Anasayfa Anasayfa

Çingeneler


Nodar Dumbadze

31-03-2009 10-26-09

 

Guria’da Romanları “çaçan” ya da “çingeneler” diye bilirler.
1943 Yılının temmuz ayında köyümüze bir haber geldi. “Zenobia’ya çaçanlarla çingeneler geldiler…Laşa deresi kenarına çadır attılar.”

Bu haber beni; sanki köyü kaçaklar, eşkiyalar basmış gibi düşündürdü. Çünkü Guria’lılar çingenelerin; “şeytan gibi…parasız pulsuz, yıkık dökük.. garip birileri olduklarını ” düşünürlerdi.

Kontrol etmek için çadırlara doğru yollandım.

Dededen kalma antika bıçağı belime soktum.1905 yılından bu yana hiç patlamamış olduğunu bildiğim filintayı da yanıma aldım.Patlayacağını da sanmıyordum.Çünkü en son 1905′te patlamış ve o patlamada çakmağı kırılmıştı…ve o çakmağı onarmayı hiç kimse düşünmemişti.Öyle ya da böyle çadırlara sokuldum..gizlendim ve uzaktan dikizlemeye başladım.

Çingeneler….

Benim gürültücülerim..dansözlerim..türkücülerim;kavgacı serserilerim.. sevgililerim ve de siyah esmer romanlarım…!

Çingeneler bu dağlarda kaybolmuş bir köyde, Rusça konuşan küçük bir çocuk buldukları için çok şaşırmışlar,bir o kadar da sevinmişlerdi.Çocuğu kendi evlatları gibi sevdiler.Çocuk orada bir süre kaldı.

O gün karavanlarını,atların takımlarını onardılar.Konak yerlerini yeniden düzenlediler.Erkekler körüklerini,örslerini ve tezgahlarını kurarak çalışmaya başladılar.Metal parçalarından üç ayaklı oturaklar,sacayaklar,demir halkalar,oraklar,nacaklar ve tırpanlar yapmaya başladılar.Kadınlarının çoğu gebe. Kimi evliliğe yakın genç kızlar… Hepsi çok güzel.. Kara gözlü, cana yakın çingene kadınları çekirge sürüleri gibi köyün sebze, meyve bahçelerine sızdılar. Gurul kadınlar çetin ceviz olmasalardı.. dallarda yapraklar bile kalmayacaktı.

“Hepsini bir günde midenize tıkıştırmayın..yarına da bir şeyler bırakın” diye bağırıyorlardı Gurul kadınları çingenelere. Aslında hiç kimseyi dinlemeyen çingeneler neden bu söylenenleri dinliyorlerdı ve de kendi dillerinde çocuklarını uyarıyorlardı…! “Dolu geldi ama taşa bir şey yapamadı..!” sözü, şu anki çingene kadınlarının davranışlarına çok uygun düşüyordu.

Çingeneler hakkında çok şeyler söylenmiş, yazılmış…tiyatro eserlerine konu olmuşlar. Filmleri çevrilmiş dünyada.. Aynı isimde benim de bir öyküm var. Ben daha ne söyleyeyim. Ama bizim köyde 1943 senesinin yazında; iki hafta boyunca olan bitenlerin çok ilginç şeyler olduklarını düşünüyorum.

O zamanlar, tüm köy değilse bile, yarısı yakınlarını savaşta yitirmişti.

Gürcü köylerinde sülale sülale otururlar. Çoğu birbirinin kanını taşırlar ve de yakın akrabadırlar.

Cepheden gelen her ölüm kağıdı sonrası, en az beş aile karalara bürünürdü. İşte böyle yarısı karalara bürünmüş köye çattı çingeneler.

Gülen, oynayan; türkü söyleyip danseden çingeneler bu etkinliklerini en aza indirdiler. Yine de ara sıra Gürcü ilenci
ve de çingenelerin küfürleri patlıyordu. Ne ki bu ilenç ve küfürler hiç bir zaman kavgaya vardırılmadı.

Ben çingenelerle arkadaş olmuştum. Yetim olduğumu öğrendiklerinde beni konak yerlerine götürdüler. İstersem çingene olabileceğimi söylediler.”Kim bilir, Baron bile olabilirsin” dediler. Ama ben Büyükannemin keçisine çobanlık yapmayı; köy kadınları ile çingene kadınlarına çevirmenlik yapmayı -tabi ki parasız-… çingene şarkılarını öğrenmeyi ve de gitar eşliğinde söylemeyi seçtim. Gerçi adamların çevirmene pek de gereksinimleri yoktu. Zaten tarım araç ve gereçleri satıyorlardı. Bilirsiniz pazar dili evrensel olduğu için çevirmene pek gerek duyulmuyordu.

