Anasayfa Anasayfa

SAKİ


Elif Eser

 Mesut Güner’e,

 

210-347-large

Başını ellerinin arasına almış, şilteye oturmuş, karışıklığın içinden görebildiği kadarıyla zemindeki karoya dalgın dalgın bakıyordu. Bütün kitaplar yerdeydi. Kitaplar gibi kendi düşünceleri de alt-üst olmuştu. Hiçbirini hiçbir rafa yerleştirmek içinden gelmediği gibi, hiçbir düşüncesini de değiştirmek, kendine teselli vermek istemiyordu.

 

Olan olmuştu… Bundan sonrası için yapılacaklar onun kontrolünün dışında gelişecekti. Tek bildiği buydu. Mutlaka küçük kara delikten onun yaptıklarını izleyen bir çift göz, sesini duyan yan duvarlar durumu birilerine bildirecekti. Ve bu noktada yaşadıklarına birileri tarafından müdahale edilecekti.

Ellerini başından çekti, rafları tamamen boşalmış sağ ve solundaki kitaplığa baktı. Derin bir iç çekti. Sonra bakışları yerde sayfaları açılmış, kapakları düşmenin etkisiyle katlanmış, ciltlerinden bağımsız destlere dönüşmüş, sayfaları dağılmış kitaplarına kaydı… Dört yıl öncesine gitti… Dört yıl önce yine böyle bir gece… Şimdiki kadar soğukkanlı ve duygusuzdu…

Hepi topu ona kalan dört metre kare alan… Dikdörtgen şeklindeki bu alanın karşılıklı iki uzun duvarı köşelerden birer metre boşluklarla tavandan zemine kadar raflı kitaplık. Diğer karşılıklı iki kısa duvarın birinde zincirlerle duvara bağlı, bir insan boyu uzunluğunda lata somyanın üzerinde şilte. Tam karşısında ise soğuk demir kapı. Kapıdan girişte hemen sağda, içinde temiz bir klozetin, duş armatürünün ve ufak bir lavabonun bulunduğu kabin. Tavandan sarkan ve de aslında çok da aydınlatmayan bir ampul.

Dört yıldır içinde yaşadığı sekiz metre kare alanın daralacağını umursamadan bu hale getirebilmek için epey kavga etmişti. Bir hücre mahkûmu için gereğinden fazla konfor talep ediyordu. Fakat müdüriyetle, gardiyanlar ve yan komşuları ile yapılan uzun görüşmeler neticesinde; öbür hücrelerdeki suçluların fikir uyuşmazlığına rağmen başarmıştı. Öyle veya böyle savaşmaktan yılmamış, kazandığı zaman ise sağ elini yumruk yapıp havaya sıçrayarak “Başardım!” diye zafer naraları atmıştı.

Onun kendine zarar vermeyeceğine, kaçmaya yeltenmeyeceğine, üstelik kâğıttan uçaklar yapıp herhangi bir küçük delikten küçülüp kaçmasının imkânsız olduğuna onları ikna etmeyi sonunda başarmıştı. Yüzüne tuhaf bakan gözlerin, arkasını dönünce “bunu yanlış yere getirmişler, tımarhanelik bu herif” dediklerini duymuş, yine de sesini çıkartmamıştı.

Otuz dört yaşına girmişti bugün. Dört yıldır bu tek göz hücredeydi. Gerçek adını müdür bile unutmuştu. Herkes ona ‘Saki’ derdi. Müebbetti… Çok fazla konuşmayı sevmez, sorarlarsa cevap verir, verdiği cevaplarla karşısındakini düşündürmeyi severdi. En çok gardiyanlar arasında merak uyandırırdı onun mizacı; “böylesine sakin görünüşlü bir adam… Nasıl olur?… Hayret doğrusu?!”

