Anasayfa Anasayfa

Veda korosu


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G.)

 

gg

Yaz bitmiş, güneş bulutların ardına çekilmişti. Serin rüzgârlar yalıyordu evin duvarlarını, ağaçların yapraklarını. Bütün yaz doya doya güneşin sıcaklığını içmiş yapraklar dalların arasında üfüren rüzgâra direnemeyip tutundukları dalları bırakıyor, rüzgârın önünde oraya buraya sürükleniyordu. Dökülen yapraklar büyük savaşlarda telef olan askerler gibi aç susuz, yaralı, bir süre hayatta kalmak için direniyor, sonra öbek öbek sararıp soluyordu.

Sonbahar, doğadaki canlılar için veda mevsimiydi. Börtü böcek, kuş çakal, koyun keçi… ne varsa bu mevsimde yazdan kalan canlılığını yitirir, yuvasına, ağılına, inine çekilir ya da sıcak ortamlar bulmak için göç yollarına düşerdi.
Müyesser, artık yünleri katıp katıştırarak ördüğü aba gibi yeleğini sırtına geçirdi, başına yazmasını doladı, terliklerinin üstüne altmış yıllık kocası Veli’nin bahçede çalışırken giydiği Ankara lastiklerini geçirip bahçeye indi. Evin arkasına dolanıp, odunluğa girecek, yağ tenekesinden bozma kömür kovasına birkaç parça yonga alıp sobayı tutuşturacaktı.

 