“Oğlum, bana iyi bir falcı çingene karısı getir. Ben de senin için bir şeyler yaparım. Benim Vano için bir şeyler söylemesini istiyorum. Vano’nun mektubu geç kaldı” diye yalvarıyordu komşu kadın. Ben de getiriyordum.

“Agrapina’nın yanında falcı bir kadın vardı.. Bana da O’nu getir. O’na iyi haberler vermişti oğlum. Ben de senin için bir şeyler yaparım…diye yalvarıyordu diğer komşu kadın. Ben de getiriyordum.. Ne yapalım…

Savaşta öldü çocukları…kocaları..kardeşleri, enişteleri, nişanlıları; babaları ve akrabaları… Ölenlerini, falcı çingene kadınları canlandıracakmış gibi geldi onlara. Canlanacakların yakınları gözyaşlarını kuruladılar. Sönmeye yüz tutan ocakları yeniden alevlendi. Bu işlerin hepsini onlar bir avuç tütüne.. mısır ekmeği kırıntısına, bir şişe Adesa şarabına; kimi zaman bedava.. bir bardak soğuk su pahasına yapıyorlardı.

Bir sabah, Dzanelidze’nin karısı bizim avluya geldi ve nineme seslendi:

“Ne oldu Nina?” diye seslendi ninem.

“Kerkadze’nin karısı, çocuğunu ödünç vermelisin..!”

“Hep kalsın…bulursan. Bir yararı olursa.. Benim için hiç bir şey yapmıyor. Bütün gün o çingenelerin yanında sürtüyor. Gitara vurup duruyor. Dün, kendisi gibi beş tane kaçak getirdi bana.. benim bahçede hiçbir şey bırakmadılar… Hiç bir şey bırakmadılar..” diyerek ellerini çaresizce göğe açtı. “Bıraktılar… Bit bıraktılar.. Dün akşamdan beri bitleniyorum da yine çıkaramadım…”

“Yine de ödünç vermelisin..”078-gypsy

“Dedim ya..! bulursan senin olsun.”

Hediye gibi verdi ninem. Bunları kulaklarımla duydum. Bir ağaçta arta kalan kirazları bulmaya çalışıyordum. İndim ve Dzanelidze’nin karısına yaklaştım.

“Ne oldu Büyükana Nina..? Beni neden istiyorsun ?”

“Benim için bir çingene karısı getirirsen.. ben biliyorum senin için ne yapacağımı..! Benim Grişa için fal baktırmak istiyorum.”

Büyükanne Nina, buğulanmış gözleri ile bana bakıyordu. Nasıl “Olmaz” diyebilirdim.

Gittim.Yolda düşünüyordum.

Bu çaresiz kadına kimi getirecektim. Kaldı ki, oğlunun ölüm haberini veren, kurşunla delinmiş kanlı mektup evde duruyordu.

Üç yıl oldu ağlıyor.Yine de bir şeylere güvenip bekliyor. Görüyorum..anne kalbi başka.. Gözleriyle görmeyince inanmıyor.

Bir umut ışığı var yine de yüreğinin içinde. Bu düşüncelerle vardım konak yerine. Çoğu bir şeyler bulabilmek için ayrılmışlardı konakyerinden.Yalnızca konakyerinin sorumlusu Nikola’nın hamile kızı Oksana’ya rastladım karavanda. Sanırım dokuzuncu ayının içindeydi ki karnı burnunda idi ve yürümekte zorlanıyor…kesik kesik nefes almaya çalışıyordu.

Çöktüm.

“Oksana gırtlağımı kes ‘hayır’ deme bana. Benimle gel. Çaresiz bir kadın… Az biraz moral ver…”

“Bir şey mi var o kadında..?” diye sordu Oksana istemeyerek.

“Elbette var ki seni istiyor” dedim şüpheyle.

Bizim köyde savaş zamanlarında açlık vardı. Meyve ve pancar yerdik.

“Görüyorsun ben nefes almakta zorlanıyorum…”

Yorgun ve bitkin bir şekilde kalktı Oksana.. Hatırımı kırmadı.. Benimle geldi. Büyükanne Nina bizi görünce hayalet görmüş gibi şaşırdı.

