Anasayfa Anasayfa

Gök Donun Büzmesi (Nisanda Kar romanından…)


Leman TOGO

73419c21d09966127b52d56a41092d1f

 

Aşağı köyde düğün vardı. Düğün evinin dikişlerinin hepsini Feyza dikmişti. Okuntu olarak lokum getirmişlerdi. Buralarda kâğıt davetiye basılmaz, aileden birileri davet edilecek kişiye okuntu getirirdi. Kendilerine göre değerli bulduklarına bir kutu lokum ya da peşkir, yakın bulduklarına küçük su bardağı, diğer köylülere de birer kibrit kutusu gönderilirdi. Bu küçük hediyeler düğüne çağrı içindi.  Düğün sahipleri bunun karşılığına hediye beklemezlerdi. İsteyenler düğünde takabildikleri kadar para takarlardı. Bir köyde düğün olunca diğer köyler ve uzak mahalleler hepsi oraya giderlerdi. Delikanlılar kız bakmaya gelirlerdi düğüne. Kızlar, gelinler ve kadınlar, hepsi oynar, beğenilen kızın başından para çevrilir,  çalgıcıya verilirdi. Bir kıza para çevrilmişse çevirenin o kıza talip olduğu anlaşılırdı. Düğünün sonuna doğru meydanı delikanlılar alır,  üç beş kişi diz çökerek zeybek oynar, yan gözle beğendikleri kızların kendilerini seyredip seyretmediklerini kontrol ederlerdi.

 

Bu köylerin devamlı çalgıcısı, kız evi düğünlerinde yöre köylerinin meşhur ninesi Gök Donun Büzmesi idi. Elinde koca bir bendiri olan yaşlı, kambur, çarpık bacaklı bir kadıncağızdı bu. Düğün meydanında yere serilmiş hasır ve keçenin üzerindeki bir mindere oturur, bendirini koltuğunun altına sıkıştırır, tıngırdatır dururdu. Bildiği bir kaç zeybek türküsünü çok canlı olmayan bir sesle söyler, başka seçenekleri olmayan kadınlar düzleştirilmiş toprak alanda bazen çekinerek, bazen de etrafa bakınarak, hevesle oynarlardı. İlk başladığı türkü de kendine ad olan “Gök Donun Büzmesi, benim de yârim, Garadağların süzmesi” olur, ardını da “Aboh aboh da, gök soğanın cıpçıgı, benim de yârim, teze gelinlerin gıpçıgı” diye getirirdi. Pek çok dizesini de kendinin uydurduğu sanılıyordu. Köy düğünlerinin oyun havası hep zeybek türünde olurdu. O yörenin düğünlerinde o yıllarda kıvrak dedikleri oyunu oynayan pek yoktu. Sonraki yıllarda başka oyunlar da girmişti adetlerine.

Gök Donun Büzmesi’nin gerçek adı neydi? Sorsan, kimse bilmezdi. Türküsünün adı ona takılı kalmıştı.

Yörük Ali türküsünü seçme oyuncular için söylerdi.  Türkünün sözleri oralarda meşhur olan bir Aydın efesini anlatırdı.

“Şu dalmadan geçtin mi, soğuk da sular içtin mi, efelerin içinde, Yörük de Aliyi seçtin mi?

Hey gidinin efesi, efesi, efelerin efesi,” diye devam ederdi bu türkü.

Oğlan evinde ise davul zurna çalınır, erkekler de orada eğlenirlerdi. Her iki düğün evinde de yemekler yapılır, gelenlere sofralar kurulurdu. Kuru fasulye, nohutlu et yahnisi, pilav, keşkek ve zerde düğün yemeklerinin olmazsa olmazıydı.

Düğünler en az üç gün, üç gece sürerdi.

 

Feyza’yı komşuları düğüne gitmeye çağırdılar. Dördüncü çocuğuna hamileydi. Kadınlar oğlanı biz taşırız deyip razı ettiler onu. Selim zaten ortalarda yoktu. O da düğünlere mutlaka gider, şeref konuğu olurdu. Feyza ile komşu Ormancı Ali’nin karısı Bediha, köylülerle birlikte gideceklerdi.

