Anasayfa Anasayfa

TAYLAN


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

-Yağmur adamlara ve gökkuşağı analara…

tttt

Tuz gölü, beyaza çalar mavisiyle, çimen yeşili bozkırın ortasında kocaman bir leke gibi duruyordu. Gökyüzü, tam ufuk çizgisinde durgun göle kavuşmuş, gölle sarmaş dolaş olmuştu. Kıyılarda kum öylesine inceydi ki toprak demek daha uygun düşerdi. Göl kıyısını dalga dalga saran pembe kristal tuz tabakası, uçuk mavi gölün kıyısında, gölü çevreleyen bir fisto gibi dolanıyordu. Kıyılardaki kristal pembeliğe akşam güneşinin kızıllığı vuruyor, suyun kıyısında kızıl pembe ışıklar oynaşıyordu. Serin bir rüzgâr esiyordu kuzeyden güneye…

 

Taylan, gölün kıyısında ufka doğru dimdik durmuş, başı ellerinin arasında, gözlerini kısmış, uzaklara bakıyordu. Yeşil gri spor ayakkabılarına su değmesin diye bir adım geri çekildi; ayaklarını hazır ol durumunda birleştirdi, kulaklarını işaret parmaklarıyla tıkayıp öne arkaya sallanmaya başladı. Annesi Gevher “Hadi rüzgâr çıktı, üşüyeceksin!” dedi ve ardına bakmadan yürüdü. Taylan, elleri kulaklarında, başını öne arkaya sallayarak annesini izledi.

Çocukluğundan beri tek arkadaşı, annesiydi. Ana oğul kırk yıldır her yere birlikte gidiyor, birlikte yolculuk ediyor, birlikte yemek yapıp birlikte sofraya oturuyorlardı. Ama anne hep tek başına ağlar, gelecekle ilgili hep tek başına kaygılanırdı. Gevher eşini kaybettiğinden beri hep yalnız mücadele etmişti. Babası öldüğünde Taylan çok küçüktü. Gevher, hayata biraz daha sıkı tutunabilsin diye oğluyla birlikte telkari kursuna gidiyor, bozuk havalarda akşamları onunla salonun bir köşesine kurdukları yapboz masasında saatler geçiriyordu. İlk kez iki buçuk yaşına geldiğinde fark etmişti çocuğun otistik olduğunu. Taylan, çağrıldığında bakmıyor, annesi çağırsa bile hiçbir tepki vermiyor, konuşmuyordu. Gevher, ilkin onun bu davranışlarını babasını kaybetmiş olmanın tepkisi gibi düşündü ama Taylan gözlerini bir noktaya dikip dakikalarca hareketsiz kaldığında durumun ciddiyetini anladı, onu bir doktora götürdü.

Güneş ışıklarını toplayıp ufuk çizgisine doğru aktı, gölün solgun renkli sularına daldı. Taylan rüzgârdan dimdik olmuş, havaya kalkmış saçlarıyla annesinin arkasında arabaya doğru yürürken dişlerinin arasından bir şeyler mırıldanıyor, başını sağa sola sallayıp duruyordu. Rüzgâr hızını artırmış, hava sertleşmişti. Arabanın yanına gelince durdu, kapı koluna dikti gözlerini. Annesi omzuna dokundu, “Hadi aç, otur!” dedi, sonra arabanın arkasından dolanıp lastikleri kontrol etti, kendi kapısını açtı, direksiyona geçti. Taylan annesinin yanına oturup kemerini bağladı. Boynundaki gümüş künyeye dokundu. Künyeyi kendisi yapmıştı kursta. Künyenin ön yüzünde Taylan’ın kimliği, arka yüzünde annesinin telefon numarası yazılıydı. Ayağının dibindeki poşetten bir CD çıkarıp annesine uzattı. Gevher başını sağa sola salladı, aldı CD’yi. Yolculuğun başından beri hep aynı parçayı dinliyordu Taylan. Beatles grubunun yıllar önceki ünlü şarkısı “Let It Be”. Kendisiyle yaşıt bu şarkıyı bu kadar sevmesinin nedeni Otizm Vakfı’nın piyano öğretmeniydi. Piyanoda bu şarkıyı çalmayı o öğretmişti Taylan’a. Annesi onun müzikle ilgilenmesine çok seviniyordu. Gençliğinde izlediği bir film düşmüştü aklına. Dustin Hoffman’ın başrol oynadığı, bir otistiğin yaşadıklarını konu alan “Rain Man”… Yan gözle oğluna baktı. “Yağmur adamım benim!” diye mırıldandı. Taylan kendi âlemindeydi; annesini duymadı. Gevher, yıllardır oğluyla birlikte uzun yolculuklara çıkıyordu; ama hep yalnızdı bu yolculuklarda. Taylan yol boyunca hep müzik dinler, annesiyle konuşmaz, onun sorduğu, söylediği şeyleri de çoğunlukla duymazdı.

