Anasayfa Anasayfa

Seyret


Elif Eser

 escargot2c

Işık…

Yağmur yağıyor… Öyle güzel ki… Oldukça sıcak ve nemli geçen yaz mevsiminin ardından tatlı bir huzurla karşılıyorsun yağmuru. Hava, nedereyse yaz başından beri ilk defa bu kadar serin. Sonbaharı özlemişim…

Ne yaptım biliyor musun? Poyrazın üşüten öfkesine aldırmadan sokağa fırlayıp, çocukluğumdaki gibi çıplak ayakla, asfalt çöküntülerindeki birikmiş minik gölcükler üzerinde şarkı söyleyip dans ettim, zıpladım. Yağmurun iliklerime dek ıslatan kavrayışını; bana, henüz benim bile bilmediğim bir dilde şefkatle masal anlatışını duyumsadım. Masalları ve yağmuru ne çok sevdiğimi bilirsin. Sokaktan geçen insanların delici ve “delirmiş olmalı” bakışlarını görmezden gelmek sanıldığı kadar kolay değildi fakat ben ne vakit –onlara göre- sıradışı bir şey yapsam ve onlar bana böyle tuhaf baksa; dönüp sormak istiyorum; “normal ne? Sizin normaliniz ne?” Hoş, çoktandır insanların şüpheli bakışlarına aldırmıyorum. Anlayacağın söylediklerini unutmuyor, söz dinliyor, öğreniyorum…

Yağmurla halvetimin dışında burada neler yaptığımı sorarsan, nicedir yine o kendi derin sessiz kuyumun içindeyim. Uzun yıllardan beri ziyaret etmemiştim. Bunu tarif etmek biraz güç. İçimin pencereleri çift cam ve içimin duvaları da ses geçirmez özelliğe sahip. İşte ben orada oturuyorum. Dışarının tüm gürültüsüne, keşmekeşine; dünyadaki insanların nedenini bile hatırlamadan devam ettirdikleri savaşlarına, politikacıların kişisel çıkarlarını gözeterek sürdürdükleri meydan söylevlerine, geri kalmış ülkelerin ileri düzeydeki diğer devletlerin sömürgesi altına girmesine, yakınımdaki veya uzağımdaki milyonlarca sese… Kendimi kapadım. Sesler uzaktan ve süzülerek bana ulaşıyor. Böylece gürültü olmuyor. Bu dinlendirici. Belki bir ayin. Belki inziva. Benim deyimimle ise, ana rahmine/kuyuya sığınış…

Bir farkla; eskiden, kendi kendimi çıldırtmayı başardığım zaman, insanlar beni korkuttuğunda, ‘dibe vurmak’ deyimini layıkıyla gerçekleştirmek adına, ‘hiç’liğin umarsızlığını duyumsamak için gelirdim. Böylece güç depoladığıma inanırdım. Şimdi ise, sadece sessizliği dinlemek ve seyretmek…

İsyankâr sesini duyar gibiyim; “Ama bu bencillik! İnsanlar ölüyor! Seller, tufanlar oluyor ve sen bir cenin gibi kendini kendi içine hapsettiğini söylüyorsun? Bir şeyler yapmalısın!” Yüzünün o çocuksu asi ifadesine tatlı bir gülümseme yollayarak izninle bu düşünceni bertaraf etmek istiyorum: “Eğer yapacak daha iyi bir şeyin yoksa, sen de benim yaptığımı yap: seyret!” Buna bencillik diyemeyiz. Kişisel egolarımdan arınalı epey zaman oldu, bu yüzden beni bencillikle suçlayamazsın. Kaldı ki seyretmekte bir eylemdir! Sessiz kalıp izlemek; gerektiğinde, uygun gördüğün ilk anda bir ok gibi yayından fırlayıp atağa geçme eylemini peşinden sürükler.

Ben, izliyorum Işık… Hayatı, insanları, olayları, durumları, evleri, ağaçları, büyük binaları, evreni, yıldızları, denizi, martıları, kumruları, çiçekleri, böcekleri… Aklına gelen, gözünün görebildiği her detayı seyrediyorum! Arada var oluş nedenimi düşünüyorum. Arının var oluşundaki temel neden polenlerden bal üretmekse, benim düşünebilen bir varlık olarak düşünce üretmem, ürettiğimi aktarmam, diğer düşünen varlıklarla paylaşmam kadar doğal ne olabilir? Peki, aklıma bir başka soru takılıyor; insanlığın var oluş nedeni yaşadığı gezegeni güzelleştirmek olmalıyken neden bu yok ediş? Her şey gün günden daha da kötüye gidiyor üstelik… Artık yönetimlerden, birbirimizden, hatta gölgemizden korkar olduk. Ülkenin geneline sinerji yoluyla dağılmış bir tür kafa karışıklığı hakim. Herkes tedirgin ve herkes şaşkın.

