Aşk…
Aynur Akkaya
Aşk; deniz üzerinde salınan bir geminin dümeninin ucunda sallanmak iken, sevgi aynı geminin dümenini otomatik kaptana bırakıp güvertede güneşlenmektir
:)…
Aşk; deniz üzerinde salınan bir geminin dümeninin ucunda sallanmak iken, sevgi aynı geminin dümenini otomatik kaptana bırakıp güvertede güneşlenmektir
:)…
Işık…
Sana; kaosu bol, ekonomisi çalkantılı, siyasetçileri dalavereci, gelir düzeyi dengesiz, hakları eşitsiz insanları yorgun ama yine de umutlu bir ülkenin en gürültülü şehrinden yazıyorum…
“Dile yüklenenler ne denli izafi… Ne denli yöresel henüz.. Örneğin ne demeli, hırsı anlatırken? Doğal ki yöreselliğin dışında da elbet..
Ama ne denli sınırlı…
Nasıl anlaşılacak umurundalığını aştın örneğin.. Ama yeterli mi?…
Mesut Güner’e,

Başını ellerinin arasına almış, şilteye oturmuş, karışıklığın içinden görebildiği kadarıyla zemindeki karoya dalgın dalgın bakıyordu. Bütün kitaplar yerdeydi. Kitaplar gibi kendi düşünceleri de alt-üst olmuştu. Hiçbirini hiçbir rafa yerleştirmek içinden gelmediği gibi, hiçbir düşüncesini de değiştirmek, kendine teselli vermek istemiyordu.
“bu kaçıncı mevsim
ben neredeyim
ömrümün hangi yılı
bu kaçıncı hazanım?”
(Gaipten bir anons duyuluyor kadının kulak zarından içre):
—“Lütfen parçayı hızlı ve yüksek sesle önce okuyunuz, sonra da oynayınız!”
(Yanıt veriyor kadın gayri ihtiyari avuçlarıyla kulaklarını kapatıp):
— Hı? Kim var orada?! Kim konuşuyor beynimin hava kabarcığı boşluklarında?
(Sorularına cevap alamayınca pencereye doğru seyir ediyor ve başlıyor kendi yazgısını dillendirmeye)
Ev deyince gülümsüyorum. Ev dediğin bol ışıklı olmalı. Ahşap seviyorum ben. Bir de çatı katı. Deniz gören. Hele bir de mevsimlerden baharsa değme keyfime…
Merdiven altını ve hemen yanındaki duvarı kitaplık yaptığımız iyi oldu. Bir CD seçiyorum. En sevdiklerimden. Ilık bir esinti yayılıyor verandanın açık kapısından, müziğin sesi de eklenince…
“Su olsam, ateş olsam/ Göklerdeki güneş olsam…
Konuşmasam, taş olsam / Yine de oynar mısın benimle?” Ortaçgil… Ne güzel insansın…
Duygular duygular,
Duyu ile gelen
DuyGu ile içselleşen
Hem uçuran
Hem uçurtan
İki ucu keskin bıçak

“Bir kutu boyam vardı / Parlak, güzel, göz alıcı / Bir kutu boya / Soğuk renkler, sıcak renkler / Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok / Öksüzün yasını belirtmeye siyah /Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye / Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye portakal rengi boyam var / Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var / Düşler için pembem var / Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.”
Tali SOREK (Filistin)
Yıl 1987. David Grossman… İsrailli genç bir romancı. İsrail’de çıkan haftalık dergi “Koteret Rashit” İsrail-Arap savaşının 20. yıldönümü nedeniyle Grossman’dan Filistin’le ilgili bir söyleşi yapmasını ister. Savaşın başlangıcında, 1967′de henüz 13 yaşında olan Grossman, 1987′de karısı ve iki çocuğuyla Kudüs’te yaşamaktadır. Gözünü budaktan esirgemeden ve yansız bir gözlemcilikle hemen işe girişir. “Koteret Rashit”in “İşgalde yolculuk” başlığıyla 29 Nisan 1987′de eksiksiz yayımladığı bu söyleşinin ardından Grossman’ın “Sarıyel” adlı kitabı, İbranice’den Fransızca’ya çevrilmiş olarak adını duyurur. Yalnızca bir yılda 50.000 adet satan bu kitap, İsrail’de gerçek bir şok yaratır.