“Bana kimi getirdin çocuk.. Bu hamile kadının doğumu gelince ebeyi nerden bulacağız..?” vah! lanarak elleriyle yanaklarına vurdu hafif hafif Znaladze’nin karısı.

“Sen sıkılma…Kendi başının çaresine bakar o” diye sakinleştirdim.

“Ne diyor..?” diye sordu Oksana.

Yalan söyledim.

“Çok genç. Falcılığı nerden biliyor?” diyor.

“Rahat olsun… Söyle kova, su, bir avuç tuz getirsin. Bir altın yüzük, üç tane kesme şeker…”

Hepsini Dzanelidze’nin karısına tercüme ettim.

“O delirmiş mi ne!… Şekeri üç yıldır rüyamda bile görmedim.” dedi Büyükanne Nina çaresizce.

Bu söylediklerini Oksana ‘ya tercüme ettim. Oksana o kadar güldü ki…sanki duracakmış gibi yüreğini tutuyordu. Büyükanne Nina, şekerin dışında herşeyi getirdi Oksana’ya. Sonra,düğününde takılan altın tel nişan yüzüğünü sağ elinin yüzük parmağından zorla da olsa çıkardı. Onu da Oksana’ya verdi.
Oksana, ıhlaya ıhlaya sobanın yanına yayılır gibi oturdu. Kovaya su döktü. Bir avuç tuzu içine attı.

“Şekersiz çıkar mı?” diye korkarak sordu Dzanelidze’nin karısı.

“Şekersiz olmaz…!” dedi Oksana.

“O halde ne yapacağız..!” sıkıldı bebia Nina.
Oksana, kırmızı puanlı ve  faraş gibi geniş şalvarının cebinden üç küçük, şekilsiz şeker çıkardı, suya attı.

Dzanelidze’nin karısı:

“Allahım, bu melek gibi tatlı kadına mutlu va tatlı günler…” diyerek istavroz çıkardı. Oksana’yı kutsadı. Oksana yan durarak:

“Ne diyor?” diye sordu.

“Seni kutsuyor” dedim ve kutsamanın ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Ama Oksana’nın bunu anladığını sanmıyorum. O da anlamış gibi durmuyordu zaten. Oksana elini uzun süre kovanın içinde, tuz ile şeker eriyinceye
kadar çevirdi. Sonra ince altın tel yüzüğü içine attı.

“Saf altın..değil mi?” diye sordu Oksana..

“Evet..saf “dedi Dzanelidze’nin karısı.

“Kime fal açayım?..” diye sordu Oksana.

“Oğlum…Oğlum. Oğlum Grişa için… Başka derdim ve düşüncem yok” diye yanıtladı Bebia Nina soluk soluğa.. Oksana fal açmaya başladı. Kendi kendine… kendi dilinde yarım saat kadar söylendi durdu.

“Tercüme et..!” diye yalvarıyordu Bebia Nina.

“Kendi dilinde konuşuyor..anlayamıyorum..”

Oksana kendi kendine konuşmasını kesti..Dzenalidze’nin karısına dönerek:

“Görüyorum…. Görüyorum… Sağ. Yabancı insanlarla… Gelmek istiyor; bırakmıyorlar…Tutsak.”

Bebia Nina derin bir nefes çekerek:
“Vay! benim oğlum…Sağolsun da kalsın.

“Başı beyaz bir tülbentle sarılı..Yaralı herhalde..Ama sağ.”

Dzanelidze’nin karısı, şüpheyle önce bana, sonra Oksana’ya baktı. Aniden kalktı. Kurşun delikli  kanlı mektubu çıkarıp Oksana’ya vedi.

“Buna ne dersin..?”

Kanı kurumuş mektubu görünce Oksana’nın rengi değişti. Gırtlaktan, hırlarcasına sordu Oksana:

“Ne diyebilirdim?”

Başımı öne eğerek eleştiri ve de yakınmalarını dinlemeye hazırlandım Oksana’nın. Oksana uzun süre düşündü. Ben ve Bebia Nina merak ve heyecanala bekliyorduk Oksana’yı.

“Mektup,başkasının eliyle gönderilmiş..Asıl o adam öldürülmüş.”

Dzanelidze’nin karısı, Oksana’nın önünde dizlerinin üzerinde çökerek:

“Beklediğin çocuğunun başı için yemin et…” dedi başını kaldırarak Oksanaya.

