyorum. Benim gibilerin başka şansı yoktur hocam. Üniversiteyi kazanmak da zor, evden köyden ayrı bu durumda okumak da… Ailem rençberlikle hayatını kazanıyor. Ben de yardım edemiyorum onlara. Meslek Lisesini seçmem bu yüzden. Babam, sağ olsun, sen okuyacağım de, sonuna kadar okuturum seni, diyor. Ama ben bunu isteyemem ondan. Zaten zor çekip çeviriyor evi. Kardeşlerim de var. Onların geleceği var. Anam da çok eziliyor zavallı. Bu okulu bitirirsem, belki bir muhasebecinin yanına girerim, elim üç beş kuruş ekmek parası görür, hem aileme yük olmam, hem belki babama da bir faydam dokunur.”

“Zeki, çok iyi, çok güzel düşünüyorsun da senin de ileriye dönük hayallerin, gelecekle ilgili planların olmalı. O kadar da değersiz görme hayatını.”

“Olur mu hocam? Elbette benim de hayallerim var. Aileyi zora sokmayan, kendi azmimle yürümek istediğim bir amacım var. Bunun gerçekleşmesi için ne kadar çaba harcamam gerektiğini biliyorum.”

Böyle dedi ve sustu. Kısa bir süre, hiç konuşmadan yürüdük. Durdu, cebinden büyük bir bez mendil çıkardı, terini sildi. Gözleri çakmak çakmaktı. Mendili buruşturup cebine soktu. Koltuk değnekleri artık bedeninin bir parçası, eli, kolu, ayağı gibi olmuştu.

Uzaktan tozu dumana katarak, egzozundan cayır cayır sesler çıkararak süratle gelen bir araba göründü. Zeki, koltuk değneklerine dayanıp, ayağını sürüyerek yolun kıyısına çekilirken, bana da kenara çekilmem için işaret ediyordu. Çekildim. Araba filin bağırtısına benzeyen sesler çıkararak ok gibi geçti yanımızdan, acı acı homurdanarak ileride, sağa sapan yolda gözden kayboldu.

“Fikret, bu!” dedi Zeki. “Tanırsınız hocam, yan sınıfta. Kereste atölyeleri var babasının. Şimdi arka yoldan dolanacak, bizden önce okula varacak.”

“İyi de bu gösteri kime? Birilerinin buna dur, demesi gerek!” dedim.

Zeki suskun, değnekleri üzerinde ayağını sürüyerek yürüyordu yanı başımda. Ağzını bıçak açmıyordu. Bir süre sessizce yürüdük. Sonunda sessizliği bozan ben oldum:

“Sen azimli bir gençsin Zeki. İyi bir tedavi ile… belli mi olur?”

Acı bir gülümseme belirdi kalın dudaklarında. Gözleri aydınlandı. Durdu, yüzüme baktı:

“Ben zaten rüyalarımda hep yürüyorum hocam” dedi. Derin bir iç çekti, sözlerine devam etti:

“Yürüyorum, koşuyorum, bisiklete biniyorum… İnanmazsınız hocam, rüyalarımda bizim Kaynaşlıspor’un futbol takımında attığım gollerin sayısını bile unuttum.”

Sözü bitince sesli sesli güldü. Bu gülüşte dünyaya, hayata bir meydan okuma vardı sanki.

Yıllar sonra Zeki rüyalarının bir bölümünü gerçekleştirecek, Kaynaşlıspor Kulübü Başkanlığı yapacak ve ilk kez onun başkanlığı sırasında Kaynaşlıspor şampiyon olacaktı. Ama şimdi, yalnızca rüyalarıyla yetiniyordu.

***

İki yıl daha geçmiş, Zeki son sınıfı da başarıyla bitirmişti. Ticaret Lisesinden diplomasını almaya geldiği gün idare katında nöbetçiydim. Diploması elinde, merdivenlere doğru koşuyordu.  Koltuk değnekleri bir çift kanat olmuştu sanki. Seslendim arkasından. Durdu, döndü, bana baktı. Ona doğru yürüdüm. Heyecandan içi içine sığmıyor, yine boncuk boncuk ter döküyordu. O da bir iki adım yürüdü bana doğru. Sarıldım, yanaklarından öptüm.

“Tebrik ederim, Zeki!” dedim.

Diplomasını uzattı heyecanla. Zoru başarmış, yürümeyi hiç bilmeyen ayaklarıyla, ama asıl coşku dolu yüreğiyle ve pırıl pırıl zekâsıyla hayata ilk adımını atmıştı. Sevinçten gözleri parlıyor, ne diyeceğini bilemiyordu.

