Geçmiş Çocukluk Bahçesi…
Elif Eser
Kendi kendine konuşmak delilik değildir ki… Bir gece çocukluğunuzla konuşurken yakalarsanız kendinizi sakın korkmayın kendinizden… Bağdaş kurun yatağınızın içine ve izleyin siyah-beyaz cızırtılı sessiz filmi…
Karmakarışık. Neden? Bilsem… Düzelsin istiyor muyum? Öyle çok ki… Neden düzelmiyor peki? Bilmem…
İçimde, damlaları kocaman kocaman düşen sağanak yağmurlar yağıyor. Hiç durmadan. Dışım kupkuru. İçimin gökyüzü ise gıpgri… Sırılsıklamım. Bu kelime nedense mecaz anlamda “aşk”ı çağrıştırır ama hayır, değil. Aşka vaktim var mı ki benim? Benim sırılsıklamlığım ondan değil! Bir sebebi var mı diye sormadım. Kendiliğinden. Öylesine işte… Mutsuzum. Mutlu olmak için nedenler üretemiyorum. Yağmurun dinmesini ve ani beliren güneşle gökkuşağının oluşmasını bekliyorum. Bekliyorum…
Sigaranın sonu… Ağızda dağılan kekre…
İşte öyle bir keyifsizlik bendeki de…
Baharda havalansın diye ortalığa serilen hallaç pamuğu gibiyim. Eskiden annem arka bahçede bir tokmakla dövüp havalandırırdı. Kesif bir koku yayılırdı pamuktan. Aynen öyle… Uçuşurdu… Pof pof olurdu sonra. Yeniden toparlanıp kumaşına dikilir, kış gelince pof pof yatardık üzerinde. Henüz ben pof pof olamadım. Havada uçuşuyorum şu an. Darmadağınık.
Ne gereksiz bir ayrıntıdır yalnızlık…
Yaz aylarında yağmur sonrası sokağa çıkar, asfaltın çöken yerlerindeki su birikintilerine şap şap ayaklarımızı basar, gülerdik. Terliklerin içindeki ayaklarımız çamur.
Çocukluğuma dönmek istiyorum! Hey! Dertlerin ve kederlerin olmadığı, olan dertlerin ise gözümüzde büyüttüğümüz o mahrem, büyülü, küçücük dünyaya… Meselâ patlayan topuma, kopan salıncak ipime, eften püften sebeplere ağladığım zamana.
Çocukluğumu geri istiyorum! Geri verin küçülmüş kırmızı pabuçlarımı bana!
Maksimum on yaşıma. Bütün dünyanın çiçekli ve ağaçlı bahçeden ibaret sanıldığı, evreninse arka mahalleye dek eriştiği o devasa dünyaya… Balonlarıma ve uçurtmalarıma, kırlarda topladığımız mantar ve çilek kokularına… Misketlerime. O cam bilyeleri üterken çıkan çıt çıt seslerine… Örneğine hiçbir yerde rastlamadığım, üzerine tırmandığımız şeftali ağacına… Kendimi alabildiğine hür saydığım, tepelerden aşağı avaz avaz koşmaktan ve kahkahalar atmaktan yorulmadığım eşsiz anlara… Hacı Şakir Sabunu’nun annem kafamı sabunlarken çıkarttığı “tok, tok” sesine… Banyoda tahta bir taburede oturduğum, kafamdan aşağı sıcak su döküldüğünde “Aahhh! Yandım!” diye bağırdığım zamana. Soba çıtırtısına. Kestane kebabına. Sobanın üzerinde kızardıktan sonra evin içine yayılan yanık portakal kabuğu kokusuna…
Elektriklerin kesilip gaz lambasının sönük ışığı altında okuduğum masal kitaplarına. Kardeşimle duvara ellerimizle yansıttığımız gölge oyunlarına. Mahallenin çocuklarını bahçeye toplayıp, babamın aldığı orjinalinin tıpatıp aynısı (karton kesim, renkli baskı) “Karagöz-Hacivat” oynattığımız günlere. Ben sözde sahne’nin arkasına geçer, yarı uyduruk, yarı kulaktan dolma oynatırken Hacı Cavcav’la Karagöz’ü; Emre biletçi olur, her gelenden “demir para” toplardı. Ohooo, bir sürü demir paramız olurdu! Ya kumbaraya atardık ya da gidip dondurma alırdık. Nasıl da unutmuşum bunları? Bak şimdi ilk kez, o günlerden sonra yazarken geldi aklıma. Çocukluğumun o gizli bahçesinde, biraz daha kurcalasam kim bilir ne sürprizlerle karşılaşacağım.
