Anasayfa Anasayfa

Köpekli köyde değneksiz dolaşmak


Bingöl GÖÇMEN

a (12)

Bir canlının yaşama kabiliyeti; yaşama olanaklarını elde edebilme kabiliyeti ile onları, aynı yaşama olanaklarına ihtiyaç duyan diğer canlıların yağmalama girişimlerinden koruyabilme kabiliyetinin toplamıdır.

Her yağmalama kabiliyeti, hedef canlıdaki yağmalatmama kabiliyeti ile birlikte gelişir. Bu kabiliyetlerin karşılaşmasında, üstünlüğün el değiştirmesi; yağmalamayı ortadan kaldırabileceği gibi, bazen de sadece yağmalamanın yönünü değiştirir.

Emekçi insan; yaşama olanaklarını elde edebilme bilgisini, becerisini sömürücü insana yağmalatmama konusunda başarısızdır. Bu sonuç; sömürücü insanın yağmalamak için, emekçi insanın ise yağmalatmamak için ortaya koyduğu somut güçlerle alakalıdır.

Sömürücülük; doğası gereği akıldışı, mantıkdışı, adaletdışı ilişkileri dayatır. Dolayısıyla sömürücü; sömürü ilişkilerinin sürdürülebilirliğini sağlamak için, sömürüye maruz kalan insanın bir şekilde bu olan bitene karşı çıkmamasını sağlamak; onu, akıldışılığın ve adaletdışılığın içindeki akılla ve adaletle idare etmeye razı etmek zorundadır.

 

Sömürü ilişkilerine boyun eğmenin, sömürü ilişkilerine muhalif olmaktan çok daha akıllıca olduğu algısını oluşturmanın yöntemi; sömürü ilişkilerine muhalefet edenlere daha fazla akıldışılık, mantıkdışılık, adaletdışılık içerisinde olmaktır. Dolayısıyla her dozdaki akıldışılık, mantıkdışılık, adaletdışılıklardan oluşmuş sömürü ilişkisi; onu bilinçle tasarlayan sömürücü insanla, ona bilinçsiz ve hazırlıksız yakalanan emekçi insan arasındaki; tek taraflı bir inisiyatifle oluşturulan bir oyuna getirme ilişkisidir.

Emekçinin emeğine çöreklenme üzerine inşa edilmiş, sömürücü ile emekçi arasındaki bu kafesleme ilişkisinin devam edebilmesi; emekçinin, içinde yaşadığı bu değerler sistemini bir bütün olarak algılayamayan bilinçsizliğinin ve hazırlıksızlığının sürmesine bağlıdır.

Sömürücü, emekçinin muhalefetine daha fazla akıldışılık, mantıkdışılık, adaletdışılıklarla karşılık vererek; emekçinin akıl, mantık, adalet taleplerini sonuçları itibariyle daha fazla akıldışılık,mantıkdışılık, adaletdışılıklara maruz kalmakla özdeşleştirir. Emekçiye, aralarında seçme yapacağı ihtimallerin ancak ve yalnızca akıldışılık, mantıkdışılık, adaletdışılıkların daha azıyla daha fazlası arasında olacağını, başka bir ihtimalin olamayacağını hatırlatır. Böylece “ ölümü gösterip sıtmaya razı etme “ anlayışına dayanan sömürücünün deli dumrul adaleti; “ denize düşünce yılana sarılan “ insan doğasında, içinde bin yıllarca debelenip duracağı bir paradoks oluşturur.

