Sevgiler Sana
Elif Eser
Koca bir yaşamı sözcüklerden inşa edebileceğimize inanacak kadar saf çocuklardık. Yüreğimizde yeşeren karşılıksız ve çıkarsız sevgilerimizi fakirlere ve kimsesizlere dağıtacak kadar cömert ve de yürekli… ”Yere oturma! Sırtını duvara yaslama! Zemin, duvar nemdir çeker ciğerlerin…” derdi, sokağımızın ihtiyar bilgesi. Söz dinleyecek kadar akıllıydık, uysaldık. Masal kahramanlarının aramızda dolaştığını düşünecek kadar da hayalperest…
Sonra her birimiz, bir bir dağıldık… Geriye bir ben kaldım, yel değirmenleriyle savaşan. Bir de vazgeçemediğim sözcüklerim. Çok sonra diğerlerine rastladım teker teker. Yolda izde karşılaştık işte. Hepsi büyük adam olmuştu, cebi para dolmuştu. Yani, senin anlayacağın; hepsi yaşamak için bir yolunu bulmuştu. Bir ben kalmıştım sözcüklerle arası iyi olan. Lakin gel gör ki hayat oyununda repliğini en çok unutan, ne yana döneceğini şaşıran, yine bendim. Fakir fukaraya sevgi dağıtmaya devam eden, cebindeki üç kuruşu onlarla bölüşendim. Kim daha kazançlıydı diye soracak olursan “ben” derim göğsümü gere gere. Hiç değilse gece yastığa başımı koyduğumda dağılmıyor uykum, kâbuslarla uyanmıyorum vakitsiz. Hırsız değilim, aç açık hiç değilim. Hepsi hepsi günümün derdindeyim.
Yine de sen; uzak dur benden, -sahteysen-. Çünkü ben bu kadar yalan dolanın içinde fazla gerçeğim. Tabii, görecelidir gerçeklik. Benimki sana düş, seninki bana sudan sebep gelebilir.
Tedbirini al sen gene de neme lazım; yürek bu, benim yüzümden sıkışıp kalmasın çeperlerinde…
Ruhumun karasına dokunmaya kalkma sakın! Gördün mü bak, daha sözümü bitirmeden bulaştırdığın parmaklarındaki aklığı şimdi ömür boyu ellerinden çıkartamayacaksın. Hayır, sandığın kadar temiz değil belki ruhum, bazen ben de kötü ve ikircikli şeyler düşünebilirim. Şu gördüğün, eline bulaşan açık sözlülüğümün toplardamarından sızan kandır. Bir kaybım varsa şu hayatta, -derde girse de başım- sözümü sakınmadığımdandır.
Gözlerimin derinine bakmaya çalışma sakın! Gözlerimdeki hüznü, hüznün bulutlarını belki de taşıyamazsın. Ağır gelir zifir gecelere döktüğüm gözyaşlarım. Boşuna uğraşma, gözlerimdeki anlamı okuyamazsın.
Ellerimi dost bilme kendine, sakın! Ellerim ki, bir tek kalemi tutarken ısınır. Sözcüklere değdiğinde parmak uçlarım yalnızlığından arınır. Geri kalan tüm zamanlarda yüreğimin aynasıdır ellerim. Öylesine soğuk, üşür kalır.
