Anasayfa Anasayfa

Yüzleşme


Elif Eser

 

prey2

Onunla ilk karşılaşmamızı unutamıyorum. Hafızamdan defalarca çıkarıp atmaya çalıştıysam da bunu bir türlü başaramadım. Ne zaman yeniden hatırlasam, -kendini anımsatacak bir yol bulsa- aynı sıcak Temmuz öğlenine geri döndüm. Belki de bazı şeyler gibi onu da unutmam veya hayatımdan söküp atabilmem için zaman denen mefhum gerçekliğe gereksinimim var. Neticede onunla tanışmak, hayatın karşısındaki ilk büyük yenilgimdi diyebilirim.

 

Hayatın içinde bir takım uğraşlar verirken bazen; bazı durumların gönlümüzden geçtiği, isteğimiz veya beklediğimiz doğrultuda karşılık bulamayacağını anlayacak kadar büyüdüm. Oysa ilk gençlik çağlarında, hayat uçuk renklerde seyir ederken; “dünyayı kurtaracağız” türünden ütopik hayallerin gerçekliğine kendimizi kaptırır, o yönde hareket eder ve buna inanırdık. Sonra sonra balyoz etkisiyle, yavaş ve ağır adımlarla hayat öğretiyormuş. Yaş aldıkça ‘don kişot’luğa her alanda vize verilmediğini, idealistliğin onurlu bir yaşam biçimi olduğunu fakat buna keza yıpratıcı ve yaralayıcılığını ağır ve ahenkli, duvarlara, engellere, yazısız prosedürlere çarpa çarpa kanıksıyorsun. Yaşanmışlıkların pekiştikçe öğreniyorsun.

Ve bazen, “çok isteme”nin, bir şeyi çok fazla arzu etmenin yeterli olmadığını; isterken girişimlerde bulunmak ve yılmamak, pes etmemek gerektiğini, eğer salt durup beklersek ve çok istediğimiz o şeye yönelik adım atmazsak; kondisyon bisikletinde pedal çevirmek gibi durduğumuz yerde sayacağımızı, manzaranın değişmeyeceğini, sadece zamanın insafsızca akıp gittiğini neden sonra kavrayabiliyorsun. Zamanı yakalamaya; ertelediğim düşlerimi gerçeğe dönüştürmeye, geç kalmış bir telaşla koşu bandından/bisikletten inip hayata koşmak gerektiğini anladığım o şaşkınlık anında verdiğim ani kararı hatırlıyorum da şimdi, ‘doğru bir karardı’ deyip gülümsüyorum. O günden beri koşuyorum. O günden beri, inandığım şeyler uğruna büyük bir savaş veriyorum. Kişisel beklentilerimin bir çoğunu başardığımı söyleyebilirim. Çetindi, yorucuydu, zorluydu fakat başarmanın bitiş noktasına vardığımda duyduğum haz, bütün o zorluklara bedel güzellikteydi.

Temmuz aynının o cumartesi günü, öğle suları…  Olabildiğince geniş, penceresiz, bol floresan ışıkla aydınlatılmış, yüzleşmeyerleri açık renk karo fayans, duvarları sarı-yeşil tonlarda boyanmış; deri koltukları yeşil, sarı, turuncu renklerdeki steril bekleme salonunda, öylece dikelip duruyorum. Ayaklarımın zemin üzerindeki hareketleri istemim dışında beni koltuklara yöneltiyor. O renkli şirin koltuklardan birine oturmuyorum, yığılıyorum. Başkaları var etrafımda, tanımadığım bir sürü insan. Ben tek başınayım. İçimde bir yerlerde, dışımda tam karşımda, gözümün değdiği her ayrıntıda onu görüyorum. Bana bakıyor, beni izliyor, benim adını koyamadığım korku, öfke ve hırsıma içten içe bıyık altından gülüyor. Beynimin boşaldığını, hiçbir şey düşünemediğimi, gözümdeki yaşların yoğunluğundan etrafımı göremediğimi, saçlarımın dibinden, ayak uçlarıma dek buz soğuğu terler döktüğümü ve tüm sinirlerim zembereğinden boşalmışcasına parkinson hastalarını aratmayacak denli korkunç bir sarsıntıyla titrediğimi nasıl unutabilirim?