Emek sömürüsüne karşı olan toplumsal sistemlerin insan yaşamı için sorun üretmek gibi bir dertleri olmadığından; bu sistemlerin, insan yaşamı için ürettiği sorunlardan giderek arınacağı açıktır. Emek sömürüsü temelli toplumsal sistemlerin ise ürettiği çözümler de, sorunlar da esasta sınıfsal ve yapısaldır; sömürücü sınıf için çözüm, emekçi sınıf için sorun üretirler. Dertleri, emekçi sınıf için bilinçle ürettikleri sorunları çözmek değil ( ki; bu, kendilerini inkâr etmek olur ); emekçi insanları ürettikleri bu sorunlarla yaşamaya alıştırmak, bir şekilde ikna etmek, yaşanan sorunları doğalın bir parçası gibi göstermektir. Sömürücü sınıf, bunu sağlamak için; önce sömürü sistemini hâkim kılacağı toplumun dinini, bilimini, hukukunu kendi sömürücü davranışlarına onay verecek bir revizyondan geçirir. Sömürü sistemine muhalefet edeni deli dumrul adaletiyle yargılayan kendi hukukunu, sömürü sistemine şükretmeyeni cehennemle tehdit eden kendi dinini, sömürü sistemine toz kondurmayan kendi bilimini oluşturur. Sonra da, bütün kurumlarını kendi çıkarlarına uygun hale getirdiği ve sahibi olduğu sömürü sisteminin “ uyumlu insan “ ını oynar. Sömürü sisteminin hırçın ve asi çocuğu, isyan eden, inkâr eden, zorlanan insanı ise; ya bir parça ekmeğe mahkûm ya bir parça ekmeğe muhtaç haldeki yaşama seçenekleri arasında kıvrandırılan; başarısızlıklarına, yaşamının çarçur oluşuna, emeklerinin talan olmasına, telef olmasına kolayca ve kusursuzca kanaat edememesi; aç gözlülüğüne, nefsinin esiri olmasına, aşırı hırslılığına yorulup; kötü kaderine şükrederek yaşayamaması, kötü kaderinden kurtulamamasının nedeni olarak gösterilen emekçidir.

Sömürücünün dini, tüm olan biteni hikmetinden sual olunmaz, yaptıklarına akıl sır ermez bir Tanrının aklının, mantığının, adaletinin eseriymiş gibi göstererek; sömürücünün hukuku, sorunun sistemle değil insanla ilgili olduğu havasını vererek; sömürücünün bilimi, dinin kadere, kısmete oynattığı rolü, şansa oynatarak; emekçinin yaşama sevincini bir kumarhane adaletinin içinde yok eden, emekçi eti yiyen, emekçi kanı içen bir düzen karşısında, koyunlarında besledikleri yılanı oynarlar.

Bütün çeperleri giderek daha çok ısıtılacak olan bir kafese yavrusu ile birlikte konan bir şempanzenin; kafesin zemini yavrusunun dayanamayacağı bir sıcaklığa ulaştığında onu kucağına alması, kendinin dayanamayacağı bir sıcaklığa ulaştığında ise yavrusunu yere atıp üzerine çıkması; genel olarak canlıdaki özgeciliğin ve bencilliğin koşullara bağlılığı konusunda bize bir fikir verir. Ama bu deneye tabi tutulan anne şempanze kendisi hakkındaki duygularını ve yavru şempanze de annesi hakkındaki duygularını, hafızalarına, bütün zamanlar için ve bütün koşullar için “ bencil ” olarak kaydeder. Çünkü canlıda, hayat tecrübelerini; kötü koşulların duygularının gerçek, iyi koşulların duygularının sahte olduğu algısıyla kayıt tutma eğilimi vardır. “İnsan, kötü günde belli olur” atasözü, insandaki bu eğilimi gösterir. “İnsanoğlu çiğ süt emmiştir” atasözü ise, böyle bir testi bile gereksiz gören bir noktada durur: İnsan dosyasını; “İnsan kötüdür; kötü olduğu da kötü günde belli olur” diyerek kapatır.

İnsanın yaşadığı koşulları değiştirebilme yeteneği, diğer canlılarla mukayese edilemeyecek kadar çoktur. Yaşadığı koşulları değiştiremeyen canlıların, değiştiremedikleri bu yaşama koşulları tarafından değiştirildiklerini es geçmeleri, yaşadığı koşulların etkisi altındaki psikolojik ve ahlaki şekillenişlerini koşullar üstü sanmaları ve bu sanıları doğrultusunda davranmaları, onlar için pratik anlamda yanlış bir hayat bilgisi oluşturmayabilir. Oysa; insanın, canlının psikolojik ve ahlaki şekillenişini koşullar üstü sanması; onu, yaşam karşısında, yaşadığı koşulları değiştiren yapısına denk düşmeyen, yaşama çıkarlarıyla örtüşmeyen bir ufuksuzluk ve muhafazakârlık içinde tutar. Örneğin; psikolojik ve ahlaki anlamda tek bir akrep, tek bir aslan, tek bir at tanımı yapmakta bir sakınca olmayabilir. Ama, tek bir insan tanımı yapmak; insanı, ihtiyacı olan devrimcilikten uzaklaştırır.