Bahçe duvarının yanındaki gül fidanına takıldı gözleri. Bütün yaz kıpkırmızı kadife güller açan fidan da kendini hazan mevsiminin hüznüne kaptırmış, güller yapraklarını toprağa saçmıştı. Aslında güller uzun süre direnirdi güz mevsimine, öyle hemen vazgeçmezlerdi yapraklarından. Müyesser bir elinde boş odun tenekesi, öbürüyle ameliyatlı dizini tutarak bahçeye inen basamakları teker teker inerken söylendi:
“Nezaket’in oğlu Hakan’ın işi bu! Gül koparacağım diye gene kanırttı gülün dalını, döktü güzelim yaprakları!”
Son basamağı da inince elindeki odun tenekesini yere bıraktı, iki elini beline dayayıp vücudunu esnetti. Yazmasını düzeltti, tenekeyi alıp evin arkasına dolandı. Dereotları iyice uzamış, uçları sararmıştı. Tenekeyi evi çevreleyen betona bıraktı, dolaşıp birbirine karışmış hortumun bir ucunu bahçedeki musluğa taktı, öteki ucunu eline aldı. Musluğu çevirdi. Musluktan gelen su, homurdanarak hortumda ilerledi. Müyesser hortumu maydanozlara tuttu. Maydanozlar hortumdan gelen tazyikli suyla iyice yıkanıp canlandı. Yaprakların arasından bahçeye sızan ikindi güneşiyle havada rengârenk ışıklı kavisler çizen suyla naneler, dereotları, yer yer kendiliğinden çıkmış pazılar yıkanıp ışıdılar.
Cevizin dalında bülbül öttü. Müyesser hortumu duvar dibindeki reçellik güllerin yanına sürükledi, hortumun ucunu gülün dibine bıraktı. Eğildi, dalda öksüz çocuklar gibi tek başına kalan çingene pembesi, katmerli gülü kokladı. Bu reçellik güller hiç kokmaz, ama Müyesser bahçeye her inişinde bu gülleri koklardı. Yaz sonunda bu güllerden bir büyük, iki de küçük kavanoz reçel yapmıştı. Küçük kavanozlar bayramda el öpmeye geldiklerinde çocuklara verilecek, büyük kavanozdaki de bir araya toplandıklarında kahvaltı sofrasına getirilecekti. Birkaç kavanoz da dağ çileği reçeli yapmıştı. Seksenli yaşlarda olmasına rağmen, reçelini, turşusunu, salçasını hâlâ kendisi yapıyordu. Daha ne olsun!
***
Komşusu Neriman evin önündeki tek arabalık dar yoldan geçip köşedeki bakkala giderken kafasını bahçe darabasının aralıklarından uzattı, boydan boya bahçeyi inceledikten sonra Müyesser’e seslendi:
“Komşu, huu!.. Evde misin?”
Müyesser, Neriman’ın sesini duyunca doğruldu, cevap verdi:
“Bahçedeyim Neriman! Arka taraftayım. Dolan da gel!”
“Yok komşum, yok! İşim var, bakkala gidiyorum. Ekmek tükenmeden gidip iki ekmek alayım. Yarın sabah uğrarım.”
Müyesser bilirdi bu sabah uğramalarını. Yarın sabah, olasılıkla Neriman gelecek, yeni doğmuş buzağısı için bir kucak pazı alıp gidecekti. Bahçede öbek öbek kendiliğinden çıkmış pazıyı kamu malından sayıyordu herhalde. Tahta saplı eğik bağ bıçağıyla kestiği pazıyı beraberinde getirdiği büyücek bir naylon poşete dolduracak, giderayak bir de akşam yemeği için köfte kızartacağını söyleyip, bir demet de maydanoz alacaktı pazıların yanına. “Niyazi et yollamış dükkândaki çocukla. Makinede çektim sabah, koydum dolaba. Maydanozu bol olunca güzel oluyor köfte. Patates de istemiş köftenin yanına ama kızartma yasak. Anacım, yasaktan da anlamıyor benim adam. Geçen gün canı çekmiş, baklava almış Rafet’in dükkânından. Tansiyonu tavan yapacak yine. Laf söz anladığı da yok. Bir yerine felç gelirse ne olacak? Neriman bakacak! Neriman’a güveniyor. Neriman’a da bir şey olursa diye hiç aklına gelmiyor…”Böyle, lafı uzatırdı Neriman. Müyesser komşuluk hatırına sabırla dinler, bazen de tüpçüye telefon edip tüp istemeyi ya da ocakta kaynayan sütü ocaktan indirmeyi unuttuğu bahanesiyle bu gereksiz lakırdılardan yakasını kurtarır, eve girerdi.
***
Bülbül bir kez daha öttü cevizin dalında. Müyesser başını kaldırıp dala baktı. Bülbülü göremedi yaprakların arasında. Soğan ekmişti maydanozların yanına. Yeşil soğanlar iyice büyümüş, tam yenecek kıvama gelmişti. Bu sıralarda ameliyatlı dizi çok ağrır olmuştu Müyesser’in. Dut ağacına dayadığı değneği aldı, değnekten güç alarak yeşil soğanların yanına gitti. Önlüğünün cebinden hiç eksik etmediği çakısıyla bir soğan çıkarttı kökünden. Kökteki toprakları silkeledi. Değneğe baston gibi dayanarak musluğun yanına koydukları demir banka oturdu. Yazın oğlu Serdar izinli geldiğinde arkadaşı İsmail’in dükkânının ardiyesinden alıp getirmişti o bankı. İsmail dükkânının önünü dinlenme tesisi yapan kasabalılara kızıp bankı arka taraftaki ardiyeye atmış, bir muhabbet sırasında bunu Serdar’a söylemişti. O da İsmail’den bankı istemiş, anacığı ile babası bahçede çalışırken yorulunca dinlensinler diye bir kamyonetin kasasına atıp bahçeye getirmişti.