”Ne yani, kimsin sen?” diye düşünme, yorulma boşuna! Sözcüklerden ebemkuşağını başına taç yapmak isteyen biri say. Say ki kendi yalnızlığına çare bulamazken seninkine yoldaş. Bir efkâr dağılımı hicaz bestenin son notası say… Ne fark eder? Hiç bir şey diyemiyorsan “yaşadığı çağa koş aradım yetişemeyen bir garip yolcu” say… —illâ gerekiyorsa tabii…
Korkma, yaralarımı göstermeyeceğim sana. Dertleşmeye gelmedim. Yaralarım, benim geçmişimin izleridir. Onları
sadece ben iyi edebilirim. Bana kalırsa sende benim gibi yapmalısın. Öyle bir devirdeyiz ki, kimse kimsenin kahrına şahit değil. Başarabiliyorsan hemen en yakın ACİL kapısına kadar dayan; kalp yarası için iyot, yürek burkulmaları için saf alkol, sırt darbesi için neşter (sırttaki izleri kazıtmak için gerekli) pansuman yaptır gel. Yok, olmadı gözün kesmedi oralara gitmeyi, otur evinde kendi acı temizliğini kendin yap… Sar, sarmala yat uyu sonra. Ha, unutmadan! Ola ki yattığın gibi uyuyamayacağını anlarsan, aman derim sıkma dişlerini, çenen kangren olur! Yapacağın en iyi şey; koy ver gözyaşlarını yastığın yorganın göl olsun. Böylelikle sızarsın zaten. Sabaha bir şeyciğin kalmaz. Demem o ki; duvarı nem, insanı gam… Boş ver bunları, hayata nasılsa başka rezervasyon şansımız yok. Yaşa dilediğince, neymiş o isteri nöbetleriyle, arbede sonrası yara berelerle helak etmek kendini? Kime faydası var, sana mı, bana mı? Geçiniz bir kalem… Şimdi aç kulağını da beni iyice bir dinle, bir kelâmım olacak şahsiyetine;
Sana; bilmediğin köylerden, gitmediğin şark illerinden, Diyarbekir’den, Van’dan, Ardahan’dan; yumak yumak, rengârenk sevgiler getirdim. Kar ne kadar beyazsa, ağaç o kadar nefti idi, toprak o kadar kavruk… Yürek o kadar sevgi yükü… Biraz ondan, biraz bundan derken sırtımdaki küfeyi taşıyamaz oldum. Öyle içten sundular ki sevgilerini, sözcüklerimi ve yüreğimin bir parçasını bıraktım onlara bende. Kara tahtalara adımı yazdım, adını, şehrimin ışıklarını, yalnızlık akşamlarımı…
Dediler ki “yüzün gülen ayva, gözlerin ağlayan nar. Niyedir?”
Dedim ki “yaram derindir.”
Dediler ki “ne etsek de, iyi etsek?”
Dedim ki “gülen gözlerinizin pınarı değse,”
Dediler ki “istediğin pınar olsun”
Dedim ki “biraz da yüreğiniz, yüreğime sevgi ekse”
Dediler ki “gani gani, tek arzun tohum olsun”
Dedim ki “tek ben değilim, geldiğim yerde binlercesi var”
Dediler ki “al öyleyse, onlar gelemiyorsa sen götür onlara, tohumlar yüreklerinde gonca gül olsun.”
Kaybettiğim çocukluk düşlerimi, Dedem Korkut hikâyelerini buldum orada… Bir de bitmeyen horoz şekerimi…
İşte şimdi buradayım. Tam karşında! Gözlerinin dokunduğu ayrıntıda, ellerinin uzandığı boşlukta, toprağın tav’ında, ağacın bahar dalında… Rengârenk, burcu burcu, ebruli, dağ kokulu sevgiler getirdim sana. Al bak, bundan kaşkol örersin, zemheri ayazında sarar sımsıcak. Bundan istersen kazak… Bak, bu daha ince, mevsimlik hırka yap. Şu dipteki eşsiz küçük parçayı görüyor musun? Yüz yıllık ninem atmış bohçaya. Bence en kıymetlisi o. Bana sorarsan muska yap onu, as cevşen niyetine boynuna. Kötülük dokunmaz, kem gözden korur, tüm yozlaşmış duyarsızlıklardan uzak kalırsın. Yüz yıllık bakışlar, göz nuru, hayat ve ilim ve de ilmek ilmek sevda var o kilim parçasında.
İşte böyle… Yoruldum biraz, yol yorgunuyum, yavaş yavaş toparlansam iyi olacak, buradaki vazifem tamam sayılır.
