Ey sömürgen! Yeni nesil senin “eser”in oldu!
Zelin Artuğ
2010 Kpss Skandalı – Nihat Genç Yorumu
Sen, ey sömürgen! Öğretmeni elinin tersiyle ittin, öğretmeNi, öğretmeMe; okulu taşa çakıla, yöneticiyi çakala çevirdin; gençliğin beynini dumura uğratıp, eğitimin kafasına da “dershane” diye bir çuval geçirdin, saldın çayıra, zebaniler kayıra!
Her kim hangi hesaplarla ve hangi yollardan neyi nasıl sömürüyorsa, sözüm onadır!
Eğitime ticareti, çirkin siyaseti ve dogmayı bulaştırarak, bir ulusun gençliğini top yekun uçuruma itenlerin, toplu katliam yapanlardan farkı yoktur.
Türkiye’de eğitim, gerici ve çıkarcı çevrelerin marifetiyle çökmüştür.
Bu çıkarcılar, henüz öğrenim düzeyindeki yeni kuşakları ateşe atmakla kalmayıp, adına dershane dedikleri, dünyanın hiçbir ülkesinde eşine benzerine rastlanmayan bir eğitim çıbanıyla öğrenci gençliğinin beynini dumura uğratıp onları birer test manyağına çevirirken, yeni kuşak genç öğretmenleri de birer mağdur köle olarak tatlı kazançlarının çarkında öğütüp yok etmektedirler. Fakülte bitirmiş bu çaresiz köleleri çekirdek parasına haftanın altı günü on iki saat çalıştırırken, kendileri, lambri kaplı odalarında çevrenin ileri gelen (!) velileriyle çay kahve içip, hangi eğitimciyi işten atacaklarına karar vermekte, kuşe kağıtlara basıp dağıttıkları mutlu öğretmen ve zeki öğrenci suratı fotoğraflarıyla süslü broşürlerinin kapağındaki “güler yüzlü” fotoğraflarının altında “eğitimin ne kadar da ciddi bir iş olduğu” vurgusunu yapmaktadırlar.
Oysa eğitim de gençlik de can çekişme evresini tamamlamış, din istismarcılarının, kapitalistlerin, yerel ve merkezî yönetimcilerin çıkar işbirliğiyle BİTKİSEL HAYAT evresine girmiştir.
Bu konu bir iki sayfayla işlenecek bir konu değildir. Amacım yalnızca, okulların açılması da yaklaşmışken, oluk oluk kanayan bir yaraya bir kez daha dikkat çekmek.
Basında, internette, “Dershane köleleri”nin feryatlarını okumaktayım. Kamuoyuna ne kadar ulaşır bu feryatlar, bilemem. Çorbada bir çimdik benim de tuzum olsun dedim ve eski bir dershaneciyle konuştum. Bu günlere nasıl gelindiğini bir bilirkişiden dinlemek, dinletmek istedim. Anlattı:
***
“Dershane Öğretmenliğinin bu güne kadarki tarihini çağlara ayıracak olursak, şöyle diyebiliriz: Altın Çağı, Gümüş çağı, Teneke çağı.
Altın Çağı (1964 – 1985 ); dershanelerin öğretmen ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı yıllardı. Bu durumun, bu çağın öğretmenler için altın çağ olmasının nedeni olduğu, kaç öğretmenin aklından geçmişti acaba? Dershane öğretmenlerinin kazançları çok iyiydi. Piyasanın en itibarlı mesleklerinden biriydi. Sömürülmek, gündemlerinde yoktu. Emekçi sınıfının, sömürünün pek uğramadığı bir yerlerindeydiler. Kendi aralarında “ tatlı bir rekabet” ,dershane sahipleriyle aralarında “tatlı bir sömürü” söz konusuydu. Öğrencilerle çok iyi ilişkiler içerisindeydiler.
