Anasayfa Anasayfa

Cumhuriyet tokadı


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

 

5ac1207529a765965f2e7fd4ac670e43

 

Ortaçağlarda batıda şövalyelik kültü vardı. İyi bir şövalye tanrıya tapındığı ölçülerde kadına da tapınmak zorundaydı. Tabi bu, romantik bir tapınmaydı. Karı koca arasında aşk olmazdı. Aşk, evlilik dışı ilişkilerde mümkündü yalnızca. Bir erkeğin karısı olmak, kadın için ne kadar aşağılanma nedeniyse, bir erkeğin sevgilisi olmak da o denli kadını üstün kılardı. Bir bakıma, aşkın kendisi feodalleştirilmişti. Çünkü aşık, sevgilisine köle gibi hizmet etmek zorundaydı. Bütün aşk şiirleri sevgiliye yazılırdı. Dolayısıyla aşk, evliliğin dışında aranmalıydı.

 

Aşk, sevgi ya da sevda.. Bunlar tek bir rengin farklı tonlarıdır. Hepsinde duygusallık vardır. Tıpkı insan teninin renkleri gibi.. İnsanın ten rengi de doğadaki diğer bazı renkler gibi üç ana rengin, kırmızı, mavi ve sarının karışımından oluşur. İster sarı ırk olsun, ister siyah,  ister beyaz ırk,  isterse Kızılderili… Bütün insanların teni aynı renktir. Yalnızca ton farkı vardır derilerimizin renkleri arasında.  Irkçılar her ne kadar renk farkı olduğunu söyleseler de…

Aşk, sevgi, sevda da aynı renkten kavramlardır. Bunları birbirinden kesin çizgilerle ayırmanın da ırkçılıktan farkı yoktur. Olsa olsa farklı tonlardadır bunlar. Hatta kendi içlerinde bile ton farkları vardır. Bir bebeğe duyulan sevgiyle bir arkadaşa duyulan sevgi, anne sevgisi, yurt sevgisi, hayvan sevgisi farklılıklar gösterir. Kimi heyecanla beslenir, kimi koruma duygusuyla, kimi korunma… Aşk da öyle!.. Tutkuyla bağlı olduğumuz şeylere daima biraz aşk duyarız. Güneşin doğuşuna, şiire, kimi ezgilere de âşık olunabilir. Sevda, aynı! İnsanın insana aşkı da böyledir. Ona dokunmak, onu hissetmek de isteyebiliriz. Tıpkı bir annenin bebeğinin tenini, kokusunu özlemesi gibi… Sevgiliye dokunmak istemek de onu özlemekle ilgilidir.

Aşk,  cinsellik değildir. Aşk, bir duygudur. Cinsellik ise bir güdüdür. Beş ana motiften biridir. Açlık, susuzluk, analık, cinsellik ve merak! Biraz psikoloji okuyanlar, bunları bilir. Cahil, hatta yarı cahil için aşk, ya Ortaçağ feodalizminin tapınmasıdır, ya da cinselliktir. Başka türlüsünü kafası basmaz; çünkü Osmanlı medreselerinin etkisinden kurtulamamış bir bilgi karmaşası yaşamaktadır. İşte bu nedenle de cahil, iki kişilik bir duygu olan aşkı tek kişilik, yine erkeğin egemen olduğu cinsellik güdüsüne indirger, hatta aşkı tamamen asma kilitli zindanlara atıp, kadını büsbütün edilgenleştirir, yalnızca cinsel bir nesne gibi görür, gösterir. Cahil ve din afyonu yutturulmuş kadın bu tuhaf duruma hiç itiraz etmez.  Bir de kendisini ‘rahat yaşatacak’ bir erkeğe sırtını dayayıp da sosyal olma gereksinimini de dinsel sohbetlerin yapıldığı ortamlarda sağladı mıydı bu dünyada olduğunu unutup, öte dünya masallarına dalıp gider. Artık aşk, ahlaksızların ilgi alanında olması gereken bir kavram, cinsellik ise ‘kadınlık görevi’, hatta ‘ulvî bir görev”dir.

Bulutların tepesinde hiçbir dert yok tabi. Çalışmak yok, üretmek yok, sorumluluk almak yok. Beklemek var yalnızca. Bekle ve her neyi bekliyorsan ayağına gelsin. Karar mekanizmalarının dışında kal, başın ağrımadan öylece ot gibi yaşa. Nasıl olsa birileri senin yerine çalışır, senin yerine kararlar verir, senin yerine elini taşın altına sokar, senin yerine sorumluluk alır, sen de gül gibi yaşarsın işte öyle, bulutların tepesinde.  Yeter ki “görev”ini eksiksiz yerine getir.

Bu yaşam tarzı, din afyonu yutmuş cahil erkek için daha da vazgeçilmezdir. Nasıl ki kolay kazanılan para parayı çeker,  dönemin adamı olarak parayı kolay yoldan kazanmaya alışmış bir kafa da her kadını cinsel bir nesne gibi görmeye başlar; kendi sınırları içinde erişebildiğine yine dinsel kılıflar uydurarak erişmenin yollarını arar ve bulur.  Aynı dinsel kılıflar, bulduğu kadınlar için de geçerlidir.  Gayrı meşru yollardan cinsel  “hizmet”te bulundukları adamlar ya “nefesi kuvvetli hacı hoca”, ya şeyh pöstekisinde oturan bir “uçkursuz”dur. Bazen de cennetin anahtarını da elinde tutan villa, daire, cip sahiplerine “hizmet” ederler.

Bu din “uçuk”ları karşılıklı birbirlerinin fitilini ateşleyip dururlar. O kadınlar edilgenleştikçe,  o erkekler azar; o erkekler azdıkça o kadınlar edilgenleşir.  Sevgiyle, aşkla çözülemeyen sorunlar, o kadınlar tarafından gizlilik ve entrikayla; o erkekler tarafından da Osmanlı tokadıyla çözülür. Öyle ki, Osmanlı’nın o adaletsiz kadın-erkek ilişkisini özleyen gerici hödükler, yalnızca kendi yakın çevrelerindeki  edilgen kadınlara değil; otobüste, metrobüste, sokakta rastladıkları ve edilgin kadınlarına kötü örnek olduğunu düşündükleri Cumhuriyet kadınlarına da sırf mini etek, şort giyiyor, ya da saçları açık diye  uluorta tokat atmaya kalkışırlar.

Bu “geri”lerin atladığı bir şey var.  Cumhuriyet kadını; gece gündüz Osmanlı tokadı yemiş,  din afyonuyla uyutulmuş, sırtından sopa, karnından sıpa eksik edilmemiş  “ezik” ve sinsi kadınlara benzemez. Öyle bir Cumhuriyet tokadı atar ki bu ortaçağlardan kalmışlara, bu yobazlar ve yedi sülaleleri bir daha ayağa kalkamaz!

33 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Etiketler: ,

Yorum Yapın