“Bende emeğiniz çok hocam, Sizden çok şey öğrendim; ama en çok da hayata karşı dik durmayı, baş eğmemeyi öğrettiniz bana.”

“Abartma Zeki, ben yalnızca görevimi yapıyorum, bütün öğretmenleriniz de aynı emeği veriyorlar” dedim, diplomasını geri uzattım. “Yolun açık olsun!” dedim.

Koltuk değneklerine dayanarak, uçarcasına merdivenlerden inerken, durdu dönüp bir kez daha baktı bana. Gülümsedi. Ben de gülümsedim, el salladım ona.

***

Beş altı yıl onu hiç görmedim. Kaynaşlı’dan gelen öğrencilerimden haberlerini alıyordum ara sıra. Kaynaşlıspor Kulübünün başkanı olduğunu söylediler. Ondan yana içim rahattı. Ekmeğini taştan çıkaracağını biliyordum.

Bu arada bir yerel gazetede takma adla köşe yazısı yazmaktaydım. Yazdığım gazetede bir haber çarptı gözüme:

“İlçemizin engelli gençlerinden Zeki Canazlar Boğazı yüzerek geçme hazırlığında.” Birden heyecanlandım, yazıyı bir çırpıda okudum. 82’de Avrasya maratonuna katılmış ve Boğaz Köprüsünü, sekiz kilometrelik o yarışı tamamlamış. O gün kollarıyla tamamladığı o yarışı bir gün yüzerek tamamlamayı kafasına koymuş. O gün için Akçakoca sahillerinde kamp kurmuş; Belediye Başkanı bir de çalıştırıcı vermiş yanına. Her sabah uyanıp denize dalıyor, saatlerce antrenman yapıyormuş.

Gazetede okuduğum yazı beni çok heyecanlandırmıştı. Hemen oturup bir yazı yazdım, gazetedeki köşem için. Başlık konusunda öyle pek fazla düşünmedim. Diplomasını bana gösterdiği günü anımsadım. Vedalaşırken söylediğim sözü… “Yolun açık olsun!” demiştim. Çok mutlu olmuştu. Daktiloma beyaz bir kağıt taktım ve yazının başlığı için tuşlara bastım;

“Yolun açık olsun  Canazlar!”

Başlık böyleydi. Yazımın yayınlandığı sayıyı ve birçok sayıyı daha sonraki taşınmalarımda kaybettim. Kitap kolilerinin arasından çıkmadı gazete kolisi. Kim bilir ne geldi başına o kolinin?

Belleğimi zorladığımda tek tük cümleler, sözcükler sıralanıyor karşımda. ‘Özürlü’ sözcüğünün yanlış kullanıldığını, asıl özrün insanların yaşam felsefelerinde, olayları karşılamalarında olduğunu yazdım örneğin. Ayrıca koltuk değneğiyle yürüyen bir insanın aslında hiç kimseye dayanmadan yürüdüğünü, asıl engellilerin koltuk değneği olarak algıladıkları birilerine yaslanmadan yürüyemeyen kimseler olduğunu yazdım. Zeki Canazlar gibi azimli bir gencin fiziksel olarak koltuk değneği kullanma zorunluluğu olsa da yüreğinin ve beyninin engelsiz olduğunu ve amacına mutlaka ulaşacağını yazdım. Elbette başlıkta söylediğimi bir kez daha vurguladım: “Yolun açık olsun Canazlar!” dedim.

Günler birbirini kovaladı, Zeki’nin Boğaz’ı geçmeye çalışacağı gün yaklaştı. Gazetede çalışan gençlerden biri askere uğurlanıyordu. Gazete arkadaşları küçük bir veda partisi düzenlediler bir pastanede. Beni de davet ettiler. Gittim. Askere gidecek olan genç tanıyormuş Zeki’yi. Hatta o haber yapmış onu. Veda partisine de davet etmiş. “Z…. A…. da gelecek partiye” demiş. Bunu duyunca gözleri parlamış Zeki’nin. “Gelirim tabii… Tanıştıracaksınız, değil mi benimle?” diye sormuş. Söz almış delikanlıdan.

Akşam, partiye gittim. Anlattılar. Tanıştırma için söz verdiklerini söylediler. Kıramadım. Loş ışıklı bir ortamdı. Masalarda renkli yağ kandilleri vardı. Gençler ve orta yaşlılar bir aradaydılar. Çok güzel, samimi bir ortam oluşmuştu. Nihayet, beklenen an geldi. Zeki Canazlar, koltuk değnekleriyle kapıda göründü. Asker adayı genç, koştu, kapıda karşıladı onu.

Zeki içeri girmiyor, orada öylece duruyor, gözleriyle loş mekânı tarıyordu. Yanındaki gence bir şeyler söyledi. Genç, eliyle beni işaret etti.