Bu nedenledir ki; en çok, kızımın benim kadar şanslı olmamasına üzülüyorum. Çünkü onun çocukluk hatıralarında hatırlayabileceği olağanüstü güzellikte anları yazık ki yok. Yazık ki benim gibi Büyüklükte, sıkıldığında, mutsuz anlarında kaçıp sığınabileceği bir “Geçmiş Çocukluk Bahçesi” yok. Benim canım bu gece o kuytularda gezinmek istedi. Peki ya canım kızım, kendi geleceğinde bunu sağlayabilecek mi?
Neden büyük şehrin keşmekeşinde çürütüyoruz ki ömrümüzü? Gitmeli buralardan… Gitmeli…
…
Mayıs’ 07
elif eser
Eski günlerimiz-Eski Arkadaş-Ezginin Günlüğü



11 Ağustos 2010, 15:33 tarihinde.
Canım arkadaşım… Gitmeli buralardan… Gitmeli de… Gideceğimiz oralardan (!) nerelere gitmeli? Oralar da buralar olmuş!
Evin içine yayılan yanık portakal kabuğu kokusu… Maşanın üzerinde iki yanı da nar gibi kızartılan henüz bozulmamış ekmeğin kokusu… Üzerine sürülen saf tereyağının, minik dağ çileği reçeliğinin kokusu… Bahçeden koparılmış domatesin kokusu…
Bunlar neden yok artık, biliyoruz! Bunları yok edenlerin utanması da yok!
Öyleyse, gitmemeli buralardan… İnadına kalmalı ve utanması olmayanlara hesap sormalı! Ta ki belalarını hasretlere boğdukları halklardan bulana dek! İnsanı ve doğayı yok edenlere karşı “bir orman gibi” çoğalmalı!
Sevgilerimle…
18 Ağustos 2010, 16:07 tarihinde.
Merhaba,
Taaa 2007 de yazdınız bunları öyle mi?
Gidebildiniz mi peki?
“Ne gereksiz bir ayrıntıdır yalnızlık…” diye yazmışsınız.Yalnızlık bir ayrıntı değildir ki.Basit bir matematik formülüdür oysa..
Şöyleki;
Birinci tekil şahıstan -i,e,de,den hallerini çıkartırsan, eşittiiiir yalın hal kalır.
Başta birinci çoğul şahıs olmak üzere,ikinci ve üçüncü tekil şahısla birlikte,ikinci ve üçüncü çoğul şahısı da taca attın ve kalan yalın halin türevini aldın mı bi güzel;işte sana yalnızlııık..
Problemimizin başlangıcına dönersek ve orda en başta taca attığımız birinci çoğul şahsı çıkan sonuca ekleyerek, birinci çoğul şahısla ikinci çoğul şahsın karesini alırsaaak eşittiiiir.. Anaaaa! sonuç:” Küçük İşler ” diye bişey çıktı ..
Demekkiii elveda yalnızlık..
Sevgiler,saygılar..
18 Ağustos 2010, 23:04 tarihinde.
Merhaba İsa,
Bugünlerde sevgideğer Elif çok ciddi bir diş ağrısı çekmekte ve tedavisi sürmekte. Kısa sürede aramıza dönecek ve yorumları yanıtlayacaktır umarım.
…
Geçmiş olsun Elif. Çabuk iyileş, özledik “ses”ini.