1985 ‘ te başlatılan Yeterlik Sınavı ( güncel adıyla KPSS ) ve eş zamanlı başlayan,öğretmen yetiştiren okulların sayı ve kapasite olarak artırılması uygulamaları; özel sektöre, öğretmen ihtiyaçlarını karşılayacakları çok büyük bir kaynak sunmuş oldu. Bu öğretmen adaylarının bir sorunları vardı; tecrübesizdiler. Bu eksiklik, bu öğretmen adayları, mesleki tecrübesi belli bir yeterliliğe ulaşmış öğretmenlerin derslerine dinleyici olarak sokularak giderildi. Dershane sahipleri, tecrübeli öğretmenlere; gelecek yıllarda ya kendilerini düşük ücretle çalışmak durumunda bırakacak ya da işinden edecek öğretmenlerin yetiştirilmesi görevini vermişti.
Gelmekte olan çağın, 1985’te psikolojilerde başlayan gümüşleştirici etkisi, üç beş yıl sonra gözle görülür elle tutulur örnekler olarak ortadaydı.
Gümüş Çağı ( 1985 – 1999 ); Altın Çağından ve Gümüş Çağının ilk yıllarından kalma öğretmenlerin, hem yeni nesil öğretmenlerin yetiştirilmesinde kullanılıp hem de tasfiye edildiği bir dönemdir. Bir yandan ders saati ücretlerinin düşürülmesi, bir yandan etüt dersleri dayatmaları ile çalışma şartlarının ağırlaştırılması, bir yandan da bu kötü gidişe hız kazandıran, kendilerine rakip öğretmen yaratma işinde yine kendilerinin kullanılması; bu öğretmenleri Gümüş Çağının en huysuz öğretmenleri yapmıştı. İşten atılmaları gerekiyordu artık. Çünkü patronlar, her halükarda kendilerine minnet eden insanlarla çalışmak istiyorlardı. “Tatlı rekabet” ve “Tatlı sömürü” , yerini “Vahşi rekabet” ve “Vahşi sömürü” ye bırakmıştı.
Üniversiteye giriş sınavlarının, Liseye giriş sınavlarının müfredatı ve zorluk derecesiyle uygulanmaya başlandığı ( laytlaştırıldığı ) 1999 yılı, dershane öğretmenliğinin Teneke Çağının başlangıcıdır.
Bu uygulama, bütün mesleki tecrübe seviyeleri arasındaki farkları gereksiz hale getirdi. Tecrübelendikçe ücretinin artması gerektiğini söyleyen emekçi davranışına ifrit olan patronun, her yaştaki öğretmene yeni mezun öğretmen muamelesi yapmasının önünü açtı. Dershanelerdeki öğretmenlerin gelirleri, aynı çalışmaya karşılık olmak üzere, ME ‘deki öğretmenlerin gelirlerinin 2’ de 1’ ine, 3’ te 1’ ine kadar geriledi.
Diğer yandan bu uygulamayla ME, kendi bünyesindeki liseleri üniversiteye giriş sınavına hazırlık anlamında devre dışı bıraktığı; üstelik üniversiteye hazırlamamakla da kalmayıp, üniversiteye hazırlanmalarına zaman bırakmayan kurumlara dönüştürdüğü için; öğretmen emeğinin vahşice yağmalanmaya başlandığı dershaneler, laytlaştırılmış üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanmanın tek adresi haline geldi.
Laytlaştırılmış Üniversiteye Giriş Sınavlarının 2006’ da kaldırılması; Üniversiteye Giriş Sınavlarının kapsamına lise müfredatının tekrar konulması; Teneke Çağının tetikleyici nedenini ortadan kaldırmış olsa da, Teneke Çağının devam etmesini engelleyemedi. Çünkü 1985’ ten bu yana, Yeterlik Sınavlarının her yıl piyasaya binlercesini yığdığı, sözüm ona ihtiyaç fazlası öğretmenlerin sayısı , 200.000’ leri geçmişti. Bu sayı, özel sektörün ihtiyaç duyduğu toplam sayının 3 katından fazlaydı.