Gittiğin yerde fazla eğleşmeyeceksin ki, tadı çıksın. Misafir konuk olduğu evde üç günden fazla kalırsa ev azalarından sayılır. İyisi mi, gideyim ben. Hem ne demişler “yolcu yolunda gerek” Bak, sen sevin mutlu ol diye, yüreğinin boş kalan yerleri ısınsın diye kucak kucak, cümbür cümbüş sevgiler taşıdım sana… İstediğinden istediğin kadar alabilirsin… Kalanları da ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı unutma… Başka bir zaman diliminde tekrar görüşmek dileğiyle… Haydi, kal sağlıcakla…
—Ne? Duymamış olayım! Karşılığında mı?…
Sevgi karşılık beklemez ki, gönüllü esaretidir o yüreğin. Başarabiliyorsan, sende çoğalt sevgini, binlere, milyonlara böl. Fakirin ekmeği suyu olsun. Böylece çorbada senin de tuzun bulunsun…
elif eser, 2010, İstanbul
Anadolunun Kayıp Şarkıları-Derenin kenarına..


18 Mayıs 2010, 18:25 tarihinde.
Sevgi karşılık beklemez tabi Elif… Ama düşünmeliyiz bunu. Karşılık beklemeli mi yoksa? Sevgi EMEK’se eğer, karşılığı olmalı mı? Olmalı belki…
Çok ince bir çizginin üzerinde duruyor bu konu. Karşılık beklerse ne olur? Karşılık beklemezse ne olur? Başka sorular da geliyor ardı sıra.. Hoşgörü, örneğin! Nereye kadar? Kimlere karşı? Neye karşı hoşgörü?
Yoksa “sevgi” de “aşk” ve diğer soyut kavramlar gibi sistemin işine geldiği gibi mi tarif edilmiş? Açıkçası ben tam bir karar veremiyorum buna. Örneğin, Tanrı sevgisinin karşılıksız olduğunu söyleyenler, buz gibi yalan söylüyorlar bana sorarsan.. Ödleri kopuyor cehennemde yanmaktan! Ölümden ve temelli yok olmaktan da! Hayvanlara ve insanlara akla hayali gelmedik işkenceleri yapanlar, cehennemde yanmanın düşüncesine bile dayanamıyorlar! Hatta cehennemde yanma düşüncesi onları öyle bir panik haline sokuyor ki, 37 insanı diri diri yakmak vız geliyor geliyor onlara! Bu insanları sevemem! Bunlara hoşgörü gösteremem! Yüzüme gülüp gülüp, -eğer haklı bir nedenleri yoksa-birdenbire sırra kadem basanları da hoşgöremem! Ayrıca “haklı” nedenlerin “haklılığı”na da tek başına karar veremez kimse! Çok insanî, çok mantıklı, çok etik, çok objektif nedenler olmalı! Kısaca Elif, sevgimi çoğaltabilirim, binlere, milyonlara da bölebilirim.. ama dağıtırken çok dikkatli olmalıyım. Hayat bana bunu öğretti. Hayat, ezberletmez, öğrenmemizi sağlar!
O kadar cömert bir yüreğin var ki… Gel, biz başbaşa verip bu konuyu bir daha düşünelim. Sevgi ve hoşgörü… Nedir? Ne değildir? Nasıl olmalı? Nasıl olmamalı?
Sevgideğerim… Senin bu yazının altında bu konuları, bu yorum karelerinde bir tartışmaya açıyor ve isteyen herkesi bu tartışmaya davet ediyorum. Sevgideğer Şerife taşınma işlerini bitirebilseydi, bu tartışmaya başkanlık ederdi. MB’de “Sınırsız Sevgi” konusunda bu tartışmada söz verip görüşlerini soracağı bir çok “sınırsız sevgi neferi” var çünkü. Buraya gelirler mi gelmezler mi bilemem tabi, ama sonuçta “Küçükişler” yüreği sevgi dolu herkese açık bir site. Biz davet edelim, davetimiz kabul edilir ya da edilmez! O zaman kendi aramızda bir düşünce sentezi yapar, varsa söyleyecek sözümüz, son sözü biz söyleriz.