İzlemekten başka ne yapabilirim? Konuşulanların, burada olanların bir kısmını yaşadığın ülkeden medya aracılığı ile öğreniyorsundur. Güvenme, inanma. Satın alınmış bir haber teşkilatının, kendi kasasını doldurmaktan başka kimseye bir faydası dokunmuyor.

İllegal kanallardan öğreniyoruz bizler de olup bitenleri. Bizim, henüz doğmadığımız veya çok küçük olduğumuz dönemlerde yaşanmış olayların daha sert ve insafsız bir tekerrürünü yaşıyor gibiyiz son yıllarda. İşin kötüsü bir taraf oluşturduğumuz takdirde anında geri püskürtülme, sindirilme, pasifize edilme olasılığımız var. Çok konuşanların bir süre sonra susturulduğuna daha önceleri de şahit olduk. Bu ülke aydın yetiştirmek istemiyor, sevmiyor bilim insanlarını, açık fikirleri. Hâl böyleyken çoğunluk benim yaptığımı yapıyor… Seyrediyor.

Aklıma “V For Vendetta” filmi geliyor. İzlemediysen izlemelisin. Devletin yönetim şekli, halkın üzerinde uyguladığı baskı ve sıkıyönetim sonucu, sindirilmiş bir topluma masalsı bir kahraman geliyor ve o sinik görünen insanlar topluluğu özgürlük adına bir gecede ayaklanıyor. Filmin sonunda derin bir nefes alıp gülümsüyorsun, aynı zamanda hüzünleniyorsun, duygu karmaşası yaşıyorsun ve ister istemez yaşadığın şartlarla kıyaslamaya girişiyor “işte yapılması gereken belki de bu!” diye düşünüyorsun.
 
Bazı insanların içlerinin neden kötülükle tamamen kaplanmış olduğunu düşündüm bir de geçenlerde. Bazı toplumlara baktığımızda da görebiliriz bunu. Örneğin; İsrail’in Filistin halkına yaptıkları ve topraklarını ele geçiriş şekillerini ele alalım. Seninle bu konunun detaylarını uzun uzun konuşmuştuk. Yahudi tarihinin kökenine inmeye gerek duymuyorum. Hitler’in Yahudi halkına yaşattıklarını araştırdığımızda, Hitler’in sergilediği tutumu, bugün İsraillilerin Filistin halkına uyguladığını apaçık görebiliriz. Bir toplum ki; geçmişinde yaşadığı acıların aynısını bir şekilde başka bir topluma yaşatıyor.

semences2Aynı olguyu kişisel ele aldığımızda; ebeveynleri tarafından sürekli şiddet ve dayakla büyütülen bir çocuk, büyüdüğünde toplum arasına ruh sağlığı bozuk bir birey olarak karışmaz mı? Ya pasif yahut agresif ve psikopat karakterde biri olmayacağının garantisini verebilir miyiz? Hep demez miyiz; “eğitim önce aileden alınır…”

Sonunda insanların içlerindeki kötülüğün salgın bir hastalık gibi, kökleri çok derinlere işleyen habis bir sarmaşık gibi içten içe, kişiden kişiye yayıldığı kanaatine varıyorum. Oysa mutluluğun ve iyiliğin de paylaştıkça çoğalacağını söylerlerdi bize. Kendi içsel huzurumu ve iyimserliğimi, yaşadığım toplumun tamamına aktaramadığım için belki de olup biteni üzüntüyle izliyorum/izliyoruz. Yine de müsterih olmanı isterim ki, küçücük bir kıvılcım bekliyoruz. Fakat o kıvılcım çakılır mı, tahmin yürütmek olası değil…

Ey benim içimin aydınlık yanı… Korkularımı, ürkekliğimi, güvensizliğimi, tabularımı bana sormaya gerek duymadan yıkıp yok etmeyi başarmış tek insan. Sayende geçmişime şöyle bir baktığımda hep güzel şeyler görüyorum. Kötü olan ne varsa silinip atılmış hafızamdan. Bu ülkeye senin gibi bir devrimci lazım. Gitmekle kişisel çıkarların doğrultusunda en iyisini yaptın ama keşke sana “kal…” diyebilseydim.

Yağmur durdu… Hattâ poyraza çapkınca göz kırpan güneş göründü. Sahile inmeliyim. Kıyıya çarpan dalgalara gökkuşağının eşlik etmesi muhtemel. Yanımda olamadığın için üzülme… Gökkuşağını senin için de kucaklayacağım…
Her şeye rağmen.

 

Eylül / 2010

elif eser

 

Anadoluda bir sabah-Sinan Şeşen

300 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“Seyret” için 8 Yorum

  1. zelin artuğ diyor ki:

    Sevgideğer arkadaş-kızım,

    Yaşadığımız coğrafyada olup bitenlere rağmen… herşeye rağmen… insanın içini yaşama sevinci dolduran bu yazın, sofraya dinginlik, güzellik getirdi. Sıkı bir yazı olmuş!