İşsiz bırakılan, yani aç bırakılan, yaşamaları bekletilen, her biri iş bulan öğretmenlerin rakibi pozisyonunda olan binlerce öğretmen; iş bulan öğretmenlerin Teneke Çağının devamının teminatıydılar. İşsiz öğretmenler için ise, Teneke Çağı, belki 1 yıl sonra ulaşabilecekleri bir rüyaydı. (…)”
***
Bu son tümce üzerinde durup düşünmek istiyorum şimdi. İşsiz öğretmenler gerçekten de böyle bir “rüya” görüyorlarsa dershane broşürlerindeki “mutlu öğretmen” fotoğrafları epeyce işe yaramış demektir. Oysa kapitalizmin uçurumu, düşünülenden çok daha dik ve derindir. Söz konusu “belki bir yıl” içinde, rüyanın yıldırım hızıyla karabasana dönüşmesi hiç de zor değil!
Sınıflı toplum, sömürüsüz olmaz. Sınıflı toplumu, sömürücü sınıf kurar; çeşitli iktidar araçları yaratarak, sömürü ilişkilerini oluşturur.
Sömürünün ibresi, iş ve işçi sayısı arasındaki farka ayarlıdır. Sömüren sınıf, sömürünün ibresinin yüksek olması için, işçi sayısının işten daha fazla olmasını; sömürülen sınıf ise, sömürünün ibresinin düşük kalması için, işçi sayısının işten daha az olmasını ister.
Bu iki sınıfın tutumları, bu isteklerinin gerçekleşmesi için neler yapılmalı noktasında farklılaşmaya başlar: Sistemler oluşturmaya, değer yargıları yaratmaya alışık sömüren sınıf her türlü iktidar aracını ele geçirerek, sömürünün maddi koşullarını yaratmaya çalışırken; sömürülen sınıf, yani emekçiler, işsizliğin çoğalmaması için dua eder yalnızca. Vicdansızlığın, adaletsizliğin, haksızlığın çoğalmaması için… Sömürüyü bir sistemle ilişkilendirmeyi; koca koca insanların bir araya gelerek insanları nasıl sömüreceklerinin yollarını konuştuklarını düşünmeyi aklına yatıramaz; bunu ayrıksı bir olay gibi görme eğilimi ağır basar.
Emekçinin, kendinden hareketle tarafı olmaya yatkın olduğu ve sömürücü sınıfın ısrarla propagandasını yaptığı bu görüş; sistemin nesnel kavranışından uzaktır ve emekçilerin, asalak sınıfın sömürü planlarına sürekli hazırlıksız yakalanmasının ve dualarla kurtulmaya çalışmasının nedenidir.
Asalak, sömüreceği insana muhtaç bir insandır; ama asalaklık yapabilmek için, sömüreceği insanın, kendine muhtaç durumda olması gerekir.
Asalağın sömürme kapasitesi sınırsızdır. Sistemlerin sömürtme kapasiteleri ise; emekçi sınıfının, siyasi iktidarları hangi oranda belirledikleriyle ilgilidir.
Asalaklık bir insana, çalışmadan yaşayabilme veya başkalarını sömürme olanağına kavuşmasıyla bulaşır. Bu olanakları kaybedinceye kadar çıkmaz.
Asalaklık, bildiğimiz hastalıklardan iki açıdan ayrılır: Biri, bulaştığı insanı memnun etmesi ve hastanın iyileşmek istememesi; diğeri de, hasta buna rağmen iyileşirse, yeniden hastalanma olasılığının azalması değil, artmasıdır.