“İnsan, kötü günde belli olur” atasözündeki, “iyi günde belli olmayan insan” algısı ve “İnsanoğlu, çiğ süt emmiştir” atasözündeki “insan hakkındaki genel kötümserlik”, insan için umutlanmayı zorlaştırmaktadır. Yaşama koşullarını, canlının ne mal olduğunu ortaya çıkarıcı imtihan soruları gibi gören; dolayısıyla, daha kötü yaşama koşullarını daha iyi imtihan soruları gibi gören; canlının iyi mi kötü mü olduğunu belirlemeye, onu mahkûm etmeye odaklı bu anlayıştan insanlar için ancak kötü yaşama koşulları, cezalar, mahpushaneler, çileci yaşamlar, vb. çıkar.

Yaşama koşulları ile canlı arasındaki bağıntıda, yaşama koşulları “bağımsız değişken”; canlı, “bağımlı değişken”dir. Yani; canlının iyiliği kötülüğü, yaşama koşullarının iyiliğine kötülüğüne bağlıdır. Canlıdan, kötü yaşama koşullarında iyi olmasını beklemek; canlının iyiliğini ve mutluluğunu isteyen ve doğru çıkarsamalar yapan bir akılla alakalandırılamaz. Dolayısıyla; kötü yaşama koşullarında, “hadi bakalım hanginiz iyisiniz?” diye imtihan etmek anlayışı; ancak canlının biyolojik, psikolojik, ahlaki, kültürel iyilik ve kötülüğünün yaşama koşullarının iyiliğine ve kötülüğüne bağlılığını gözden kaçırma çabasının bir sonucu olabilir. Bu tavırlar; sömürücü insanın sömürme amaçlarıyla veya insanların bir kısmını cennete, bir kısmını cehenneme atmayı kafaya takmış, bu takıntılarına mazeret arayan bir Tanrının amaçlarıyla örtüşebilir. Bu tavırların arkasındaki sığ ve hain niyeti görmek yerine bunlara inanmak ise, emekçi insanın kötü yaşama koşullarında yaşadığı biyolojik, psikolojik, ahlaki, kültürel yenilmelerinin yarattığı kendine güvensizliklerinin bir sonucudur.

Bütün çeperleri giderek daha çok ısıtılacak olan kafese yavrusu ile birlikte konan şempanzenin yerinde, başka iki ya da daha fazla şempanzeyi veya başka hareketli canlıları düşünün. Bu canlıların, bu yaşama koşullarında; birbirlerine ve kendilerine güvenen, birbirlerini ve kendilerini seven, yaşamayı seven, dayanışma yeteneği yüksek, özgeci, mutlu ve umutlu canlılar olacaklarını bekleyebilir miyiz? Elbette ki bu canlılar; birbirlerine ve kendilerine güvenmeyen, birbirlerinden ve kendilerinden nefret eden, yaşamaktan yana ağızlarının tadı kaçmış, her türlü birbirlerine düşme ve zarar verme kapasiteleri yükselmiş, örgütlenemez, bencil, mutsuz ve umutsuz canlılara dönüşeceklerdir.

Yaşam koşullarının kötülüğünü engelleyemeyen, koşullar karşısındaki inisiyatifini ve iradesini kaybeden canlı, kendine güvenini ve cesaretini yitirir. Bu özgüvensizlik; onu, isyandan uzaklaştırır; itaate sürükler.

Kafes koşullarının, canlıları birbirlerini ayakları altına almaya ve birbirlerinin sırtına binmeye zorlayan baskısı sonucu oluşan canlı yığınlarının oluşturduğu görüntü; kafes, sömürücü insanın sömürü sistemi ve canlı da emekçi insan olduğunda, “sosyal tabakalaşma konisi” adını alır.

Sömürü sisteminin, sömürücü insanın çıkarlarına göre içeriklendirdiği ahlak ve din, sömürünün yarattığı yaşama koşullarına toz kondurmazken; emekçinin acı çekmemek, yaşamak için, can havliyle yönelmek zorunda kaldığı davranışları kötü ve günah olarak mahkûm ederek, onu öz güveninden ve öz saygısından uzaklaştırır; kendini şeytana kanma potansiyeli yüksek, çiğ süt emmiş biri gibi algılamasını sağlar; kıvranmalar içinde sığınan, teslim olan, itaat eden, kanaat eden, şükreden bir insana dönüştürür. Çünkü; kafes terbiyecisinin amacı, kafesteki canlıları kafes koşullarına ikna etmektir; onlara, kafesten kurtuluşun yolunu göstermek değil.