Dzanelidze’nin karısının sözlerini çevirince..donup kaldı Oksana… Korkudan gözleri parladı. Rengi değişti. Yüzü anlamsızlaştı. Elleriyle karnını kapatarak bebeğini korumaya çalıştı. Birileri bebeğine zarar verecekmiş gibi, korku ve endişe ile sağa sola bakınıyoydu. Sonra anlaşılmaz mırıltılarla karnını okşamaya başladı. Bence ibadet ediyordu. Çok kötü bir şey yapmışçasına kendi Allahından bağışlanmasını diliyor gibiydi. Kararmış yüzü aydınlandı. Rengi geri gelmişti. Gülümseyerek bana:

“Söyle bu yaşlı,solucan suratlı karıya…O’nun çocuğu yaşıyor. İşte bunun işareti… Ben doğuruyorum.. Oğlum olacak… O’na Grişa adını vereceğim.”

Söylenenleri, ürkek ve ve titrek bir sesle Bebia Nina’ya aktarım. Bebia Nina, Oksana’nın çıplak ayaklarını öpüyordu. Bu arada Oksana’nın doğum çığlıkları yer gök arasında gidip geliyordu.

 

057-gypsyYarım saat içinde tüm Zenobia ile çingenelerin konakyerindeki insanlar Dzenalidze’nın karısının evi önünde idiler. Çingeneler Oksana’yı Meryem Ana gibi ellerinin üzerinde kaldırarak… Baronun kızını ve Grişa’yı götürdüler….

Bir gün bir haber esti köyün içine.. Polis, tüm çingeneleri toplamış karakola götürmüştü.

Köyün yarısı gittik. Kimilerine gerçekten çok zarar vermişlerdi. Kimileri ise seyir için gidiyordu.

Vardık. Karakolun bahçesinde duruyordu çingeneler. Gözlerime bakamıyorlardı sanki. Ben de öyle utanıyordum ki..!
O an ağlamak istiyordum. Köylülerin yanında durmaktansa çingenelerin yanında durmayı yeğlerdim. Bunları neden anlamıyorlar. Bunlar hırsız değiller. Hırsızlık yanlızca bunların kanında var. İstemeseler de, ufak tefek şeyler olsa da, mıknatıs gibi kendilerine çekiyorlar. Ben böyle düşünüyordum ama bana kim ne soruyordu ki..!

Nasıl olduysa polis müdürü Kikita Osepiaşvili bürosundan zorlanarak çıktı. Ellerini merdiven korkuluklarına dayayarak köylülere nutuk çekmeye başladı; zafer kazanmış askerlerin generallerine benzemeye çalışıyordu.

“Bu insanları tanıyor musunuz?”

“Tanımaz olur muyuz..! İki hafta kaldılar Zenobia’da.” diye ortaya çıktı köyün en uslu ve en akıllısı Levarsi Berejiani. Polis müdürü Kikita Osepiaşvili, karakol bahçesinin bir köşesinde duran çalıntı eşya ve hayvanları parmağıyla göstererek:

“Bunlar sizin mi?”

“Bu benim.. Bu benim.. Bu da benim……”

Herkes kendi hayvan ve eşyalarını göstererek onlara doğru yöneldi.

“Geri dönün..’Bilgisiz kültürsüz adamlar..’” diye seslendi Levarsi Berejiani.

Köylüler, ellerini sıcak su yakmış gibi, ellerine aldıkları çalıntı eşyalarını ve hayvanlarını oracıkta bırakıverdiler.

Levarsi Berejiani:

“Ne oldu?.. Ne var Kikitia efendi? Bizi neden çağırdın?” diye sordu Polis Müdürü’ne.

Uyarıcı ve tehditkar bir ses tonuyla:

“Duymadın mı Levarsi Berejiani.. Siz kendi mallarınızı bulun.. (çingeneleri göstererek) bunlarla daha sonra ben ilgileneceğim.”

“Hangi mallarla Kikitia Efendi?”

“Adam, bu mallar sizin değil mi?” Dedi Polis Müdürü şaşkınlıkla.

“..İdi Batono Kikitia..!”

“Ne demek “idi” ?”

Köylüleri süzdü Polis Müdürü.

“İdi Batono Kikitia… Ama alışveriş ederek değiştirdik… Kimini sacayağına.. kimini demir zincire…!!” 

