Anasayfa Anasayfa

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (3)


Zelin Artuğ

e5f61cd62e0bfda5ekremabimben

 

Sabah uyandıklarında gün ağarmaktaydı. Köy meydanındaki camiden gelen ezan sesi sabahın sessizliğinde yankılandı. Uludağ’dan esen serin hava köyü çepeçevre sarmış, sis evlerin çatılarından bahçe duvarlarına kadar inmişti. Yakınlarda bir horoz öttü.

Süheyl, yorganını sırtına dolayıp yattığı yerden pencereye uzandı, perdeyi aralayıp dışarıya baktı: “Sisten göz gözü görmüyor!” dedi. Nuran yorganını başına çekip mırıldandı: “Ne çabuk sabah oldu! Daha yeni yatmadık mı biz?”

Gülümser çoktan kalkmış, çaydanlığı ocağa koymuştu bile. İsteksizce kalktılar. Sırayla tuvalete gittiler, tahta lavaboda ellerini yüzlerini yıkadılar. Su buz gibiydi. Elleri yüzleri kıpkırmızı olmuş ama soğuk suyu suratlarına çarpınca canlanmışlardı.

Kahvaltıda okuldan, arkadaşlarından, öğretmenlerinden konuştular. Okuldayken evlerini özlerlerdi; ama daha şimdiden okulu özlemişlerdi sanki. Zaten ilk günün akşamında panoya bir takvim iliştirip “şafak saymaya” başlayacaklardı. Gülümser çayından bir yudum aldı, çatalını masaya bıraktı, Yaşar’a sordu: “Banyo işini nasıl çözeceğiz?” Oturma odalarında, kullanılmayan ocağın bir yanında yüklük, bir yanında küçük bir banyo dolabı vardı. Bir kişinin ve ocakta ısıtılmış su kazanının zor sığabileceği karanlık bir dolap oda… Yaşar, ağzındaki lokmasını çiğnerken, elindeki çatalla o dolap odayı işaret etti. Kızlar başlarını işaret edilen yöne çevirdiler, yüzlerinde memnuniyetsiz bir ifadeyle kahvaltılarına devam ettiler.

Nuran, ‘zengin kalkışı’yla sandalyesinden fırlayıp tabağını, bardağını topladı, sofadaki bulaşık tepsisine bıraktı. Giyinmek için yattıkları odaya gitti. Giyinip geri döndüğünde kızlar sofrayı toplamış, hazırlanmak için koşuşmaya başlamışlardı bile.

Süheyl, okul için akşamdan hazırladığı karton, çini mürekkebi, kesik uçlu kalemler, kuru ve suluboya takımı, cetvel gibi malzemeleri doldurduğu çantayı kapının yanına bıraktı, botlarını giydi, arkadaşlarının da hazırlanıp çıkmasını bekledi; herkes çıkınca kapıyı kilitledi. Hadiye Hanım, kendilerini karşılamaya gelen köy okulunun müdürüne Süheyl’i gösterip “Bu kızdan iyi yararlanın, müzik, resim… her türlü yetenek var bu kızımızda” demiş, sonra hepsinin başını tek tek okşayıp “kızlarımızın hepsi ayrı birer cevher” diye sevgiyle bakmıştı yüzlerine. Sert görünümünün altında yumuşacık bir yüreği vardı.

Okul Müdürü Necati Bey’le Bedriye öğretmen kızları okulun kapısında karşıladılar. Bayrak töreni öncesi Necati Bey kısa konuşmasını yaparken çocuklar yaprak gibi titriyorlardı. Çoğunun sırtında kabanı, paltosu yoktu. Birbirlerine sokulup, burunlarını çeke çeke Necati Bey’i dinlediler. Sonra da her biri ayrı bir telden çalarak İstiklal Marşını okudular. Özellikle de birinci sınıftakilerin sesi civciv cıvıltısı gibi çıkıyordu, Yumuşak, sevimli ve düzensiz…

Tören bitince Necati Bey okula girdi, elinde bir zil çanıyla dışarı çıktı. Çanı elinde salladı. Çan sesi, köyün ortak merasında otlamaya yayılmış olan koyunların çıngırak seslerine karıştı.

Kızların meslek yaşantısında yeni bir sayfa açılıyordu. Cıvıldaşarak iki sınıfa dağılan çocukların peşi sıra onlar da iki sınıfa bölünüp çocukların yanlarına oturdular.

1-ornek-alacagi-insan Süheyl, Necati Bey’in sınıfında, arka sıralarda tek başına oturan, sınıftaki çocuklara göre biraz daha iri olan Müberra’nın yanına oturdu. İlk gün yalnızca dersleri dinleyecek, notlar alacaklardı. Çocuklar ikide bir arkaya dönüp Süheyl’e bakıyor, kendi aralarında gülüşüyorlardı. Teneffüs zili çalınca çığlık çığlığa sınıftan çıkıp oynamaya koştular. Kızlar da Necati Bey’i selamlayıp peşlerinden… Bahçe çocuk cıvıltılarıyla dolmuştu. Sınıfta Süheyl’e bakıp gülüşen çocuklar bayrak direğinin yanında toplanmış, ağızları kulaklarında, bakışlarıyla Süheyl’i izliyorlardı. Süheyl yanında Nebahat Salmaz ve Ayfer’le birlikte çocuklara yanaştı, neden gülüştüklerini sordu. İçlerinde en cingözü sırıtarak: “Örtmenim, saçlarınız çok kısa! Erkek gibi olmuşsunuz, ona gülüyoruz!” dedi.  Kızlar da gülmeye başladılar.

Köy çocukları işte böyle yalansız, böyle samimi, böyle dürüsttü. Ufacık bir gözlem onların yüzünü güldürür, ufacık bir olay onları mutlu etmeye yeter de artardı bile.

Kızlar da neşelenip böyle gülerlerken yanlarına ufacık bir çocuk yaklaştı. Fırça gibi dik, kısacık sarı saçlarını yumuk elleriyle tutuyor, burnunu çeke çeke ağlıyordu:

“Örtmenim, Şükyü abi kafama vuydu!”

Şükrü abi dediği çocuk köşedeki çamın ardından kafasını çıkarmış, ufaklığa parmağını sallıyordu. Bu şikâyetin hesabını soracaktı besbelli.

Kızlar bir an bakışıp sustular. Ayfer, birinci sınıftaki ufaklığı elinden tutup sınıfına götürdü. Nebahat ile Süheyl “Şükyü abi”yle konuşmak için çam ağacına doğru yürüdüler. Şükrü abi yıldırım hızıyla koşup, okula giren çocukların arasına karıştı.

Sonraki günlerde iş bölümü yapacaklar, bazıları teneffüste çocuklarla ilgilenirken, bazıları da Bedriye öğretmenle birlikte sınıflardaki mevsim şeritlerini değiştirecek, sınıflara asmak üzere panolar hazırlayacaktı. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında köy meydanında yapılacak kutlamalar için, okulda öğrendikleri folklor danslarını köy çocuklarına öğreteceklerdi.

Okul hayatı hepsi için çok zevkli geçiyor, akşam yorgun argın evlerine döndüklerinde Yaşar’ın yaptığı lezzetli yemekleri tatmak için sabırsızlanıyorlardı. Ama günün en güzel zamanı, yemekten sonra çaylarını yudumlarken mandolin eşliğinde şarkılar söyledikleri zamanlardı.

 

(Sürecek)

 

259 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (3 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum Yapın