Anasayfa Anasayfa

Naime Kadın


Zelin Artuğ

Sevgideğer arkadaşım Mualla Özesen Demir’e…

 

 

 
naime

 

Naime kadın erkenden uyandı, damı süpürdü, inekleri sağdı.  Süt kovasını ocakta, sacayağı üzerindeki isli bakır kazana boşalttı, geceden kalan közü bir iki çırpıyla alevlendirdi, avluya, odun getirmeye gitti.

Odunların uzunları kalmıştı. Baltanın tersiyle ince odunlardan kırdı, bir kucak odunla eve girdi. Birkaç odunu özenle süt kazanının altına yerleştirdi. Sabahın serinliğinde ocağın alevi içini ısıttı. Çömeldiği yerden doğrulmadan başını çevirip sedirde uyuyan oğluna baktı.

İrfan hep böyle yüzükoyun, sere serpe yatardı. Böyle yatmaya asker ocağında alışmıştı. Arkadaşları sırt üstü yattığında çok horladığını söylediklerinden, kimseyi rahatsız etmemek için böyle yüzükoyun yatmaya alıştırmıştı kendini.  Deli yatardı İrfan. Anası, her sabah yorganını yerlerden toplardı.

Çiçekli basma yorgan yine yerlerdeydi. Naime kadın gülümsedi.  O pek gülmez, pek konuşmazdı. Kimse ne düşündüğünü bilmezdi Naime’nin. Kızınca kaşlarını çatıp, otururdu. Hani derler ya ağzını bıçak açmaz, işte aynen böyle dilsiz kesilirdi. En çok oğulcuğu gülümsetirdi onu. Bir de Deli Hatçe’nin inekleri dama sokarken yeri göğü inleten yaygarası. İşte o zaman Naime başını işinden kaldırmadan belli belirsiz gülümserdi.

Evinin direği, İrfan’ın babası Hüseyin ilkin Naime’yi  kasaba pazarında anasının yanında yoğurt satarken görmüş, beğenmişti. İncecik, narin bir kızdı o zamanlar. Saçlarını iki örgü yapmıştı; upuzun belikleri yaşmağının altından beline kadar iniyordu. Naime, Hüseyin’in köyü Pınarbaşı’na iki kilometre uzaklıktaki Sazlıca köyündendi. O zamanlar köyler arasında, eğer akrabalık da yoksa, pek gelip gitme olmazdı. Köylüler birbirlerini haftada bir kurulan kasaba pazarında görürlerdi.

Hüseyin yoğurt bakraçlarının yanına yanaştı, öylece durdu. Aklından ne diyeceğini toparlamaya çalışıyordu ki Naime’nin dişsiz anası harladı:

“Bağa bak gonşu oğlan!.. yoğurt mu alıvericen de dikiliyon zırık gibi urda? Alacağısan al, almayacağısan haydi uğurlar ola!” deyiverdi.

Naime bal rengi gözlerini Hüseyin’e dikti, incecik dudaklarının kıyısında belli belirsiz bir gülümseme dolandı. Anası başını çevirip kızına dik dik baktı: “Dön gız öynüne!” diye kızı azarladı.

***

Kısmet…  Kim derdi anası razı olacak da Naime Hüseyin’e varacak?! Şaka maka  Naime otuz yıldır Hüseyin’le aynı yastığa baş koyuyordu. Bu otuz yılda iki oğlu iki kızı olmuştu. Büyük oğlu Hasan, Hollanda’da çalışıyordu. Kızlar da peş peşe evlenmişler, ikisi de kasabaya gelin gitmişti. Naime kadın en küçük oğlu İrfan’la bir de evinin direği Hüseyin’le köyde yaşamaya devam ediyordu.  İrfan askerden yeni gelmiş, daha çocukluktan sevdalandığı komşu kızı Gülcan yüzünden köyde kalmayı kafasına koymuştu.  Anasıyla babası da köyde kalmasını çok istiyorlardı. Hüseyin,

“Benim oğlan bubasının bacasunu düttürecek, abisi gavur ellerine getti de eyi halt etti! Ata doprağu gibisi va mı?” diyordu.

Naime kadın da istiyordu oğlu köyde kalsın, babasının bacasını söndürmesin…

Ellerini dizlerine koyup doğruldu,  çiçekli yorganı yerden aldı,  İrfan’ın üzerine örttü. Yeniden sütü kaynatmaya durdu. Yoğurt mayalayacak, yayık çalkalayacak, tereyağı  yapacaktı. Köyün işi hiç bitmiyordu. Gelin almak şart olmuştu.  Gelinle birlikte yaşayanların şikayetleri hiç bitmiyordu gerçi, ama Naime,  gelini idare etmesini de bilirdi.

Köyün ayaklı gazetesi, dilbazı Huriye kadın durmadan gelininden yakınırdı.

“Anam, diyordu, biz gayınananın zalım olduğu zamanda gelin; gelinin zalım olduğu zamanda gayınana olmuşuz. Tu bizim kör talihimize!”

Naime dinlemekle yetinir, hiç yorum yapmazdı. Huriye gözünü Naime’nin suratına diker, onun ne düşündüğünü anlamaya çalışırdı. Sonunda dayanamaz, patlardı:

“Anam, sen ne ketum garusun! Bi yol da bi laf et be! Gorkma, İrfan’ın yavuklusunun anasının hiç bi şeyden habarı yok. Gızıya laf ettüğünü mü bilcek?”