Komşusu Arsenia Gudadze’ye dönerek:

“Arsenia senin malın hangisi?”
“Hangisi mi?.. Şu kulağı kesik domuz yavrusu..” dedi elini domuz yavrusuna doğru uzatarak.

“Sen onu çingenelerle sacayağı ile demir zincire değiştirmedin mi?”

“Değiştirdim..! Tabi tabi… Değiştirdim”

“Üç ayakla,dört ayağın değiştirildiğini ben hiç duymadım..!” diyerek güldü Kikitia.

“Bu benim işim.. !” dedi Arsenia ve güven verir bir biçimde yana çekildi.

“İkinci domuz yavrusu kimin?” diye sordu Kikitia.

“Onun sahibi yok ” diye yanıtladı köylülerden biri.

“Bu keçi kimin?”

“Ne bileyim ben.. ! ” dedi, kendisine sorulmadığı halde Dzenaldze’nin karısı.

O da yana çekildi. Yana çekilmesiyle keçi boynundan bir iple çekiliyormuş gibi sahibinin ardından yürümeye başladı.

“Senin değilse ne diye ardından geliyor Nina?” diye sordu Kikita.

“Keçi olduğu ve benim gibi akılsız olduğu için geliyor.” diye yanıtladı Bebia Nina. Sonra keçiyi boynuzunda tuttu, sürükleyerek çingenelerin at arabalarından birinin tekerine bağladı. Köy bilgesi Levarsi Berejiani kadınlara
dönerek:

“Kalbatonebo(hanımlar) Ben biliyorum ki bu tavukları falcılarla ve iyi haberlerle değiştirdiniz..!”

Kadınlar, Levarsi Berjiani’yi doğrulayıcı jest, mimik hareketleriyle.. ve kurbağa seslerine benzer seslerle yanıtladılar.

“Mademki bir şeyiniz kaybolmadı.. ne diye gece yarısı döküldünüz Çuxataura’ya?” diye sordu şaşkın bir merakla Kikitia. Levarsi Berjiani:

“Çok kötü bir şey oldu sandık. Biliyorsun ki savaş var Kikitia Batono.” diyerek köylüleri haklı çıkardı.
“Bu dananın da sahibi yok mu?”

Son bir gayretle eşya ve hayvanları sahiplenmelerini istedi köylülerden Kikitia.

“O benimdi ama bağışladım çingene baronuna..!”

“Niye bağışladın Levarsi…Amcaoğlun mu senin?”diye sordu Kikitia.

“Niye de Baron’un kızı bizim köyde doğurdu. Zenobia’dan giden Grişa Dzenalidze’nin adını verdi çocuğuna…”

Şaşıran çingeneler bir bize.. bir Polis Müdürü’ne bakıyorlardı. Bir şeyler olduğunu anlıyorlardı ama neler olup bittiğinin ayırdında değillerdi.

İyi şeyler konuştu Polis Müdürü:

“İşler böyle ise.. Dönün Zenobia’ya. Otobüs vereceğimi düşünmeyin. Bu çingenelerin yanında benimle oynadığınız ve utandırdığınız için öylece tabanvay gidin!”

Bize sırtını, çingenelere yüzünü dönerek:

“Gidin benim güzel insanlarım. Özür dilerim..! Bu insanların sizlerle bir sorunları yok.

Çingenelerle birlikte çıktık karakol bahçesinden. Uzun süre yüz yüze kaldık. Sonra çingenelerin Baronu ortaya çıktı.
Levarsi Berjeniani’nin yanına vardı. Omuzundan öptü. Sonra geri dönerek en baştaki at arabasına bindi. Daha sonra çingeneler bağırarak, ıslık çalarak, kamçılarını şaklatarak tekerlek gıcırtıları arasında başıbozuk bir şekilde yeni bir konakyerine doğru Sakavaxo yolundan uçup gittiler. Götürdüler köyümüzün küçük bir sermayesini. Ama bize; Laşa Deresi’nin kenarında bir hayal ateşi bıraktılar ki…! Benim yüreğimdeki o ateş hala sönmedi.

Gittiler benim çingenelerim.Yüreğimde bıraktıkları o buruk sevgiyle… Ve onlara davranışlarımızın mutluluğu ile yollandık, Zenobia’nın uzun ve rampa yoluna.

Yol bitmek bilmiyordu.