Sana yüreğimin sıcacık köşesinden, sımsıcak sevgilerimi yolluyorum. Sen bunu fazlasıyla hak ediyorsun. Hep böyle iyi ol, Elif.
19 Mayıs 2010, 01:33 tarihinde.
Sevgideğerim Zelin ve Küçük İşler’in Dev Fertleri…
Bu yazı: Nisan/ 2004 yılında yazılmış. 6 yıl insan ömrüne bakıldığında çok da uzun bir dönem gibi görünmeyebilir. Fakat “Çok gezen mi çok okuyan mı” derlerse ben her ikisini de yapan biriyim. Dolayısıyla tecrübenin ve olgunlaşmanın yaşla ilintili olduğunu düşünmüyorum. Yaşananlarla ilgili.
Buradan yola çıkarak; biraz da kendime hatırlatmak için bu yazıyı Küçük İşler’de görmek istedim. Kendimeydi biraz “bak, bir zamanlar sen böyle sevgi doluydun” sitemim. Sevgi, karşılık görme hususunda belki haklısın Zelin, bu nedenle eskisi kadar bol keseden dağıtamıyorum sevgimi. İyimserliğim? İşte onu elden bırakmamak için direniyorum
Fakat… Yücel’in söylediği gibi Sokak, sokaktaki insanı seviyorum. Yüreği mis gibi insan kokanı. Anadolu insanını seviyorum. Sofralarını koşulsuz şartsız gelene açışlarını. Ben hayatım boyunca başkasının bardağından su dahi içmezken, oturup aynı tabaktan ekmek banarak yedim onlarla. Gözlerindeki gülüş, yüreklerindeki içtenlikle, beni mis gibi sabun kokularında misafir ettiler çünkü. Bak işte, karşılık gördü burada sevgim!Ya da… Sevgi gördüğüm için karşılık verdim…
Çocukları, yaşlıları seviyorum bir de en çok. Sevgi Emek’se, ben emeğimi hak edene veriyorum nicedir. Acılaşmak yahut cimrileşmek demiyorum adına. İyi koku alırım, güvenirim hislerime (yanıldığım olmadı mı, ohhoo olmaz mı? Ama genelde iyidir
Bu sebeple; Kötünün yapabileceği olası kötülüklerini hissettiğim anda uzaklaşıyorum oradan.
İnsanız neticede, hatalar yapabiliriz. Bilmeden, istemeyerek de olsa ben de sevdiğim birini kırabilirim, incitebilirim. Fark ettiğim anda özür dilemesini de bilirim. Kendi hatalarımla yüzleşirim. Bu nedenle çok yakınımda duranlara beni kırabilmeleri için tölerans tanıyabilirim. Fakat bu affediciliğin de sınırı var! Olmalı da! Cehalete, korkaklığa, yalana, ikiyüzlülüğe tahammülüm yoksa ve yanımda duran bu vasıflardan birine bile sahipse, fark ettiğim anda -bazen geç görebiliyorum, tamam, kabul
benim onunla işim yok demektir. Hoşgörü de sınırlıdır elbette bu çerçeve içinde.
Beni sömüren, günün 9 saati çalıştığım halde maaşıma kesinti uygulayan, sosyal haklarımı her geçen gün daha da kısıtlayan bir sistemi sevmem, ona hoşgörü ile yaklaşmam, “bana dokunmuyor, ben cebimi doldurmaya bakarım” demem mümkün mü?