    Gökkuşağına sımsıkı sarıl. O renkler, güneşin… dolayısıyla hayatın renkleri!

  2. yucel diyor ki:

    yazın iç rahatlatır elif.. ne güzel düşünmek der bir çoklar..
    sevgiler, saygılar..

  3. cafer demirtaş diyor ki:

    Muhteşemdi Sevgili Elif…Önce kendisinden başlamalı insan yıkmaya…Çıplak bir onurun görkemli kulelerini dikmek için….sevgi ve dostluğumla…

  4. zelin artuğ diyor ki:

    (Elif’in yazısından alıntı)

    “(…)Aklıma “V For Vendetta” filmi geliyor. İzlemediysen izlemelisin. Devletin yönetim şekli, halkın üzerinde uyguladığı baskı ve sıkıyönetim sonucu, sindirilmiş bir topluma masalsı bir kahraman geliyor ve o sinik görünen insanlar topluluğu özgürlük adına bir gecede ayaklanıyor. Filmin sonunda derin bir nefes alıp gülümsüyorsun, aynı zamanda hüzünleniyorsun, duygu karmaşası yaşıyorsun ve ister istemez yaşadığın şartlarla kıyaslamaya girişiyor “işte yapılması gereken belki de bu!” diye düşünüyorsun.(…)” (Elif Eser)

    http://www.keyfizle.com/aksiyon/v-for-vendetta-2005-turkce-dublaj-hddvd-kalitesidivxonline-film-izle.html

  5. isa batumlu diyor ki:

    Merhaba,

    O sizin “Bir farkla; eskiden, kendi kendimi çıldırtmayı başardığım zaman, insanlar beni korkuttuğunda, ‘dibe vurmak’ deyimini layıkıyla gerçekleştirmek adına, ‘hiç’liğin umarsızlığını duyumsamak için gelirdim. Böylece güç depoladığıma inanırdım. Şimdi ise, sadece sessizliği dinlemek ve seyretmek…” diye tanımladığınız şeye ;”olgunlaşmak” diyorlar şimdilerde..
    Ne güzel bir yazıydı..
    Ha! sahi,
    Hep kafamı kurcalayıp duran bir meseledir; Biz çocuklarımızı insan gibi, sevgi ve saygı dolu olarak yetiştiriyoruz ya..Ezilen de hep bizim çocuklarımız olmuyor mu? Öyle ya; vurmasını,kırmasını,ezmesini bilmez bizim çocuklarımız..sevmesini,saymasını bilir..Gelin görün ki, hep dayak yiyen,hep örselenen toplumda yine bizim çocuklarımız oluyor..arada bir vurmasını kırmasını da öğretsek mi ne?
    Sevgiler,saygılar

  6. elif eser diyor ki:

    Zelin… Evet, benim anne-arkadaşım :)

    Sen teşvik etmesen, sen beni önemsemesen ben kolay kolay yazıya duracak gibi değildim :) Sen bana ispat ettin ki, benim kelimelerim henüz tükenmemiş…

    Ne güzel yüreksin sen… O gökkuşağına hep birlikte sıkıca sarılalım…

    Sevgim ve hürmetimle

  7. elif eser diyor ki:

    Sevgili Yücel ve Saygıdeğer Cafer Bey…

    Çok, pek çok teşekkürler… Yüreklendiriyorsunuz beni… Mutluyum.

    sevgim ve saygımla

  8. elif eser diyor ki:

    Sayın Batumlu,

    Ne güzel söylemişsiniz “vurmasını,kırmasını,ezmesini bilmez bizim çocuklarımız..” Bizde bilmiyorduk ama bizim çocukluğumuzda biz daha şanslıydık. Aileden görmediklerimizi bir şekilde sokak öğretiyordu bize. Biri seni sırtından itti mi, sen onu sırtından itmezdin de, yürürken arkada da gözün olurdu ;)

    Evet bizim çocuklarımız sevgi ve saygıyı öğrendiler bizden. Ama baktım okuldan her gün ağlayarak eve geliyor, bir şey yaptım bende kızım 14 yaşındayken. Tuttum kolundan Tekvando’ya götürdüm :) Çocuk o yaşa gelmiş ama o kadar korkak ki, minübüse tek başına binemiyor! Hayır, ben izin vermediğimden değil, dışarıdaki hayattan korkuyor. Hep ev-servis-okul üçleminde geçmiş ömrü. Çok değil 4-5 ay gidebildi. Ama o bile yetmişti :)

    Ona dedim ki “her yerde hakkını savunmayı bil. Evde, okulda, dışarıda. Ve başını hep dik tut, haksız olmadıkça…”

    Saygıdeğer Dostum, arada bir bunları öğretmek gerekiyormuş, en azından onların iyiliği için ;)

    Sevgi ve saygımla..

Yorum Yapın