Müyesser elindeki yeşil soğanı evirip çevirdi, soğanın kökünü çakısıyla kesti, bahçe masasının üzerine koydu. Soğanın yeşilini birkaç yerinden deldi, soğanın gövdesinden bir tür düdük yaptı. Düdüğü ağzına götürdü, bülbül gibi şakımaya başladı. Bu hüneri, çok uzun yıllar önce babasının arkadaşı Çoban Mustafa’dan edinmişti. Cevizin dalındaki bülbül tek bir kez öttü, sustu ve bu tılsımlı sesi dinledi. Müyesser elindeki yeşil soğandan düdüğü üflemeye devam etti. Düdük değil, bülbül şakıması çıkıyordu mübarekten!.. Bir süre yeşil soğan tek başına şakıdı durdu. Müyesser soğan yaprağı üflemekten yoruldu, üflemeye ara verdi. Gözlerini kapadı, arkasına yaslandı, derin derin temiz hava çekti ciğerlerine.
Birden bahçe şenlendi, eşi benzeri olmayan bir güzellikte, çoksesli bir bülbül korosu, hiçbir bestecinin bir araya getiremeyeceği güzellikte bir eser seslendirmeye başladı. Müyesser, gözlerini araladı, yerinde doğruldu, yüzü aydınlandı. Sanki altmış yaş gençleşmiş, yirmili yaşlarına geri dönmüştü. Yeşil soğanı dudaklarına götürdü, coşkuyla bülbül korosuna katıldı.
Bahçedeki meyve ağaçları sarı, kırmızı, turuncu, kına renkli güz yapraklarını kahkahayla saçtılar etrafa. Müyesser yaşından beklenmeyen bir çeviklikle oturduğu banktan kalktı, eve doğru döndü. Balkonda pamuk gibi ak saçlarıyla, sırtında aba gibi kalın yünden örülmüş hırkasıyla altmış yıllık karısının kurduğu bülbül korosuna hayranlıkla bakan Veli’yi gördü. “Hadi sen de in bahçeye!” dedi.
Veli bahçeye indiğinde hava biraz daha serinlemiş, güneş yaprakların arasından usulca çekilmiş, fındıklıkların bitimindeki denize dalıp kaybolmaya başlamıştı. Yaşlı adam, titrek bacaklarıyla karısının yanına giderken, akşam serinliğinde hızını biraz daha artıran rüzgâr ağaçların rengârenk yapraklarını havada savurmaya devam ediyordu.
İki ihtiyar yan yana geldiklerinde, doğa, bülbül korosu eşliğinde, onların pamuk gibi bembeyaz başlarına altmış yıllık gecikmeyle, ağaçlardan rengârenk konfetiler yağdırmaktaydı. Hayatları boyunca bir kez bile dans etmemişlerdi. Kimse öğretmemişti ki onlara dans etmeyi… Ama bir bülbül korosu kurmak da her dansçının işi değildi hani. Doğa ise onların yerine güz yapraklarına yaptırıyordu bu dansı. Onların yerine yapraklar dans ediyorlardı, döne döne… Son tango…
Veli, titreyen eliyle odunluğun anahtarını kilitte çevirdi, başını eğip odunluğa girdi. İçerisi rutubet kokuyordu. “Sabahleyin odunluğun penceresini açıp içeriyi iyice havalandırmalı.” diye düşündü. Müyesser musluğu kapatıp hortumu doladı, önlüğüne bahçeden biraz maydanoz, biraz nane, biraz da en körpelerinden pazı doldurdu. O sırada Veli de tenekeye yongaları doldurmuş, odunluğun kapısını kapamıştı. Yavaş adımlarla üç beş basamaklı merdiveni çıktılar, eve girdiler. Veli, elindeki odun tenekesini sobanın yanına bıraktı, mutfağa kibrit aramaya gitti. Sobanın mermerindeki kibriti görememişti. Elinde kibritle odaya geldiğinde Müyesser sobayı çoktan yakmış, ateşi canlandırmak için katlanmış gazeteyle uçlarından yanan yongaları yelpazeliyordu. Yaşlı adam, kibriti mutfağa geri götürdü, odaya döndü, pencereye gidip dışarıya bir göz attı. Hava iyice kararmış, rüzgâr hızını artırmış, yan bahçedeki kümesin oluklu çinkodan çatısını tokatlıyordu. Perdeyi çekip köşedeki koltuğuna oturdu, televizyonu açtı. Reklamlar… Kanal değiştirdi. Türk Halk Müziği korosu… “İki keklik bir kayada ötüyor. Ötme de keklik derdim bana yetiyor.” Ne zamandır çocuklar aramaz olmuşlardı. Veli, hasretini içinde tutmayı biliyordu; ancak çocuklar aklına düştüğünde sulu gözlü Müyesser ana yüreğine söz geçiremiyordu. Veli, göz ucuyla Müyesser’e baktı. Yaşlı kadın “Ben çorbayı ocağa koyayım” diye mırıldanıp gözlerini kaçırarak odadan çıkarken, yazmasının ucuyla gözünden akan yaşı siliyordu.

 

 

143 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum Yapın