O şu an bunların hiçbirini düşünmüyordu. Düşündüklerini gerçekleştirmesi için özgürlüğe de ihtiyaç duymuyordu artık. Kendi durumunu çoktan kanıksamıştı. Birçokları gibi yeni çıkan kanunlar, af söylentilerine kulak asmıyordu. O kendi özgürlüğünü kendisi yaratmıştı zaten. Gecenin ve gündüzün ayırt edilemediği daralanda kendi kendinin efendisi olmayı başarmıştı… Meselâ Shaekspear’in bütün tragedyalarını ezberlemiş, tiratlarını kendi kendine oynuyordu. Oysaki oyunculukla ilgili daha önce hiçbir tecrübesi yoktu. Kurguyu kendi hazırlıyor, sonra yönetiyor, yönetirken oynuyor ve sonunda kendine dışarıdan bakmayı deneyip, oynadığını izliyordu… Böylece diğerleri gibi zamanı öldürmüyor, zamanı yaşıyor ve kendine yaşatıyordu. Çok da eğleniyordu. Aslında düşündüğünde başka türlüsü de mümkün değildi. Eğer kitaplarını yanına aldıramasaydı ‘kesin tırlatırdı!’ Aynen böyle düşünüyordu.

Kitapları gelene kadarki geçen sürede delirmek üzereydi. Oysa kitapları geldikten sonra öyle miydi ya? Dört metre kare alan kalmıştı ona volta atacak ama olsundu. “Çok bile… Çok bile” diyordu.

Ta ki dört gün öncesine kadar…

Dört gün evvelinde; kitaplar raflarında, Saki hücresinde bir önceki günün benzerini takip ederek yaşayıp gidiyordu. Düzenli ve titiz bir adamdı. Pasak ve dağınıklığa tahammül edemezdi. Gün aşırı mutlaka hücresine berber gelir, tıraş ederdi. Her sabah kahvaltıdan sonra ve akşam yatmadan önce dişlerini fırçalar, duşunu alırdı. Dışarıda günlük hayatında nasılsa, burada da düzenini değiştirmemişti. İllâ birilerinin görmesi, fark etmesi değildi ki olay; kendini böyle iyi hissediyordu. Önemli olanda buydu. Artık yasaklarının çoğunun kalkmasına rağmen, odasından pek fazla dışarı çıkmıyordu. Hatta müdür bey, dilerse onu diğer mahkûmlarla beraber yaşayacağı bir koğuşa bile “iyi niyet halinden” aldırabileceğini söylemiş, Saki kabul etmemişti. Daha vardı… Daha vardı… Her şeyin mutlaka bir zamanı vardı. Zamanından önce yapılan işleri hep yüzüne gözüne bulaştıran kendisi değil miydi? Handiyse, savcı karşısına geçip; “oğlum, senin cezan doldu, af çıktı, artık özgürsün” dese dahi o burada kalmayı isteyecek durumdaydı. Önemli olan devletin adalet sisteminin verdiği ceza değil, kendisinin verdiği cezanın süresinin dolmasıydı…

O gece… o gece… O geceye döndü yine…

“Tam ayrımsayamıyorum… Büyük olasılık geceydi… Hah! Tamam, hatırladım… Akşam yemeği sonrasıydı. Demek ki gecenin ilk saatleri… Fahişelerle ilgili bir kitap okuyordum. Neden mi? Çünkü onları merak ediyordum. Sokak veya genel ev kadınlarıyla karıştırmayınız lütfen.’Fahişe’ diyorum! Onlar başkadır. Adamı delirtirler, tutsakları ederler. Gılgameş’in Engidu’sunu ormanların efendisiyken insanların arasına karışmaya hazırlayan o değil midir? İlk çağdan bu zamana dişil olanın eril olana karşı kullandığı cazibenin en büyük göstergesi ve de eril olanın dişil olana karşı duyduğu en büyük zaafı değil midir? Fahişeliği kutsamayan ruhlara lanet ederim! Onlar ki Tanrıça Kibele’nin evlâtlarına da ihanet etmişlerdir. Yani aslında kendi soylarına. Severim ruhlarındaki fahişeyi azat eden kadınları. Her önüne gelene değil, kendileri için özel olarak seçtikleri er kişiye sunar onlar bedenlerini. Aslında korkmalı onlardan; tek bir geceyi sabaha erdirmek değildir niyetleri. Onlar çırılçıplak severler ve yılkı atlarına benzerler… Esir alır, lâkin esir olmazlar. ”