İnsanın kötü koşullarda kötü olmasından hareketle, “İnsan, kötü günde belli olur” sonucunu çıkarmak; kötü koşullarda, biyolojik olarak yeterli olmadığı halde, ahlaki ve dini sıkıştırmalarla, koşullara rağmen iyi olacağını, hatta daha da ileri giderek olması gerektiğini söylemek; kendi sistemini, insanın insana dair umutlanma algısını azaltmak, yok etmek üzerine inşa eden sömürücü insanın çıkarlarına hizmet eder. İnsan için, “kötü gün insanı kötü yapar”, “kötü günde kimse iyi olamaz” demek; insanda, içinde yaşadığı koşulların tersine şeyler beklememek ise, insanın insana dair umutlanma algısını çoğaltır; kötü koşulları değiştirmeyi hedefine koymasını, devrimcileşmesini sağlar.

Sömürü sistemi, sahiplik ve buna dayalı emek sömürüsü üzerinden; sömürücünün sınırsız iyi koşullarda, emekçise sınırsız kötü koşullarda yaşamasının meşrulaştırıldığı, koruma altına alındığı bir ilişkiler zeminidir. Sömürü sistemi, bu ilişkiler zeminini kurar ve korur. Dolayısıyla, emekçinin iyi koşullarda yaşama talebi; son tahlilde, bir sömürü sistemini tasfiye talebi olduğu için; sömürü sisteminin karşılayamayacağı bir taleptir. Bu nedenle, sömürü sistemi, emekçinin iyi koşullarda yaşama talebinin, sömürü sisteminin uyumlu bir emekçisi olması halinde, Tanrı tarafından öbür dünyada karşılanacağını vaat eder. Kendinin haksızca vermediklerinin hepsini ve daha fazlasını, tasvir ettiği Tanrı’ya verdirir.

Sömürü sisteminin dininin emekçideki bu yatıştırıcı etkisi, sistem için hayati bir öneme sahiptir. Ona, kötü koşullarda iyi olmayı dayatarak; kötülüğün, sömürücüden emekçiye yönelik olarak tek taraflı sürmesini sağlar. Sömürü sisteminde dini kaldırırsanız; yani emekçi, sömürücü, Tanrı üçlü ortaklığından Tanrı’yı çıkarırsanız, kalan ortaklıkta sömürücü sömürücülüğüne devam edemez. Çünkü; bu üçlü ortaklıkta Tanrı, sürekli zarar eden emekçiye uğradığı zararları fazlasıyla karşılayacağını vaat eden ortaktır ve emekçinin bu ortaklığa tahammül etmesinin nedenidir.

Her canlı, yaşadığı süre içinde, kendi yaşama çıkarlarıyla örtüşen davranışlar edinmek; yaşama çıkarlarını savunmayan davranışlardan uzaklaşmak ister. Bu yüzden de; sömürünün olmadığı bir sistemde insanlar özgeci, sevgili ve saygılıdır. Sömürünün olduğu bir sistemde ise bencilleşir, sevgisizleşir ve saygısızlaşırlar.

Sömürünün olmadığı bir sistem, kimsenin kimseyi sömürmediği insanlardan oluşur. Sınıfsız bir toplumdur. Sistemin yaşama çıkarları, tüm insanların yaşama çıkarlarıyla örtüşür. Bir sömürü sisteminde ise, sömürenler ve sömürülenler vardır. Sistemin yaşama çıkarları, yalnızca sömürücü sınıfın yaşama çıkarlarıyla örtüşür; sömürülen sınıfın yaşama çıkarlarıyla uzlaşmaz çelişkileri vardır.

Bir sömürü sistemi, tamamı sömürenlerden oluşan bir tür sınıfsız topluma da dönüşemez. Bu kendi kendini fes etmesi olur. Çünkü; sömürü sistemi, kendisiyle yaşama çıkarları örtüşmeyen sömürülen sınıfı, kendi var olması için, sömürülen bir sınıf olarak muhafaza etmek zorundadır aynı zamanda. Dolayısıyla; sömürülen sınıfın kendi yaşama çıkarlarıyla örtüşmeyen bu konumundan kurtulması; kendini yaratan, özgür emekçi insanı sömürülen emekçi insana dönüştüren sömürü sisteminin tasfiyesine bağlıdır. Bu tarihsel rol, sömürülen sınıfındır. Sömürülen sınıf, bu rolünü anlamaya ve bu rolüne hazırlanmaya çalışırken; sömüren sınıfın zorlu karşı hamleleriyle karşılaşır.