Bir defasında Gevher bir akrabasının yazlığına uğramış, Taylan’la birlikte bir çay içimlik konuk olmuştu onların rüya gibi bahçesine. Çok güzel bir bahçeydi. Meyve ağaçları, çardak üzüm asması, sıra sıra dikilmiş domates, biber fideleri, nane, maydanoz, dereotu, kıvırcık salata, yeşil soğan… ne ararsan vardı.
Bahçe kapısı açıldı, yan komşuyla eşi girdi içeri. Gevher’i çocukluğundan tanırlardı. Geldiğini duymuş, bir merhaba demek istemişlerdi. Taylan onların gelişinden çok tedirgin oldu. “Biz sizi tanımıyoruz, siz kimsiniz? Siz kimsiniz? Biz sizi tanımıyoruz!” diye tepki gösterdi. Annesi “Onlar benim arkadaşlarım, bizi görmeye gelmişler” dese de fayda etmedi. Taylan döndü, parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp başını öne arkaya sallayarak bahçe duvarına doğru yürüdü. Komşu çok üzüldü. Taylan’ın yanına gitmek üzere bir iki adım attı. Gevher, komşunun omzuna dokundu, “Gitme, bırak!” dedi. Komşu üzgün bir ifadeyle başını salladı, Taylan’ın yanına gitmekten vazgeçti.

Taylan’ın huzursuzluğu arabaya binip yola çıkıncaya kadar sürdü. Ancak akşama doğru bir sahil kasabasında yaşayan çok sevdiği dayısının evine ulaştıklarında çok sevindi. Yemek masasında Taylan’ın keyfi yerindeydi, hatta dayısıyla birkaç kelam bile etti. Yemek boyunca çok sakin ve dingindi. Yol epeyce yormuştu onu. Yatmak istedi. Ne var ki yengesinin hazırladığı yatağı beğenmedi. “Çiçekleri yok bu çarşafın, çiçeksiz bu çiçeksiz… Çiçek neden yok? Çiçek neden yok? Çiçek yok, çiçek yok işte…” dedi durdu.

Sonunda pes edip yatağa girdi, yorganı beline kadar çekip oturdu. Ellerini öne doğru uzattı, parmaklarını gerdi, ellerine baktı. Ellerini salladı bir süre. Parmaklarını açtı, ellerine baktı yine. Yatakta kaydı, yorganı boynuna kadar çekti. Kapının dışında, annesinin sesini duydu: “Hadi Taylancım yat uyu, yarın Foça’ya gidiyoruz, sen çok seversin orayı!” derken, koridorda sesi uzaklaştı Gevher’in.

Salondakiler masanın etrafında toplanmış, çay içmek için Gevher’i bekliyorlardı. Yeğeni Nurver sandalyesini çekti, “Gel halacım, otur!” dedi. Demliği aldı, çayları doldurmaya başladı. Yengesi Yüksel, yarısı dem dolu bardaklara çaydanlıktan sıcak su dökerken “Nurver, yengenin bardağına az daha dem doldur, demli sever o!” dedi. Gevher yengesine baktı, gülümsedi.
Masanın çevresinde sohbet muhabbet iyiydi. Gevher’in Ahmet ağabeyinin Almanya maceralarını dinlerken zamanın nasıl geçtiğini fark edemediler. Saat, gecenin biri olmuştu. Gevher’e kalsa, sabaha kadar oturabilirdi daha. Gelgelelim zorla da olsa uyuması gerekiyordu. Yatmak için izin istedi. Yengesi “Hadi sen yat anacım, yol yorgunusun, üstelik yarın yola da çıkacaksın. Birkaç gün daha kalın diyorum ama laf dinleyen kim? Sanki Foça kaçıyor! Daha doğru dürüst konuşamadık bile…” derken Gevher kalktı, sandalyesini düzeltti, “İnşallah yenge, inşallah başka sefere ayrıca geliriz” dedi.