Naime bal rengi gözlerini  kısıp “İşim var Huriye Gadun, eyleme beni!” der, evin yolunu tutardı.

***

Bu ayaklı gazete Huriye bir gün oluğun başında Gülcan’ı yakaladı:

“A gızım…”dedi, “ Seni bu İrfangil istemedi mi daha?”

“Ne diyon sen Huriye aba? Ne istemesi, ne İrfan’ı?”

“Bağa bak gız, benden mi saklıycan? Neyse de… sen O eve gelin olursan şu Naime Gadun’a postu gaptırma! O va ya o… O Naime, ne yere bakan yürek yakan gadundur, bilin mi sen?”

Gülcan sinirlendi: “Var git işine Huriye aba!” dedi, alı alına, moru moruna evin yolunu tuttu.

Tam İrfanların kapısının önünden geçerken Naime kadına rastladı. Başını öne eğdi, koşarak uzaklaştı.

Naime, kızın arkasından baktı. “Daha çocuk…” diye geçirdi içinden. Evin arkasına dolandı, tavuklara mısır attı, bostana yollandı. Buzağılar için pancar yaprağı toplayacaktı .

Akşam sofra başında toplandılar. Hüseyin, Yazıtarla’nın ekinini biçmiş, işini kolaylamıştı. İrfan da Taşlıtarla’nın  ekinini biçmeye gitmişti ama işler pek de yolunda gitmemişti.

“Buba, Taşlıtarla’yı arpayınan yulaf basmış, pek bir randuman alamaycaz gibi görünüyo!” dedi.

Hüseyin sesini çıkarmadı. Düşünceli düşünceli bulgur pilavını kaşıkladı. Yumruğuyla kırdığı soğanı tuza bandı, koca soğan parçasını attı ağzına.  Ağzını kapamadan, geviş getirir gibi yandan yandan çiğnedi lokmasını.

Naime sessizce yemeğini yiyor, göz ucuyla kocasına bakıyordu. Yaşmağının kıyısından köşesinden çıkmış aklaşmış saçları, yüzüne daha ciddi bir anlam katıyor, göz çevresindeki kırışıklıklar, hayata karşı mücadeleci karakterini ortaya koyuyordu. Ama incecik dudaklarının kıyısında harelenen çizgiler onun hiç kimseye eyvallah etmeyen, biraz da hayatın sorunlarını ti’ye alan yanını yansıtıyordu.  Bal rengi gözlerini birinin yüzüne dikip de dudaklarına o hınzır gülümsemeyi oturtunca Naime kadın, sıradan bir köylü kadın olmaktan çıkıyor, yetenekli bir ressamın fırçasıyla tuvalde can bulmuş ilginç bir karaktere dönüşüyordu.

Hüseyin lokmasını yuttuktan sonra ortadaki ayran tasını önüne çekti, bir iki kaşık aldı; sonra tası kaptığı gibi kafasına dikti. Elinin tersiyle ağzını sildi, bir cıgara yaktı. Sofrayı itip kendinden uzaklaştırdı. Cıgarasından derin bir nefes çekti, külünü ayrandan boşalmış tasa silkeledi.

“Eee? Ne diyon şimdi sen?” diye sordu İrfan’a.

“Satalım diyom, buba! Çıkaralım elimizden.” “Parasıynan da seni everelim he mi?”

Bunu söylerken, Hüseyin elini oğlunun omzuna koydu, cıgaradan sararmış dişlerini göstere göstere sırıttı. Göz ucuyla da Naime kadına bakıyor, onun da  ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu.

Naime kadın tek eliyle yerden destek alıp kalktı,  pilav tenceresini dışarı taşıdı. Tencereyi dolaba koyup kapı önüne çıktı, eşiğin önündeki basamağa oturdu. İçeri seslendi:

“Bi kümese bakıp gelecem! Sofrayı gelince toplarım!”

Hüseyin duydu, cevap verdi:

“Gelince bi de çay go gız ocağa!”

Naime buna cevap vermedi. Gökyüzüne baktı. Gökyüzü yıldız kaynıyordu bu gece. Bir yıldız kaydı. Naime’nin bal rengi gözlerinin pınarlarında titrek bir ışık dolandı. Dudaklarının kıyısındaki çizgiler hafiften kımıldadı. Hollanda’daki oğlunu, kasabadaki kızlarını özledi. İrfan uzaklara gitmeyecek, bir yıldız daha kaymayacaktı evinden.  Ama gene de elinde kalan tek oğlunu  el  kızıyla paylaşacak olmak yüreğine dokundu. Bugün sessiz sakin, saygılı görünen gelin, yarın kendisini ana değil de hasım bellerse, işte o zaman evindeki tek yıldız da kayıp giderdi elinden.

Göz pınarındaki ışık, yanağına doğru yürüdü, dudağının kıyısında kayboldu. Yaşmağını düzeltti, toparlandı, eve girdi… Ocağa çay koydu. Sofrayı topladı, kabı kacağı yıkadı, çayı demledi. Dönüp, sedire, oğlunun yanına oturdu. O her zamanki hınzır gülümsemesi dudaklarında, oğlunun sırtını sıvazladı;

“Hadi bakalım, harman sonu gız istemeye gidiyoz.” dedi.

174 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum Yapın