Saki bunu zaman zaman yapar… Kendi kendine iç sesiyle konuşur. Şimdi de hazırlık yapıyordu. Ola ki biri gelir onu sorguya çekerse bunları anlatacaktı. Oturduğu somyadan ayağa kalktı. İncitmekten korkarcasına ayağına takılan kitapları sakince sağa ve sola diğer kitapların üzerine bıraktı. Şimdi sağında ve solunda iki küme halinde kitap yığını vardı. Ellerini arkasında birleştirip volta atmaya başladı. Adımlarını saymıyordu. Düşüncelerini toparlamaya, o geceyi detaylarıyla hatırlamaya çalışıyordu.

“En son duygularımı dört yıl önce onun kapısından çıkarken, onun odasında bırakmıştım… Hayır! Tanrım! Hatırlamak istemiyorum! Acı veriyor! Çok acı veriyor! Anlatmalıyım ama öyle değil mi? Anlatamazsam iyi edemem ki, kabuk tutmuş yaralarımı kökünden kazıyamam ki…”

Yere oturdu, bağdaş kurdu, ellerini apış arasına aldı. Onu en çok inciten mevzu, onu buraya getiren sebepti. Öne-arkaya sallanmaya başladı. Gözlerini sımsıkı kapadı… Ağzından tuhaf iniltiler çıkıyordu. “IIII…. Iıııı… Aahhhh! Aaahhhh…” Yine başlamıştı acı. Dört gecedir buraya kadar geliyor, bu kısmı bir türlü geçemiyordu. İç sesini, içteki acıyı bastırmak dayanılmaz hale geliyor, tüm direncini yitiriyordu. Kanı çekiliyor, bedeni boş bir çuval gibi olduğu yere yığılıp kalıyordu.

Onu bu hale getiren… Dört gece öncesindeki rüyaydı.

Fahişelerle ilgili kitabı okurken uyuya kalmıştı. Erken bir saatti. Rüyasında bir iskemlede oturuyordu. Karanlık bir mekândı. Fakat sorgu odalarına da benzemiyordu. Daha geniş, iç rahatlatan bir karanlıktı. Sadece Saki’yi aydınlatan projektör, gözlerini alıyordu. Işığa bakamıyordu. Karanlığın içinden bilgece, öğretici bir ses; sakin, munis, insanı dinginleştiren bir erkek sesi onunla konuşuyordu. Yalandan hiç hoşlanmadığını, yalan söyleyen insanların yaşamın hiçbir alanında var olamayacaklarını anlatıyordu. Adam konuştukça, Saki içinden kendisiyle muhakeme yapıyordu “bende yalan söylemeyi sevmem. Gerekmedikçe söylemem. Peki, ne zaman gerekir ki yalan? Mecbur kaldığımızda, beyaz, küçük yalanlar söyleriz ya bazen?”

Öğretici Saki’ye;
— Sen duygusal biri misin?, diye sordu. Hiç düşünmeden yanıt verdi Saki;
— Evet, oldukça duygusal bir insanım.

Öğreticinin gözüne girmek, onun tarafından saygın olmak için söylemişti. Fakat düşününce son dört yıldır hiç de duygusal bir insan olmadığını fark etti. Evet, evet! Eskiden olsa… Eskiden bambaşka bir adamdı Saki… Yaşama karşı sevgi dolu bir yüreği, hep gülümseyen bir yüzü, onu seven insanları ve de sevdikleri vardı… Ama şimdi öyle değildi. Öğreticiye yalan söylemişti… Utandı. Çok utandı. Ya da kendine kendini inandırmak için “iyi de, ben yine duygusal biriyim. Sadece, eskisi gibi duygularımı belli edemiyorum… Tamam, saçmaladım… Duygularımı orada, o evin kapısında bıraktım.”

Uykusundaydı. İlk sanrıyı o an yaşadı. Deprem oluyordu! Deprem! Deprem içinde oluyordu! Deprem içinde olurken, bir an kendisini hücresinde gördü. Uyanmamıştı, uykusunda öğreticinin yanından ayrılmış, hücresine ışınlanmıştı. Raflarındaki kitaplar sarsıntıyla yerlere dökülüyordu. Gümbür gümbür gümbür! Kitapları tutmak istedikçe kitaplar üzerine devriliyordu. Kalbinden midesine, midesinden bağırsaklarına bütün organları yer değiştiriyordu. Bulantı, baş dönmesi, ani ter basmaları… İyi değildi.