İnsanlara, çevresindeki insanların bencil, sevgisiz, saygısız mı; yoksa özgeci, sevgili, saygılı mı olmasını istersiniz diye sorulsa; elbette ki, bunun tek cevabı vardır. Keza; insanlara sömürüsüz bir sistemde mi , yoksa bir sömürü sisteminde mi yaşamak istersiniz diye sorulsa, bunun da cevabı tektir. Hal böyleyken; nasıl hiç kimsenin istemediği bir sistem ve hiç kimsenin istemediği davranışlar, hakim sistem ve hakim davranışlar olabilmektedir? Bu, bir yönüyle, olaylara ve insana yalnızca sömürü sistemi içinde bakmakla ilgili bir sorundur. İnsana, sömürü sistemi içinde bakarsak, ondaki baskın davranışların bencillik, sevgisizlik ve saygısızlık olduğunu görürüz. Özgecilik, sevgililik ve saygılılığa bir sömürü sistemi içinde bakarsak; bunların, sömürüye bir saflık haletiruhiyesi içinde yakalanmak anlamına geldiğini görürüz. Burada gördüklerimizi, ait olduğu sistemden bağımsız, genel geçer şeylermiş gibi düşünürsek; insan bencil, sevgisiz, saygısız bir varlık; özgecilik, sevgililik, saygılılık ise alıcısı olmayan bir takım “saflık” davranışları anlamına gelir. Bu tür bir değerlendirme tuzağına düşmenin diğer bir nedeni ise, sistemin kudretini teslim etmek yerine insanın kudretini abartmakla ilgilidir. Buradan hareketle bir “insan olmak”tan, “insan kalmak”tan bahsedilir. “İnsan olan insan”ın iradesinin koşulların belirleyiciliğini bir serçe parmak fiskesiyle bile bertaraf etmesi gerektiği söylenir. Böyle bir metafizik insan kabulü, koşulların belirleyiciliği altında ezilen insanı anlamayan bu mükemmeliyetçilik; gerçek insanı kendini gizlemeye, kendini her kötü şeye müstahak görmeye, kendine ve insana ait umutlanmalarından vazgeçmeye götürür.

Yaşamın önümüze koyduğu koşullar karşısında bilgi ve becerilerimiz azsa; yani, yaşama işini ağız tadıyla yürütebilme konusunda kendimize güvenemiyorsak, başka güçlere güvenmek zorunda kalırız. Başka güçlere güvenerek yaşadığımızda ise, özgür kültür değerleri edinemeyiz; güvendiğimiz güçlere ait ya da bizim onlara atfettiğimiz biat kültürleri ile idare etmek zorunda kalırız. Bu güçler; fizik dünyaya ait fizik hayaller (gerçeğin hayali) olabileceği gibi, fizik dünyayı idare ettiği hayal edilen metafizik bir dünyaya ait metafizik hayaller(hayalin hayali) de olabilir. Fizik hayaller, doğrulukları veya yanlışlıkları ispatlanabilen hayallerdir ama metafizik hayallerin doğruluklarından veya yanlışlıklarından bahsedemeyiz; onlar hayal edildikleri gibidirler veya tasarlayanın tasarrufundadırlar.