Ayaklarının ucuna basarak odaya girdiğinde, Taylan’ın uyumuş olduğunu gördü. Aşağıya kaymış yorganını düzeltti, kendisi için hazırladıkları yatağa yattı. Yorganı üzerine çekti. Mis gibi lavanta kokuyordu yorgan. Yengesi temiz kadındı. Gevher’le Taylan ne zaman gelse onları mis gibi yataklarda yatırırdı.
Gevher, bu yıl tatil için oldukça uzun bir yol seçmişti. Uzun da olsa, her yolun bir sonu oluyordu. Uykusu yoktu daha, ama gözlerinin dinlenmeye ihtiyacı vardı, gözlerini kapadı, düşündü. Üç beş yıl, hadi diyelim on yıl sonra elden ayaktan düşecek, belki bir huzur evine yerleşmek isteyecekti. Peki ya Taylan? Ona ne olacaktı o zaman? Yasalar, her ikisinin birlikte aynı huzur evine yerleşmesine izin vermiyordu. Ana oğul, ayıracaklardı onları birbirlerinden. Anasının kuzusu yerleştiği kurumda ne yapacaktı anasız? Yatakta döndü, uyumaya çalıştı. Uyuyamadı.
Gevher, daha altı aylıkken oğlunun bir sözcüğü defalarca hecelediğini görmüş, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Bir yaşında sus pus olmuştu yavrucak. Hiçbir şey duymuyor, konuşmuyordu; iyice içine kapanmıştı. Kozasının içinde minik bir ipek böceği gibiydi. Okul yaşına geldiğinde Taylan’ı okula da almamışlar, mevzuatı dayamışlardı Gevher’in önüne. O günden sonra oğlunun hem annesi, hem öğretmeni olmuştu. İş başa düşünce kolları sıvamış, canından çok sevdiği oğluna önce konuşmayı, sonra okuyup yazmayı öğretmişti. Okul zamanı onu elinden tutup okula götürüyor, teneffüste diğer çocuklarla kaynaşıp mutlu olmasını sağlamaya çalışıyordu. Yıllar, hep Taylan’a bir şeyler öğretmekle, ona tek başına sorunlarını çözecek pratik bilgiler kazandırmakla geçti.

Taylan herkesle konuşmaz, bazen canı isterse, bir iki laf ederdi. Hatırını soranlara “annemle nakış boyası yapıyor, çay kahve içiyoruz; ben yapıyorum çayları” diyordu. Ama daha da yaşlandıklarında ana oğul birlikte olamayacaklardı.
Gevher her gece uyumadan önce bunları düşünüyor, bir çözüm yolu arıyor, bazen düşüne düşüne sabahladığı oluyordu. Kalan ömürlerinde bir lokma ekmeğe gözyaşlarını mı akıtacaklardı? Çocukları bu durumda olan aileler için çocuklarıyla birlikte kalabilecekleri huzurevleri yapılması çok mu zordu? Sosyal medyada bir kampanya başlatıp, otistik yakınlarının feryatlarını yetkililere duyurmaktan daha iyi bir çare gelmiyordu aklına. İçini bir sıkıntı kapladı.

Kalktı, sırtına yeleğini geçirdi, pencereyi açtı. Serin havayı derin derin soludu. Gökyüzüne baktı. İstanbul’da arayıp da bir türlü bulamadığı yıldızlar tası tarağı toplamış, İstanbul’dan kaçıp buraya, bu küçük sahil kasabasının gökyüzüne doluşmuşlardı. Gökyüzü yıldız kaynıyordu. Binlerce, belki de milyonlarca yıldan beri sayısız yıldız, böyle bir arada parlıyordu. Keşke insanlar da sevdikleriyle sonsuza dek yıldızlar gibi birlikte olabilselerdi.

Bir yıldız kaydı. Annesi, babası, teyzesi, daha nice yakını günü geldiğinde yıldız gibi kaymıştı hayattan. Eceli gelip de yıldız olup kaydığında kuyruklu yıldız olmak, ardından sürüklediği ışığıyla dünyada tek başına bırakacağı oğluna yol göstermek arzusuyla yanıp tutuştu. Şimdilik, “yağmur adam”ın ardından göğü boydan boya saran gökkuşağı gibiydi.

Ü.Ö.G. (Z.A.)

39 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Etiketler: , , , ,

Yorum Yapın