Aniden tekrar öğreticinin yanında, aynı göz kamaştıran ışığın altında, iskemlede otururken buldu kendini. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Öğreticiye bir şey belli etmek istemiyordu.O yine bilge sesiyle duygusal insanların âşık olabileceklerinden bahsediyordu o sırada. Çok olağanmış gibi gayet safiyane;

— Sen hiç âşık oldun mu?, diye sordu bu kez.

İkinci büyük darbe! Saki, gözleri karanlığa alıştıkça öğreticinin karaltı halindeki siluetini seçebiliyordu. Biraz daha dikkatli baktığında, bir kaç adım ötesinde, başka bir iskemlede oturan öğreticinin güleç yüzünü iyice ayrımsamaya başladı. Kırlaşmış saçları, çenesindeki sakalı ve bıyığıyla, orta yaşlı ama yaşından oldukça genç görünen bir adamdı. Zayıf, uzun boylu bir adamdı. İnce uzun parmaklı ellerinden birini çenesinden şakağına doğru dayamış, diğerini de çenesindeki eline destek yapmış konuşuyordu. O konuşurken hem huzur buluyor hem de yıllardır ağlamadığı kadar çok katılırcasına ağlamak geçiyordu içinden Saki’nin. Öğretici, karşısındaki insanın üzerinde yarattığı etkiden, sorularının onu ne denli harap ettiğinden habersiz konuşuyordu.

Saki yutkundu. Tam cevap vermek üzereydi ve bu kez doğruyu söyleyecekti ki, öğreticinin arkasında başka bir karaltının varlığını sezinledi. Asla, asla güvenmediği kişilerin yanında duygularından söz etmekten hazzetmezdi! İkinci karaltının kim olduğunu zerre kadar merak etmiyordu da; nedense içgüdüleri o bir çift gözün Saki’yi ziyadesiyle merak ettiğini söylüyordu. Öğretici öyle değildi. O meraktan çok, karşısındakini rahatlatmak için soruyor gibiydi sorularını. Sesi bile uzun zamandır unuttuğu huzuru hissettiriyordu Saki’ye. İşte bu yüzden güven veren bakışlara çekincesiz hayatının her evresini anlatabilirdi. Sanki öğretici, yıllardır, bu dört metre karelik hücrede onunla birlikte yaşıyordu. Oysa hayat gereğinden fazla acımasızdı ve insanlara güvenmemesi gerektiğini öğretmişti ona. Yine de, tedirgin edici, meraklı bakışlarla, içten samimi olanları ayırt edecek kadar tanırdı insanları… Bu yüzden ilk gördüğü kişilerle az konuşur, az laf ederdi.

Bu düşüncelerle, içi burkularak, allak bullak bir halde;

— Hayır! Hiç âşık olmadım, deyiverdi. Buz gibi çıkmıştı sesi.
— Ya? Aşk çok güzel bir duygudur. Bir insanın hangi yaşta olursa olsun tatması gereken bir duygu… Acı çekersin, çok canın yanar, yüreğinde kor ateş taşırsın. Fakat aynı zamanda korkunç mutluluklarda yıkanırsın… Bir gün mutlaka âşık olmasın…, diye yanıt verdi bilge ses aynı içtenlikle.

Sesi titredi Saki’nin, gülmeye çalıştı, ağzı abuk bir şekilde çarpıldı;
— Dua mı ediyorsunuz, beddua mı?, dedi güçlükle.
— Beddua olur mu canım? Dilerim, dilerim bir gün yaşarsın…