Cebimi doldurmuyorsam, başkasının dirhem tuzunda bile gözüm yoksa, yemiyorsam ve yedirmiyorsam mümkün olabilir mi? Her fırsatta karşı durduğum için, bir şirketin çıkarlarına ters düşen laflar ettiğim, davranışlarda bulunduğum için, sorumlusu olduğum çalışanları ezdirmediğim ve haklarını savunduğum için sanıyor musun ki çook sevilen biriyim
Halklar mı devleti yönetir yoksa devletler mi halkı? Uygar bir toplum olmanın temelinde yatan bilinçlilik halini bu toplumun her zihninde görmem mümkün mü peki? İstanbul, Ankara, İzmir’den meydana gelmiyor bu ülke! Kalkınmak ve gelişebilmek için Doğu’yu neden göremiyoruz? Onları sevmeliyiz, bilinçlendirmeliyiz, aydınlatmalıyız. Bunları yapabilmeliyiz ki, Siirt örneğindeki bastırılmış kişilikte nesillerin ve onlara böyle bir zihniyeti örnek gösteren ebeveynlerin izi silinsin. Madımak Otel’de aydınlar ateşe verilmesin.
**
Tanrı sevgisi ise… Bu… Nasıl anlatmalı ki… Bu içte ya vardır ya da yoktur. Zorla, sonradan, güdümlenerek, korkuyla, baskıyla, çarfalara sarınarak, başını secdeden kaldırmayarak olacak iş değildir bu. Kişi için Tanrı ya vardır ve inanır, ya yoktur inanmaz. İnanç vardır. Herhangi bir ilahi güc’e inancı olmayanın bile inancı vardır ve kendinedir. Seni, beni, onu kimseyi ilgilendirmez.
Cennet ve cehennem kavramlarına gelince; kendi adıma her ikisinin de burada, senin söyleminle ‘yeryüzü’nde olduğunu düşünmüşümdür genelde. Öldükten sonra ne olacağımı bilmiyorum, bilmediğim bir şey hakkında da iddiada bulunamam, fikir yürütemem. Fakat acılarım, yaşadığım yokluklar, yoksunluklar, hatalarım, kırgınlıklarım, sağlık sorunlarım, ruhsal bunalımlarım her ne ise… Ben bunlara kendimce : cehennem, diyorum. Mutluluklarım, sevinçlerim, gülüşlerim, samimiyetim, iyimserliğim, derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıp “yaşamak ne güzel…” diyebildiğim tüm anlarım, buna da cennet diyorum.
Tanrı, izafidir. O, kişinin insiyatifindedir. Din’i kavramların ve kıstasların arkasına saklanarak ve Tanrı kavramını alet ederek meydanlarda boy gösterenleri, mantığım, düşünce sistemim, duygularım algılamakta hep güçlük çekti, çekmeye de devam ediyor.
**
Haksızlığa dayanamadığımdan patron masalarına yumruğumu indirdiğim oldu… Gençtim, deli doluydum ve bir o kadar kavgacıydım.
Annem der ki: “yılanın başını iyilikle ezeceksin.” Ve yine der ki: “Bir insan sana haksızlık ediyorsa ve haklıysan, sesini yükseltmeden o insanı hoşgörünle alt edeceksin. Şayet haksızsan, susmasını bileceksin!” Kanımın deli aktığı ve heyecanımın yüksek perdeden dışa vurduğu yıllarda annemi anlamam mümkün değildi
Bir çocuk ailesinde ne görürse toplum içinde yer aldığında onu uygular. Dış mihrakların etkisinde kaldığı süreçlerde dahi temelde aile eğitimi gelir. Yıllar geçti ve ben büyüdüm. Kendi küçük topluluğumda yılan başlarını gülümseyerek, sakin sakin konuşarak fakat her kelimemin altında haklılığımı vurgulayarak ezmeyi öğrendim. Şanslıydım. Yazık ki bu toplumun her ferdi benim kadar şanslı değil.