Örneğin, kiralanacak bir evimiz varsa, asla piyasadan daha aşağıya vermek istemeyiz. Bir şans oyununda bir para çıksa, anamızın ak sütü gibi sahipleniriz hemen. Kazanımızın doğuracağına inanırız. Patronsak, işçiye yönelik en vahşi sömürünün “işsiz bırakmak” olduğunu asla kabul etmeyiz.
Asalaklık, ikiyüzlülüğe ve insanları kandırmaya adanmışlık karşılığında, insana geniş maddi olanaklar içinde yaşama olanağı sunsa da… insan, asalak olma olanakları varken bunu elinin tersiyle itebilme gücünü gösteremiyor veya yeterince gösteremiyor olsa da… asalaklık konumunun, razı olunan ikiyüzlülüğe ve hilekarlığa karşın, ancak küçük bir azınlığı geniş maddi olanaklar içinde yaşatacağı, her bir asalak semirsin diye, doğanın ve sayısız insanın zarar göreceği ortadadır.
Oysa emekçi sınıfı; hayatın insan eli, insan emeği gerektiren tüm ihtiyaçlarını üreten sınıftır. Dolayısıyla emeğin sömürülmediği bir dünya; elbette ki ikiyüzlülüğün ve hilekarlığın olmadığı, savaşların olmadığı, işsizliğin ve yoksulluğun olmadığı bir dünya olacaktır.
Sorun; emekçi olmakta değil, emeğin sömürülmesindedir. Çözüm; asalak olmakta değil, emek üzerindeki sömürünün kaldırılmasındadır.
Emek üzerindeki sömürü, tek tek emekçilerin kendileri üzerindeki sömürüyü kaldırmaya veya azaltmaya yönelik bireysel çabalarıyla değil; sınıfın, sömürüye top yekun karşı duruşuyla kaldırılabilir. Sınıfın sömürüye top yekun karşı duruşu ise, emekçilerin yarın ölecekmiş gibi öbür dünyalarını düşünmelerinin yanı sıra, hiç ölmeyecekmiş gibi de bu dünyalarını düşünmeleriyle mümkündür. Cemaat oldukları gibi, millet oldukları gibi, sınıf da olmalarıyla mümkündür. Emek üzerindeki sömürüyü kaldırmaya odaklanmış bir sınıf kültürü, dolayısıyla bir sınıf yaratmalarıyla mümkündür.
Peki nasıl?
Ey emekçi kardeşim! Bir an önce aklımızı başımıza devşirmezsek, paçamızı çula çeviren sömürgen, bu toplumun geleceği olan yeni kuşakları da paçavraya çevirip, söz gelimi Miami’de bir malikane karşılığı, sınır ötesi havlayan köpeklerin önüne atacak!
Zelin Artuğ, Eylül 2010, Yeryüzü
348 okunma


02 Eylül 2010, 12:28 tarihinde.
Sevgideğer Zelin,
Uzun süredir kafa patlatıp duruyorum;”neden bu toplum ,kendisini sömürtmeye bu kadar istekli bir manzara çiziyor” diye..
Evet yanlış okumadınız; bu toplum malesef uzun zamandır kendisini sömürtmeye istekli bir görüntü veriyor..Bunun nedeni sadece aldatılmak,kandırılmak, kafasının karıştırılmış olması gibi nedenlerde aranamaz.
1980 lerden sonra yaşanan Banker faciaları toplumda öyle büyük bir travma oluşturdu ve bu tarihten sonra çoğunluk öyle davranışlar sergilemeye başladı ki, kalbi herdaim emek ve emekçiler için çarpan bendeniz, artık bunun nedeninin emekçi dışı mihrakların etkili propagandalarından çok ( O da var tabi ki..) toplumun uğradığı travmayla değişen kendi yapısından kaynaklandığına inanmaya başladım.