İşte tam bu esnada uyandı Saki. Sırılsıklamdı. Rüyasındaki öğreticiye yalan söylediği için pişmanlık duyuyordu. Keza,218-355-large onun ölü sandığı duyarlıklarını harekete geçirdiği için kızıyordu da. Sonra hemen affediyordu “onun ne suçu var ki? O bende yarattıklarını bilmeden konuştu.” Sanki bütün o beş-on dakikalık gibi gelen -fakat aslında belki de en fazla beş saniye süren- rüya; rüya değil de gerçekti. Saki, anlık da olsa gerçekle düşü birbirine karıştırmış, düşü gerçek, gerçeği düş yapmıştı havsalasında. Şoktaydı. İç organları şiddetle ve hızlı devinimleriyle yer değiştirmeye devam ediyordu. Kitapları en üstten en alta kadar yerlere atmaya başladı… Hırsla, öfkeyle, acıyla, kanayarak, içi kan kusarak, haykırarak alaşağı etti raflarda ne varsa…

Keşke şu an rüyasındaki öğretici yanında olsaydı ve söylemek zorunda kaldığı yalanlar adına ondan özür dileseydi.

— Evet, âşık oldum! Delicesine sevdim. Öyle çok sevdim ki; sevgim, aşkım beni aştı. Öldürdüm onu! Duygularıma karşılık bulamadım. Söyle bana; aşk sevdiğin kadar sevilmek midir? Yoksa sevdiğin kadar sevilmemek mi? Sevdiğin kadar sevilip kavuşamamak mıdır aşk? Yoksa duyguların, kendi kendinin duvarına çarpıp geri döndüğünde mi hissedersin aşkı can evinde? Ah bilemezsin, sapır sapır dökülüyor ciğerim… Affet beni yalan söyledim. Keşke o yaşasaydı ve ben yine burada cezamı çekseydim…

Sonunda olmuştu! Çektiği sancılardan konuşarak kurtuluyordu! Dağıttığı kitapların arasında yer açmaya çalıştığı küçücük alana çöktü. Dört gün, dört gecedir aynı soluk kesen işkenceyi yaşamıştı. Hezeyanlar, nefes daralmaları, terleme nöbetleri, yorgun uykular, kâbuslar… Yıllardır düşünmekten kaçtığı, unuttu sandığı ne varsa geri geliyordu. Ruhunu her gece ayrı bir işkence aletinde tımar ediyor, bir türlü başaramıyordu… Bu gece, tazyikli su etkisi yaratmıştı onda düşünceleri. Görünmez biri, hücrenin kapısını açmış ve o daha ne olduğunu anlamadan bedenine hortumla tazyikli suyu vermişti. İşte o an, çamurun içinde yatan ne kadar ikircikli, sahte, gamsız, nihilistliğini pekiştiren kötücül düşünce varsa hepsi açığa çıkmaya başlamıştı. Su, gerek kırbaç etkisi yaratıyor, gerekse tarifsiz acılar veriyor ama işe yarıyordu.

Oturduğu yerde öne-arkaya sallanırken apış arasında sıktığı yumruklarıyla yeri dövmeye başladı. Uluya uluya, kendine ilene ilene ağlıyordu Saki… Ruhunda koca koca gedikler açılmış, açılan gediklerden oluk oluk kan boşalıyordu…

— Güzeldi… Çok güzeldi…, diye inledi. Sevdiği kadın karşısındaymış gibi bir elini ışığa doğru uzattı. Bakışlarından acısı, yüzünde beliren çizgilerden acısının şiddetini görmek mümkündü.

— O benim balamdı… Esmer tenine hep kırmızı entariler giyerdi… Salınarak her yürüdüğünde eteklerinde savrulur erirdim…

Başını öne eğdi, utanır gibi;
— Fahişeydi…, diye mırıldandı.
— Ben onu çok sevdim. Çok ama çok sevdim. O gece… Onu evinde, odasında… Giyinmiş, süslenmiş öylecine görünce… Aklım başımdan gitti. Beni aldattığını düşünüyordum… Odanın içinde elinde şarap kadehiyle dolanıp, kendi kendine konuşuyordu. Birini bekler gibi bir hali vardı. Benim anahtarla kapıyı açıp girdiğimi duymamıştı bile… Uzun süre onu seyrettim… “Sayın yargıç” diyordu… “Mevsimler” diyordu… “Hayır, ben öldürmedim” diyordu… “Son mevsimim” diyordu… Anlamıyordum.  Sonra? Sonrasını hatırlamıyorum… Elinde kadehi, bileklerinden sızan kanla yerde öylece yatıyordu… Ben yapmıştım! Nasıl yapmıştım peki? Hatırlamıyorum…

Saki oturduğu yerden ağır ağır kalktı. Demir kapıya doğru yürüdü. Kapıyı yumrukladı;
— Gardiyan! Gardiyan!