İşte o anda dünya durdu sanki. Loş ışıkta Zeki’nin yüzü mehtaplı bir gecede, gökyüzündeki dolunay gibi parladı. Ortam ışıdı, bütün yüzler tek tek aydınlandı sanki. Ayağa kalktım. Koltuk değneklerini kanat yapmış, bana doğru uçar adımlarla gelen delikanlıya doğru birkaç adım attım.

“Demek o, sizdiniz hocam! Tahmin etmeliydim!” diye sarıldı bana. İkimiz de ağlıyorduk.

Yalnızca biz mi? Veda partisine gelen herkes büyük bir duygu yoğunluğu yaşıyordu. Loş ışıkta bizi izleyenlerin gözleri çakmak çakmaktı. Hani bir sıksalar, inci taneleri gibi yaşlar yuvarlanacaktı yanaklarından. Oturduğum masada yer açtık ona.

“Biliyor musunuz hocam, ben o yazıyı gazeteden kestim, antrenman çadırımın duvarına iğneledim; her sabah bir kez okuyor, öyle dalıyorum denize!” dedi.

“Yazı ne ki Zeki? Sen çok zor bir iş başaracak, Boğaz’ı yüzerek geçeceksin!” dedim.

Yüzüme baktı. Bir süre yeni tanışmışız gibi yüzümü inceledi:

“Sahi mi hocam? Geçebilecek miyim Boğaz’ı?” diye sordu.

“Elbet geçeceksin Zeki. Yüzücüler hep kol gücüyle yüzer. Senin kollarında ayaklarının gücü de var. Elbet geçeceksin! Ben sana sonsuz güveniyorum” dedim.

***

13 Ağustos 1987. Sıcak ortalığı kavuruyor. Televizyonda bir film izlemeye hazırlanıyorum. Telefon… Arayan gazetenin patronu.

“Falanca kanalı aç! Zeki Canazlar’ın haberi geçiyor.”

Hemen kumandaya davranıyorum, söz konusu kanalı açıyorum. Zeki, tam profesyonel bir yüzücü gibi Marmara’nın serin sularına dalmaya hazır bekliyor. Kendisine uzatılan mikrofonlara cevap vermekte zorlanıyor. Adeta hedefine kilitlenmiş. Bir görevli araya giriyor, mikrofonlardan kurtarıyor Zeki’yi. O şimdi hayatının en büyük macerasına hazır. Nefesler tutuluyor. Bir motorlu kayık, içinde sağlık ekibiyle izleyecek Canazlar’ı. Her şey eksiksiz düşünülmüş.

Canazlar yüzüyor. Attığı her kulaçta yaşlı ve kirli dünyayı avcuna alıyor, cesaretin ve azmin potasına savuruyor. Potadan süzülen Marmara’nın serin suları değil, Canazlar’ın umutları, hayalleri… Umut ve hayaller denizin enginliğine karışıp, başka denizlere, oradan okyanuslara dökülüyor.

Engelli öğrencim boğazın serin sularında bir görünüp bir kaybolurken, onun bu deli cesaretine hayran oluyorum. Hedefe yaklaştıkça engelinden kurtuluyor, engelsiz bir varlığa dönüşüyor. Evet, evet… Artık o bir engelsiz!

Hani engin denizlerin, okyanusların kocaman balıkları vardır. Dipten yüzeye çıkarken suları yararak, solungaçlarından su püskürterek bir tür gösteri yaparlar, adeta devleşirler. Zeki Canazlar da her kulaç attığında böyle devleşiyordu işte.

O akşam, telefonlar susmak bilmedi. O akşam Zeki, herkesi televizyonun karşısına kilitledi.

Beykoz’da başlayan deniz yolculuğu, Yeniköy’de bittiğinde Canazlar, Türk Bayrağını dalgalandırırken bütün engelleri aşmış, onu izleyenlerin gözünde adeta devleşmişti. Bense televizyonun karşısında, gözlerimde sevinç gözyaşlarıyla ayakta alkışlıyordum onu.

Birilerine sırtını dayamadan hiçbir iş başaramayan, en önemli makamlara eş dost tavsiyesiyle girip yan gelip yatarak aylığa bağlanan vicdanları engellileri ve bunların sayılarının çokluğunu düşündükçe Zeki Canazlar gözümde daha da devleşiyor, önüne çıkan bütün engelleri deviriyordu.