Güzel, güzeli çeker… Eğer benim içimde bir su damlası güzellik varsa bu daha ziyade Zelin ve Küçük İşler’in sinerjisinin yarattığı güzelliktir…
Sevgi, Hoşgörü, Güzellik ve Esenliklerle kalın…
19 Mayıs 2010, 03:09 tarihinde.
“Küçükişler’in Dev Fertleri!” bu nefis yorumunu kaçırmazlar dilerim.. Güzel, güzeli çekerse neyi iter? Bu da bir tartışma konusu olabilir mi Elif? Ama önce güzel nedir, ne değildir konusu var sırada. Estetik… Biçim, içerik, biçem(ûslup)!… Bize öğretilenler dışında… Güzel nedir? Yeni sorum bu. Böylece küçükişler, yeni sorularla yeni düşüncelere kapı açmış oluyor. Biz başlatalım bu konuşmaları, sonra herkes soru sorabilir ve görüş belirtebilir diye de açıklama yapalım.
Sevgi, hoşgörü, güzellik ve esenlik dileklerini aldım, herkes içsin diye Küçükişler’in karafakisine doldurdum. İlk kadeh sana Elif! Sağlığına…
19 Mayıs 2010, 09:16 tarihinde.
Zelin sorusuna yanıtım aşağıda!..
kısa!..
Canlıları sev ne?..
O!..
Elif sen O’sun
Zelin Sen O’sun..
Sevgiler,saygılar…
19 Mayıs 2010, 12:12 tarihinde.
Sevgideğer Yucel… Sağol. Ancak, tam da bu sözlerinden bir başka soru belirdi kafamda!..
Canlı ne?
Bunca vahşetin, işkencenin, tacizin, alçaklığın öznesi olan -doğma, büyüme, yaşama, ölme özellikli- “tip”lerin de “canlı” olduklarını söyleyebilir miyiz? Canlı ne demek? Can ne demek?
İnsanları kim(ler), niçin robotlaştırır? Yugoslav Brana Cerncevic, “Ne ilerleme yahu! Köleydi babası, oğluysa robot oldu!” derken (1962 Varlık Yıllığı) tam 48 yıl önce ne demek istiyordu? 48 yıl sonra durum daha da vahim olmalı!
Yucel Sevgideğeri…
Canlıları sevmek, eşitliktir, adalettir, yaşama hakkı tanımaktır, kendine yontmamaktır! Toplumculuktur!
Örneğin, cinsel açlıklarını aşk sanıp, “Roma’yı yaktıklarını sanma gafletinde bulunan gözü dönmüş zavallı bireyciler”in bu topluma verecekleri hiç bir şey yoktur! Bunlar topluma, toplumcuya yalnızca zaman kaybettirirler!
Gazetelerin para tuzağı sayfalarında kullandıkları yöntemleri aratmayan dolambaçlı yollarla okur sayısını artıran megalomanlar ise, kişisel hırsları yüzünden topluma, toplumcuya yalnızca zaman kaybettirirler! O nedenle “Cahil ile sohbet zordur biline, çünkü cahil ne gelirse söyler diline!” deyip bu “fazlalıklar”dan uzak durmak, bunlara bulaşmamak en iyisidir!
Küçükişler sayfaları “canlıları seven can”lara daima açıktır! Bu konuda tereddütü olanlar, kendiliğinden yitip giderler!
Sevgideğer Yucel,
Küçükİşler için nicelik değil, NİTELİK önemlidir. İNSAN İNSANI BULUR!
Seni bulmak, kazanımdı! Yazmaya devam!
Elif sevgideğeri de öyle! İyi ki varsın Elif!
19 Mayıs 2010, 14:40 tarihinde.
Sen!..
güven verensin Zelin!..
sağlam..
bilinçlilerdensin!..
bu yorumunu okudum.. içimden sağol, sonra O!.. demiştim
Üşenmeden yaptığın bilinçlendiriciliğin güzel bir şeylerden..
sevgiler, saygılar
19 Mayıs 2010, 18:32 tarihinde.
Sevgideğerim Zelin..
Bugün belki geç bir saatte sorularını, bende aklıma takılan sorularla yahut kendimce cevaplarla yanıtlayabilirim… Fakat şu saat itibariyle affınıza sığınıyorum…
Sevgiler..