Dışarıdan yere sürterek yürüyen bir ayak sesi duyuldu. Kapının sürgülü penceresi gıcırtı ve pas kokularıyla açıldı;
— Bıyır Saki gardaş, bi diyeceğin mi var?
— Gardiyan, bi cigaran var mıdır?

Gardiyan pos bıyıklarını aşağı sarkıtarak, ağzını açmış, gözleri fer fecir yuvalarından fırlamış bakıyordu;
— Buluruz gurban… Yeter ki sen iste…

Saki’nin dört yıldır kimseden bir şey istediği görülmüş şey değildi. Hücresine tüm masraflarını karşılayarak, yalvar yakar yaptırdığı kitaplığın dışında. Bankada, çalıştığı dönemlerden faize yatırdığı epeyce birikmiş parasının olduğu söylentileri kulaktan kulağa dolanıyordu. Ne bir yakını vardı, ne gelen bir mektubu, ne de onu arayıp soran birileri… Kendi halinde bir adamdı… Adı sanı unutulmuş… Saki…

Cebindeki sigara paketinden bir dal sigara çıkartıp yaktı gardiyan, sürgülü pencereden uzattı.
— Sağ olasın gardiyan… Bütün acılarımın üstüne ilaç niyetine içeceğim cigarayı… Sağ olasın…

Pencerenin sürgüsü kapandı… Derin bir nefes çekti sigarasından… Sönük ışıklı ampule doğru üfledi… Gülümsedi…
— Sağ ol öğretmen… Sağ ol… Sayende yıllardır ertelediğim, yok saydığım, görmezden geldiğim acılarım geri tepti…

“Gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir…” (*) der şair dizelerinde. Belki o eski ağrıyı yaratacak kalbe dokunmadım henüz. Gene de sen o ağrıların kapısına anahtar oldun. İnsan, müebbet bile olsa umudunu yitirmemeli değil mi öğretmen? Bir gün, gün ışığına kavuşacağının, yeniden sevebileceğinin, yeniden yaşama sevincine kavuşacağının umudunu yitirmemeli. Kim bilir? Belki bir gün buradan çıkar, bulurum seni… Karşılıklı Efe Rakısı içeriz… Söz öğretmen, içki masamızın hesapları da benden, sakiliği de… Ant olsun, buradan çıkma şansım olursa, bulacağım seni ve beni bir yerlerde hâlâ bekliyorsa şayet, bekleyen yâri…

Sabaha dek özenle, isim sırası ve bölümlere ayırarak yerdeki kitapları birer birer raflarına yerleştirdi.

Gün doğarken, hücredeki ilk umut dolu güne “merhaba” dedi.

(*) Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan
Nisan/2005

elif eser

 

Ezginin Günlüğü-ver elini (eski arkadaş)

374 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“SAKİ” için 4 Yorum

  1. isa batumlu diyor ki:

    Saygıdeğer Elif Eser Hanım,

    Çok güzel ama; sanki bir tuhaflık var..
    Cinayetin işleniş şekli , kıskançlıktan ve aşkından deliye dönmüş psikopat bir aşığın davranış şekliyle uyuşmuyor.
    Saki yapmamıştır bence..
    Hem O yapsa bile , neden sevdiğinin bilek damarlarını keserek yapsın ki bu işi?..İntihar süsü vererek işlediği suçtan kaçmak gibi bir düşüncesi yok ki onun..
    Don Jose’nin Carmeni öldürmesi gibi bir davranış sergilemesi gerekmez miydi sizce de?
    Fahişe ile hayat kadını kavramlarını ayırmanız aslında çok doğru.
    Çünkü,”fahişe” kelimesi, Arapça’da “azgın” ya da “utanmaz” anlamına gelen (faḥişa) kelimesinden türetilmiştir ve kendini para karşılığı satan hayat kadını kavramından çok daha ayrı bir anlamı vardır.
    “Severim ruhlarındaki fahişeyi azat eden kadınları. Her önüne gelene değil, kendileri için özel olarak seçtikleri er kişiye sunar onlar bedenlerini. Aslında korkmalı onlardan; tek bir geceyi sabaha erdirmek değildir niyetleri. Onlar çırılçıplak severler ve yılkı atlarına benzerler… Esir alır, lâkin esir olmazlar. ” şeklindeki betimlemenize ise ba-yıl-dım..
    Yazınızı ithaf ettiğiniz Mesut Güner Bey’in çok şanslı birisi olduğunu da yazmadan geçemeyeceğim.
    Beyninizde bol miktarda bulunan küçük gri hücrelerin hiç bir zaman eksilmemesini dilerim.
    Saygılar..