Günlerden cumartesiydi. Düğünün bu gününde, düğün evinde öğleyin yemek ikramı yapılır, konuklar geldikçe sofralar kurulurdu. Yemekler bakır çanaklara birer porsiyon kadar konur, hepsi geniş bir bakır tepsiye, yanlarında tahta kaşıklarla yerleştirilirdi. Sonra da yerde daire şeklindeki misafirlerin önüne yere bırakılırdı. Kimse doyasıya yemeyi düşünmez, adet yerini bulsun diye, her yemekten bir iki kaşık alırdı.

Düğün yemekleri şöyle hazırlanırdı;  mevsim yaz ise evin bir yanına kazanlar ateşlere oturtulur, kış ise bir dam ya da çardak altı tercih edilirdi. Buradan hem yemek servis edilir hem de gelen bulaşıklar,  bulaşık görevini üstlenen kadınlar tarafından yıkanırdı. Bu işler hep imeceyle yapılırdı. Köyde güzel yemek yapmakta tanınan kadınlar vardı. Pişirme işlerini o kadınlar üstlenirdi.

Feyzalar bir hayli uzak olan aşağı köye yürüyerek gittiler. Feyza ile Bediha orada sevgi ve saygıyla karşılandılar. Ev sahipleri onları en iyi odalarına aldılar. Ocağa yakın yere minderler atılmıştı. Hemen önlerine yemek tepsisi geldi. Feyza çok zayıftı, hem üzüntüden hem de aşermeden yemek yiyemiyordu. Sofrayı onların oturduğu yere, önlerine koymuşlardı. Feyza hatırları kalmasın diye birkaç kaşık aldı yemeklerden.

 

Cumartesi gündüz düğünü olurdu, ancak en güzeli akşam düğünüydü. Kına gecesi derlerdi bu geceye.

Şubat ayındaydılar ancak hava fazla soğuk değildi. Evin bahçesinin en geniş ve düzlük yeri otlarından ve taşlarından temizlenmiş, ortaya bir oyun alanı düzenlenmişti. Oyun alanının çevresi yan yana dizili yağ tenekeleri ya da kütükler üzerine tahtalar uzatılarak kanepe şekline getirilmişti. Üzerlerine tahtaya oturulmaması için bezden dokunmuş yolluklar serilmişti. Düğün akşamı devamlı ateş yakıldığından alanın biraz ötesine kütükler ve odunlardan bir küme hazırlanmıştı.

O zamanlar şehirlerde bile yeteri kadar elektrik yoktu. Köylerde neredeyse varlığı bile bilinmiyordu. Bu yüzden akşama doğru lüks lambaları yakılır, varsa meydandaki direklere, ya da ağaç dallarına asılır, aydınlanma sağlanırdı.

Gelinin hazırlanmasına da yardım etti Feyza. Elbisesini kendisi diktiği için üzerine güzelce oturttu, beyaz yapma çiçeklerden yapılmış küçük tacını ve duvağını yerleştirdi.

Birden dışardan sesler yükseldi. Yeni bir misafir grubu gelmişti. Feyza birkaç kişinin “Selim abe geldi,” dediğini duydu.

Feyza’nın arkadaşı Şevkiye dışarı çıkıp geri geldiğinde yüzü asılmıştı. Feyza’nın kulağına yaklaşarak, “Bediş de gelmiş onnarnan. Selim abe atınnan gelmiş yannanda” diye fısıldadı.

Feyza’nın beti benzi attı. Düğün lafı evde geçmiş ama Selim nasıl gideceğini söylememişti. Arkadaşıyla gelir sanıyordu Feyza. Bu ne düşüncesizlik ne utanmazlıktı. Selim ilişkisini kimseden gizlemiyor, dedikodular umurunda olmuyordu. Nasıl olsa köylüler yadırgamıyor diye ilişkilerini açığa vurmuşlardı.

Düğün kuruldu. Kızlar ve genç kadınlar meydandaki tahta oturma yerlerine sıralandılar. Meydanın diğer yerlerine hasırlar ve keçeler serilmişti.

Köyün yabancı konukları ormancılar ve eşleri olurdu. Bunlara özen gösterilirdi. Bu yüzden Feyza ve Bediha’ya oturması için sandalye getirdiler.