***

Yıllar geçmiş, saçlarıma karlar yağmaya başlamıştı artık. Bir gazetede onunla bir söyleşi yapıldığını gördüm. Sayfada bir de fotoğrafı vardı Zeki’nin. Onun da saçlarına aklar düşmüş, orta yaşlı bir adam olmuştu. Söyleşinin her satırını iyice özümseyerek, heyecanla okudum.  Bu yılmak yorulmak nedir bilmeyen adam, koltuk değneklerinin üzerinde yaşamın bütün zorluklarına meydan okuyarak geleceğine doğru yürüyordu. O bir engelsizdi. Önüne çıkan engellere aldırmadan yoluna devam ediyordu.

Günün birinde bir kız çıkmış karşısına. O da kendisi gibi çocuk felcine yakalanmış, sekiz yaşında bedensel engelli olmuş biriymiş. En azından yürümenin ne olduğunu biliyormuş. Üç aylıkken bu hastalığa yakalanıp yürümenin kıyısından bile geçmemiş olan Zeki, sevmiş bu kızı. Kız da Zeki’yi, onun kocaman insan yüreğini, zoru başarma azmini sevmiş, evlenmişler. Bir de çocukları olmuş. Onu sevgi dolu bir ortamda birlikte büyütmeye karar vermişler. “Biz ona kol kanat gereceğiz, o da yürüdüğünde bizim elimiz ayağımız olacak” demişler.

17 Ağustos 1999’da, yaşadığı beldenin muhtarıymış. Kahvede arkadaşlarıyla otururlarken birden büyük bir gürültü kopmuş. Yerin altından gelen korkunç bir uğultuyla kahve tepelerine çökmüş. Zeki’nin sandalyesi kırılmış, olduğu yere yığılmış. Koltuk değneklerini ararken çay kazanı sırtına devrilmiş, sırtı yanmış. Kaçışmalar sırasında ayağı ezilip çatlamış. Yaralananlar ve ölenler arasından sürünerek dışarı atmış kendini. Feryatlar, inlemeler, ağlamalar sarmış her yanı.

Zeki karısını ve dört aylık çocuğunu düşünüp paniklemiş. Sürünerek evin yolunu tutmuş. Eve vardığında gördüğü manzara korkunçmuş. “Yüz metre karelik ev yirmi beş metre kareye doldurulmuş gibiydi.” diyordu Canazlar. Sürünerek eve yaklaşmış, karısına seslenmiş. Karısı Filiz enkazdan ses vermiş. Israrla önce dört aylık oğlunun çıkarılmasını istemiş. Zeki, çevredekilerin de yardımıyla eli yüzü toza toprağa belenmiş bebeği dışarı çıkarmış. Bebek soluk aldıktan sonra ciğerlerini paralarcasına ağlamış. Zeki cebinden mendilini çıkarıp elini yüzünü temizlemiş bebeğin. Onu birinin kucağına verip enkaza doğru sürünmüş. Karısını görmüş moloz yığınının arasında. İyice yaklaşmış, elini uzatmış. Oradakilerin de yardımıyla Filiz’i de çıkarmışlar enkazdan. Bebeğini anasının kucağına vermişler.

Zeki dur durak bilmeden, sürüne sürüne o enkaz senin, bu moloz benim, yıkıntıların arasında kurtarılacak can aramış. Saatlerce enkaz altında kalanları çıkarmaya, çıkaramadıklarına da moral vermeye çalışmış.

***

Gazeteyi katlayıp masanın üzerine koydum. On iki yıl önce hissetmeyen ayaklarıyla Boğaz’ın akıntılı sularına meydan okuyan Canazlar, şimdi de koltuk değneksiz yerlerde sürünerek, toprağın öfkesine meydan okuyordu. Yıllar önce Asya’dan Avrupa’ya  engel tanımadan kollarına kuvvet yüzen Zeki, şimdi de canını dişine takmış, ölüm ile yaşam arasında hem değneksiz, hem ayaksız yürüyordu.

Onunla gurur duydum. Bugün geldiği noktada ufacık bir payımın olduğunu düşünmek, yılların yorgunluğunu aldı üzerimden. Zeki Canazlar bugün ayaksız yürüyecek, yarın koşabildiği kadar ayaksız koşacaktı. O bir engelsizdi çünkü.

419 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“Engelsiz” için 3 Yorum

  1. Nazire Semra Topaloğlu diyor ki:

    Gözyaşlarıyla okudum,Yazarı okul arkadaşım olduğu için gururlandım,coştum…Tebrikler…

  2. Hayriye Atalar Süer diyor ki:

    Okurken yaşadım sanki tebrikler arkadaşım.

  3. Mualla Demir diyor ki:

    Ülkücüğüm, çok güzel ifade etmişsin duygularını,etkiliyor ve yaşatıyorsun.Kutluyorum,hem yazarlığını, hem ôğretmenliğini.Nice başarılarına, sevgiler ❤️

Yorum Yapın