  2. zelin artuğ diyor ki:

    O, mevsimleri art arda öldürürken, onu da sonuncu mevsim öldürdü, Elif…
    Saki de bu işin bir parçası.. Hem ölen, hem öldüren, hem de TUTSAK!
    Hangimiz tutsak olmadık ki?!

    Ya sence?…

    Fırtına gibi esiyor kalemin!..

  3. elif eser diyor ki:

    Saygıdeğer İsa bey,

    Yorumlarınıza nasıl teşekkür etmeli? Böylesine duyarlı ve yazının tamamen içine girilerek yazılan her cümle, emektir, en az yazanın emeği kadar dolu dolu emektir. Emeğinize sağlık.

    Bir karakter yaratıyorsam; karakterin kişiliğine elbette kendi kişiliğimden birşeyler katarak yaratıyorum. Ben Saki olsaydım, ne yapardım? diye başlıyorum. Sonra onun kişiliğini şekillendiriyorum. Dolayısıyla, çelişmeler olabilir burada. Fakat Saki; ince ruhlu, asil beyefendi mizaçlı, çok duygusal, içine kapanık, fazla titiz, sanata düşkün bir adam. Peki onun bu özellikleri, hastalık derecesindeki sinsi kıskançlığının, (yarı şizofrenik olabileceğini de varsayarsak) bir insanı öldürmeyeceği, -yine şizorfeniye dayanarak- kendi kişisel keyfi yüzünden intihar süsü vemeyeceği anlamına gelir mi?

    Sanırım, Saki’nin karakterindeki bu betimlemeleri daha net ve anlaşılır yapabilirdim… Haklısınız. İnce duyarlılığınızı ve genel hatlarıyla öykünün tamamına yaptığınız yorumları buradan hürmetle selamlıyorum.

    Mesut Güner; benim drama eğitimi aldığım dönemdeki çok sevdiğim ve saygı duyduğum hocam :) Öyküdeki bilge :) Ve bilge ile Saki arasında geçen diyaloglar da birebir aramızda geçmiştir, bu karakterin ortaya çıkışındaki emeğine saygımdan yazıyı hocama ithaf ettim… Onu her daim sevgiyle anıyorum :)

    Sevgideğerim Zelin’im…

    Sen, ışıl ışıl bir insansın… Ellerini ellerimle sımsıkı tutuyor, bana bulaştırdığın ışıltın aracalığı ile soframıza naçizane katkıda bulunmaya devam ediyorum ;)

    Sevgi ve saygımla…

  4. elif eser diyor ki:

    İsa Bey’e küçük bir not:

    Şimdi yorumlara bir kez daha göz attım da, “Bir karakter yaratıyorsam; karakterin kişiliğine elbette kendi kişiliğimden birşeyler katarak yaratıyorum.” diyorum ama, sonrasındaki satırlar benim de Saki ile birebir aynı kişilikte olduğum algılanmasın :D Mesut Hoca ile yaptığımız sohbeti kastederek aslında o cümleyi kurmuştum :) Hatta “kendi kişiliğimden” değil, kendimden demem bile daha doğru olurmuş :(

    Eh, iş arasında yorum yapmaya kalkınca bu şekilde karışıklıklar olabiliyormuş demek ki :) Affınıza sığınıyorum :)

    Saygılar efendim…

Yorum Yapın