 

Türü :Öykü
Yazar :Nodar DUMBADZE
Gürcüce’den çeviren : Hasan Midillioğlu
 

 130-gypsy

 

 

NODAR DUMBADZE  (1928-1984)

Tbilisi’de doğdu. Tbilisi Devlet Üniversitesi Ekonomi Fakültesini bitirdi. Gürcüstan’da yayımlanan Niangı (Timsal) dergisini 1967-1972 yılları arasında yönetti. Gürcüstan Yazarlar Birliği başkanlığı, Sovyetler Birliği Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği, birkaç dönem milletvekilliği ve Gürcüstan Komünist Partisi merkez komitesi üyeliği yaptı.
1950 yılından başlayarak önce şiirler, sonra mizah öyküleri ve daha sonra romanlar yazdı. Çocuklar için kaleme aldığı şiirler, beğeni kazandı. Güneşi Görüyorum, Ben, Ninem İliko ve İlarion, Güneşli Gece, Beyaz Bayraklar, Korkma Anne ve Sonsuzluk Yasak adlı romanlanyla büyük üne kavuştu. Romanları, birçok Sovyet Cumhuriyet dillerine, İngilizceye, Fransızcaya, Almancaya, İspanyolcaya, Japoncaya, Arapçaya, Türkçeye ve başka dillere çevrildi.

Ben, Ninem ,İliko ve İlarion ve Güneşi Görüyorum adlı romanlanyla Sovyetler Birliği Komsomol(1) ödülünü, Korkma Anne, Güneşli Gece ve Beyaz Bayraklar adlı romanlanyla da Şota Rustaveli(2) ödülünü kazandı. Yazarın son yapıtlanndan biri olan Sonsuzluk Yasak’a, Sovyetler Birliği’nde en büyük ödül olan Lenin Ödülü verildi. Romanları ve öyküleri Sovyet cumhuriyetlerinde ve yurtdışında sahneye konuldu, bazıları ise filme alındı.

1) Sovyet Komünist Partisi gençlik örgütü.
2) Ünlü Gürcü şairi.


DANIEL GUICHARD CHANTE LE GITAN

4.457 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“Çingeneler” için 5 Yorum

  1. zelin artuğ diyor ki:

    Bu öyküyü, Küçük İşler için Tharıkof Sofrası’ndan sevgideğer İsa Batumlu dostumuz yollamış.

    Sağol İsa… Yeryüzünün bütün çingeneleri adına sevgi ve saygıyla…

  2. isa batumlu diyor ki:

    Sevgideğer Zelin,
    Dün 20 Ocak Rahmetli Babamın onbeşinci ölüm yıldönümüydü.
    Onun anısına bir saygı duruşu olsun diye,doğup büyüdüğü coğrafyayı ve o coğrafyanın insanlarını anlatan yukarıdaki Gürcü öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

    Sevgilerimle..

  3. zelin artuğ diyor ki:

    Sevgideğer İsa,

    Babanı saygıyla anıyoruz.

    Bizim için çok değerli olan ve bugün artık yaşamayan babalarımızı…

    Baban sağlığında seninle gurur duyuyor olmalıydı. Guria, sözcük kökenine bakarak, “uyumayan ülke” demekmiş, biliyor muydun bunu?

    Keşke yeryüzündeki bütün ülkeler “guria” olsaydı…

    Baban toprağında rahat uyusun. Sevgilerim ve saygımla dost, İsa.

  4. Şerife diyor ki:

    Sevgideğer İsa,
    Babanın ve babalarımızın üstüne yıldızlar yağsın, babalarımıza saygıyla…
    Roman’lar deyince hemen aklıma baba’cığımın Romanlarla ilgili anlattıkları gelir, ne kadar gerçeğe dayanır bilmiyorum.
    Romanlar evlenecekleri zaman, evlenmek isteyen genç erkek bir çuvala girer, çuvalın ağzı bağlanır, gelin adayı genç kızlar etrafında halka olur ve “sigaran da bana, ekmeğin de bana, yemeğin de bana, çık çuvaldan gir koynuma” şarkının sözlerini el çırparak söylerler, şarkı bitince damat adayı çuvaldan çıkar, kızlardan birini seçerek koluna takar onunla evlenirmiş. Nikahları böyle olurmuş. Çocukluğumda babamdan dinlediklerimi anımsadım, yüreğine sağlık, paylaşım için sağol.
    Zelin sevgideğeri, emeğine sağlık, içtenliklerimle..:)

  5. Burçak diyor ki:

    Çok güzel bir öykü tadı damagımda kaldı.Teşekkürler ..

Yorum Yapın