Bana katılır mısınız bilemem ama uzun zaman kafa patlatarak ulaştığım sonuca göre ,halkımızın çoğunluğu, sizin de ;”İşsiz bırakılan, yani aç bırakılan, yaşamaları bekletilen, her biri iş bulan öğretmenlerin rakibi pozisyonunda olan binlerce öğretmen; iş bulan öğretmenlerin Teneke Çağının devamının teminatıydılar. İşsiz öğretmenler için ise, Teneke Çağı, belki 1 yıl sonra ulaşabilecekleri bir rüyaydı. (…)” diye belirttiğiniz gibi, birgün aniden, kolay yoldan ve hiç emek harcamadan kendilerinin de sömüren konuma geleceği umudunu taşımakta olup, bu umudu ya da rüyayı yok edecek herhangi bir tutuma karşı cephe almış durumdalar.
Buna ulaşabilmek için de yapamıyacakları şey yok malesef..Cemaate de bunun için katılıyor, ve bu rüya için kendilerini sömürenlerin lüks ve şatafatlı yaşamlarına göz yumuyor(bir gün kendileri de öyle olacaklar ya)dürüst ve emeğinin değerini bilerek yaşayanları ise küçük görmeye devam ediyorlar.
Belki de bu görüşümü “halk düşmanı” yakınlığında değerlendirebilirsiniz ama ben “halk düşmanı”nı değil de “halk kırgını” ibaresini kendime daha yakın buluyorum.
Sevgiler
02 Eylül 2010, 13:52 tarihinde.
Sevgideğer İsa arkadaş,
Benim satır aralarında söylediklerimi sen açık ve net bir biçimde söyleyip, konunun ciddiyetini dile getirmişsin. Sağol!
Senin bu görüşünü “halk düşmanı” yakınlığında bulanlar, halkın cahilliğini pohpohlayarak, onu afyonlayanlardır!
Sık sık yazılarımda bu konuya değiniyorum.Toplum değil, toplam…. diyorum örneğin! Koyun sürüsü dediğim bile oldu da yazı(lar)ımı yayına vermeden önce, kendi yazdığımdan kendim utanıp sildim çoğu kez. Ee haksız mıyım şimdi! Öyle değilse, bu tablo ne böyle? Nereye baksan bataklık, nereye bakışını çevirsen rezillik! Sistemin bütün kurumları çökmüş, ama sistem maaşallah çakı gibi yerinde duruyor!
Halk, toplum olmayı başarabilseydi üç beş çapulcuya kalır mıydı meydan! Sistemin kurumları çatırdamaya başladığı anda, “bu, tepemize çökerse altında kalırız” sorumluluk duygusuyla vururdu balyozu direklerin köküne köküne! Sapasağlam, insani bir sistem kurardı. Tarih kitapları, DEVRİM diyor bunun adına!
Bu sistem eninde sonunda çökecek! Ama bu çürük yapıyı yıkmak yerine, içerde kıyısını köşesini sırıklarla kütüklerle sağlamlaştırmaya çalışan, böylece kendilerine bir dünyalık elde etmeye çalışanlarla birlikte!
Son söz:
“Halk kırgını” olmak, ya da kişinin kendine kırgınlığı…
Kırgın olmamız gerekenler, ta yanıbaşımızda!
“Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır (…)” [Ahmet Arif]
Sevgi ve dost selamlarımla..
02 Eylül 2010, 14:50 tarihinde.
İki kafası çalışan!..
bir kaç kez okudum yorumlarınızı..
Sağolun İsa ve Zelin
sevgiler, saygılar
02 Eylül 2010, 18:30 tarihinde.
N’apalım Yucel?! Beyin bedava!
02 Eylül 2010, 20:18 tarihinde.
Sevgideğer Zelin; Yazını ve yorumlarınızı can kulağıyla okudum..Oluk oluk kanayan bir yaranın seyrini çok güzel irdelemişsiniz…Kaleminize sağlık…sevgi ve dostluğumla…
02 Eylül 2010, 22:56 tarihinde.
Sağol Cafer, dostlar arasına hoş geldin.