Meydanın tam yanına, bir keçenin üstüne atılmış mindere Gök Donun Büzmesi elinde bendiri, bükülmüş beli, yampiri yampiri yürüyerek geldi, oturdu. Başındaki beyaz tülbendini arkada toplamıştı. Omzunda kahverengi bej kareli dokumadan peştemalı vardı. Siyah üzerine minik beyaz çiçekli pazen entarisinin eteklerini düzeltti. Yanına bir maşrapa su istedi.  Etrafına iyice bir göz gezdirdi. Defini koltuğunun altına alarak düm teklere başladı. Ardından:

“Aboh, aboh da” diye meşhur türküsünü söylemeye koyuldu. Sesi gür değildi. Ama buranın köylüleri için müzik buydu. Oynamak için bu yeterdi onlara. Bendirin temposu atacakları adımları belirliyordu.

Önce çocuklar oynamaya çıktılar. Kimi yeni entari diktirmiş, kimi eskisiyle gelmişti.

Ama genç kızlar öyle değildi. Bazılarının başlarında ince, tülbentten başörtüleri vardı. Genelde örtülerinin önünü açık tutarlar, bağlamazlardı. Hepsinin omuzlarından aşağısı, uzun, örgülü saçlarla örtülüydü. Renkli yeni entariler giymişlerdi. Şalvarları yoktu. Bu kızlar ayakkabıya özen göstermezlerdi. Köy yollarında çaydan, çamurdan ayakkabılar berbat olurdu zaten.

Sırayla bütün kızlar oynadı, ardından da kadınlar. Erkekler biraz ileride, meydanı gören, tahta, derme çatma bir masada rakı sofrasına kurulmuşlar, oynayanları seyrediyorlardı. Seyircilerin bir kısmı oturanların arkasına dikilmişlerdi. Oynayanlara para çevriliyor, sonra da çalgıcının önüne atılıyordu. Bediş oynamaya çıkınca Feyza’nın ayağı seğirmeye başladı.  Aklına gelen başına gelmiş, Selim yanındaki bir çocukla para göndermiş, çocuk da parayı kadının başında döndürdükten sonra Selim’e bakarak çalgıcının önüne koymuştu.

Feyza sinirden kuduruyordu. Köylüler olan bitenin fakında ikisini izliyordu. Köyün çoğunluğu Feyza’nın kadın yüzünden çektiklerini biliyordu.

Selim durmadan içiyordu. Meze olarak düğün yemeklerinden birer tabak koymuşlar, bir de turşu ilave etmişlerdi. Selim yemeklere pek dokunmuyor, çay bardağındaki rakıyı bir yudumda gırtlağından aşağı yuvarlayıveriyordu. Neşesi yerindeydi. Çocuklarını görmek için yanlarına gelmedi. Sanki ailesine ilgi göstermesi ayıptı. Aslında onların düğüne gelmesine bozulmuştu. Fakat hiç belli etmiyor, onları yok sayıyordu.

Çalgıcı kadıncağız başa dönüp dönüp aynı türküleri söylüyor, herkesi oynatıyordu. Gecenin sonuna doğru gençler geldiler. Onlar da oynayıp kenara çekildikten sonra kına töreni yapıldı. Gelinin başına kımızı işlemeli bir eşarp örttüler.

“Getirin kına yakalım, yetmezse acık gatalım,” diye başlayan kına havası “Hani bunun gayınanası, kireç ocağında yanıp galası” ile kaynanayı taşlayarak devam etti. Gelini bir güzel ağlatıp öyle bıraktılar. Birkaç kişi gelinin başının üzerinde döndürülen ufak,  bakır tepsiye bozuk para attı.

Kınadan bir parça alıp gelinin avuçlarına koyup ellerini yumruk yaptırdılar, parmaklarının üzerine de kınayı güzelce yaydılar, ellerini çaputlarla sarıp sarmaladıktan sonra gelini içeri aldılar. Kalan kınadan kızlara ellerine yakmaları için birer parça verdiler. Gelini içeri aldılar.  Ayaklarına da kına yakıp bağladıktan sonra kızı yatırdılar.

 

(Görsel: Saim DURSUN)

 

209 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“Gök Donun Büzmesi (Nisanda Kar romanından…)” için 1 Yorum

  1. Fatma Akoymak diyor ki:

    Lemancığım,harika!Yüreğine,kalemine sağlık.Kitabı sabırsızlıkla bekliyorum.Tabii Feyza’nın durumunu,sonunun ne olacağını da öğrenebilmek için sabırsızlığım artıyor.
    Sevgiler canım.
    Not:Sevgili Ülkü,bu alıntıyı bizlere ulaştırarak okumamıza aracı olduğun sana da ayrıca çok teşekkür ediyorum.İyi ki varsın ve iyi ki benim arkadaşımsın.

Yorum Yapın