İnsanların, yaşamın önlerine çıkardığı açmazları aşmak için ihtiyaç duyduğu ve görmek istediği özellikleri atfederek ürettiği metafizik kavramlar(metafizik hayaller), tam da bu nedenle, insanların onlara ihtiyaç duyma nedenlerini karşılayacak nitelikler taşırlar. Öyle ki; insanların kendilerine ihtiyaç duyma nedenlerine uygun olarak yaratıcı, yönetici, değiştiricidirler. Toplamda bu kavramlar, olağan dünyanın sorunlarına olağanüstü çözümleri olan olağanüstü bir dünya oluştururlar ve yalnızca kendi hayal edicisine, ihtiyaç duyduğu nedenler doğrultusunda “kusursuz” hizmet ederler. Eğer, ihtiyaç duyduğumuz metafizik hayalleri kendimiz üretmez de başkalarının ürettiği metafizik hayallerden “yararlanırsak”, o hayallerin kölesi oluruz. Kölesi olduğumuz hayaller de, efendilik konumları gereği bize hizmet etmez, tersine kendilerine hizmet ettirir; bizi rahatlatmak yerine, hayatımızda yeni yeni sıkıntılar yaratırlar. Dolayısıyla; metafizik dünyaları üreten kaynaklarla, onlara inanmak durumunda kalanların kimler olduğu, aynı insanlar mı farklı insanlar mı olduğu, kritik bir sorundur. Söz konusu metafizik hayallerin düşünsel ve psikolojik bir rahatlamaya mı yoksa düşünsel ve psikolojik bir huzursuzluğa mı neden olacakları; yani, üreticilerinin niyetleri konusunda bize ciddi ip uçları verirler.

Dinler; en iyi niyetli örneklerinde bile, herkesi bağlayan metafizik hayaller olarak ortaya konulma nitelikleri nedeniyle, köleleştiricidirler. İnsanların fizik dünyadaki yaşama çıkarlarıyla örtüşmedikleri ölçüde, köleleştiricilikleri daha da belirgin hale gelir.

http://www.dreamstime.com/-image3328145

İnsanların ürettiği fizik, metafizik tüm bilgiler ihtiyaçlardan kaynaklandığı ve ihtiyaçlara cevap verdiği için; sömürü sistemlerinde emekçilerin ihtiyaçlarına cevap veren fizik ve metafizik bilgilerin üretilmesine müsaade edilmez. Bu, sömürü sistemlerinin yıkılmasına onay vermek olur. Emekçi, sömürü sistemlerinde; sömürü ilişkilerine karşı çıkamayacağı, mücadele edemeyeceği bir bilgisizlik içinde tutulur. Sistemin kendini koruması, kanını emerek yaşadığı emekçinin bu derin çaresizliğine bağlıdır. Sömürü ilişkilerini doğal ve normal kabul eden fizik ve metafizik bilgilerin kol gezdiği koşullarda kendine güvenini yitiren emekçideki güvensizlik düşüncesini; maddi koşulların belirleyiciliğini es geçerek, düşünce oyunlarıyla, fiziksel neden sonuç ilişkilerini metafizik neden sonuç ilişkileriyle tersyüz ederek ve somut maddi koşullarla açıklanamayan bir kendine güven yaratarak aşmaya kalkmak… Keza, buralardaki olası başarısızlıkları da yeniden emekçinin sırtına yıkarak güvensizliğini daha da derinleştirmek pahasına, insana uyumlu bir sistemin de olabileceğini asla akla getirmeden ille de sisteme uyumlu insanı yaratmada ısrar etmek… Veya insanların yaşama çıkarlarıyla örtüşen davranışlar arayışının onları bencilliğe, sevgisizliğe, saygısızlığa sürüklediği bir süreçte, onlardan bu savunma silahlarını bırakarak, asla sömürü koşullarının sonuçları olamayacak olan özgeci, sevgili, saygılı davranışlar göstermesini beklemek… Yani, insanların “köpekli köyde değneksiz dolaşmalarını”, “denize düşüp yılana sarılmamalarını”, “dipsiz kuyulara düşüp Allah dememelerini” beklemek… Öyle ki, sömürü sistemi bunların hepsidir ve bizzat sömürü sisteminin kendisi insanların “değnekli dolaşmasının”, “yılana sarılmasının”, “Allah demesinin” nedenidir; emekçide daima imkânsızı isteyen, onun sömürü sistemi, sömürücü ve kendisi hakkında kafasını ambale eden bu metafizik çağrılar, bu gözbağcı nitelikleriyle, kendi sömürücü sınıf karakterlerini ortaya koyarlar.

Bencil, sevgisiz, saygısız sömürücü; sömürü sistemini kurarken ve korurken, daima toplumdaki farklılıklara dayanır. Sömürücünün bencilliği, süreç içinde giderek toplumun tüm kesimlerine yayılır. Çünkü; sömürü sisteminde insanları “bencillik” besler. Bencillik; tek tek insanların birbirlerine karşı bencilliğinden, çeşitli toplum kesimlerinin birbirlerine karşı bencilliğine kadar uzanır. Bu nedenle; bir sömürü sisteminde dil, din, renk, meslek vb. farklılıklar; toplumdaki renklilikler, güzellikler olarak algılanmaz; sömürünün nedeni olarak algılanır. Sömürücünün, sömürü sisteminin kuruluşunu ve sürdürülmesini toplumdaki farklılıklara dayandırma taktiği ve sömürüden az pay alanla çok pay alanın ahlaki eşitliği, emekçinin bu sistem içinde yağmalanan hayatını ta baştan faili meçhule çıkarır.

Sömürü sistemi çift ahlaklıdır. Bunlardan biri, sömürü sistemi koşullarında insanların yaşama çıkarlarıyla örtüşen; sömürücünün bencil, bireyci ahlakıdır. Ancak; bir sömürü sisteminde emekçi insanların böyle bir ahlak içinde olması, sömürücü insanların işine gelmez. Bu, cambaza karşı cambaz durumu, sömürücünün sömürü marjını azaltır. Ve giderek sömürü sistemini stresine, sıkıntısına değmez bir sisteme dönüştürür. Bu nedenle; sömürücü, emekçinin özgeci, toplumcu bir ahlaka sahip olmasını ister. Emekçi; tok gözlü, kanaat eden, şükreden, fedakâr, kaderci olmalıdır. Hele devletin yüksek menfaatleri, vatan, millet dendi mi; canını, malını, nesi varsa ortaya koymalıdır. Başka türlüsü ayıptır, günahtır, suçtur. Yani; sömürücü, emekçinin toplumculuğunu kendi keyfine bırakmaz; arkasına ahlakı, dini, hukuku alarak; ondan beklediği fedakârlığı; ona, gerekirse zorla yaptırır.

Özetle, bir sömürü sisteminde ahlak; sömürücünün bencil, bireyci ve taktik toplumcu ahlakıyla, emekçinin bencil, bireyci ve sehven(inanmadığı halde) toplumcu ahlakından oluşuyorsa; orada her şey sömürücünün istediği gibidir. Sömürü sisteminin çözülmesinin ahlaki emareleri; emekçinin bu bencil, bireyci ve sehven toplumcu ahlakını terk edip, sınıf temelinde özgeci, toplumcu bir ahlaka yönelmesidir.

Bir sistemi kuran insanların ahlakı, o sistemde geçer akçe olan ahlaktır. Bir sistemde yaşamak durumunda olan insanlar, o sistemde geçer akçe olan ahlaka yönelirler. İnsanların bir sistemin geçer akçe olan ahlakına yönelmeleri ise, o sistemi kalıcı hale getirir. Bu, bir sistemde yaşayan insanların bir kısmı için, bir kısır döngü anlamına gelebilir. Çünkü, bir sistemde geçer akçe olan ahlak, esasta o sistem içinde yaşamak durumunda olan tüm insanların yaşama çıkarlarıyla örtüşmüyor olabilir. Örneğin, sömürü sistemlerinde durum budur. Herkes, sömürü sistemini kuran insanların ahlakına yönelir; ama bu ahlak herkesin yaşama çıkarlarına hizmet etmez. Emekçi insanlar, dolandırılacakları davranışlara yönelmiş olurlar.

Yaşama çıkarlarımızla örtüşmeyen sistemler içinde yaşadığımız bu kısır döngülerin nedeni, o sistemlerin değiştirilebileceğini hesaba katmamamızdır. Bir sistemin değişmeyeceğini düşünerek edindiğimiz ahlak(ki; bu, o sistemi kuran insanların ahlakıdır), çift fonksiyonludur. Esasta kendimizi koruma amaçlıdır; ama daha çok içinde bulunduğumuz sistemi korurlar. Dolayısıyla; bir sistemde geçer akçe olan ahlakı kuşanarak; başka bir deyişle, bir sistemin ahlakını kuşanarak, o sistemi değiştiremeyiz. Bir sistemi değiştirecek ahlak, o sistemin yerine tasarlanan sistemin ahlakıdır. Böyle bir sistem ve böyle bir ahlak bilinci olmadan, içinde bulunduğumuz sistemi değiştirme fikri, bir eyleme dönüşemez.

 

Bingöl GÖÇMEN

 

 

2.371 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Etiketler: , , , , ,

Yorum Yapın