Öyle geçmişiniz gözünüzün önünden film şeridi gibi geçmiyor, yalan! Yok öyle, yarın olmayacakmış gibi yaşamalı, ne sığdırırsak kârdır, pozitif düşünün pozitif yaşayın Secret’ları… Hikâye hepsi! Tek başınayım işte! Orada öylece saf dışı kalmış bir halde, ebleh bir surat ifadesiyle bakınıyorum. Yanımda birileri, bir dost, bir ses olsa da durum değişmezdi. Onunla o an tanışan bir tek bendim. Yanımdaki söylesem de varlığını benim kadar derinden duyumsayamazdı.

Onunla ilk tanışan ben değilim. Benden evvel bir çok insan aynı şekilde mi bilmem ama, bir şekilde tanıştı. Son tanışan da ben olmayacağım. Hatta öyle ki, yeryüzünün her yerinde, en ücra köşesine dek, nasıl ki binlerce bebek aynı zaman dilimleri içerisinde dünyaya gözlerini açıyorsa; benim gibi binlerce insan, aynı biçimde koridor veya bekleme salonlarında, sokakta, evde veya başka bir yerde onunla tanışma şerefine nail oluyor. Burada önemli olan tanışmanız! Us’unuz sonraki evreleri bir şekilde ekarte edebiliyorsa da, ‘o an’ ömrünüzün geri kalan yüzdesinde aynı yoğunlukta dün gibi anımsanmaya devam edebiliyor.

Titreyen parmaklarımla telefonumu çantamdan çıkarıyorum. Bilinçsizim. Yalnızca kendime en yakın hissettiğim, benden haber bekleyen, benim için benden çok endişelenen Ayışığım’a tanışıklığımızı söylemek istiyorum. Böyle bir durumda sizi çok seven yakınlarınızın göstereceği tepkiyi veya onların da yaşayacağı içsel  hezeyanı algılayamıyorsunuz. Onun varlığı ile tahrip olan bir tek kendinizsiniz sanıyorsunuz. Nasıl bir sesti benden çıkan ki telefonun diğer ucunda çıldırmış bir panikle “Ne oldu? Söyler misin ne oldu?” diyor. “Ben… Ben bu gün evde kalmayacağım. Eve gitmek istemiyorum” gibi çok saçma bir cümle dökülüyor boğazımdan, hırıltılarla. Anlıyor. Her zaman anladı. Ben anlamsız cümleler kursam da, sözlerimin arkasında yatan ana fikri hep bulup çıkardı. “Sonra konuşalım…” diyorum karşı uçtaki uçurum sessizliğe, gözlerimde dehşetengiz bir yangınla… ‘Sonra konuşalım’ın açılımında; ‘beklemiyorduk ama bak işte o burada, ikimizin arasında boylu boyunca uzanmış. Hoş geldin diyelim mi, ne dersin?’ var.

Aradan ne kadar zaman geçiyor, bilmiyorum. Ben o bekleme salonundan ayaklarımı sürüyerek, omuzlarım çökmüş açık havaya çıkıyorum. Güneş öylesine kavurucu ki kamaşıyor gözlerim. Boş bir bank bulup oturuyorum. İnsanları boş gözlerle izliyorum. Ben koşmaktan yorgun değildim ama durdum! Ben savaşmaktan şikayetçi değildim ama kaldım! Neden ben? Peki şimdi ne olacak?

Telefonum çalıyor, Ayışığım arıyor. Açıyorum, konuşmuyorum. Kendini toparlamış, benden hızlı bu konuda, benden daha soğukkanlı olabilmeyi her daim başarmıştır; “Şimdi beni dinle. Panikleyecek bir şey yok tamam mı? Sakin olacaksın. Üzülmeyeceksin. Düşünmeyeceksin. Ben birkaç güne kadar yanında olacağım ve birlikte yeneceğiz. Birlikte nasıl ki bir çok zorluğun üstesinden gelmeyi başardıysak bunu da alt edeceğiz. Söz ver bana. Ben gelene dek yüzleşme, karşına alma.” diyor. Bir şeyler söylüyorum yine, anlamsız…

Eskiden, yani onu tanımadan önce ‘Yusuf’un kuyusu’ dediğim zihnimde metafor bir kuyu yaratmıştım ve ne zaman canım sıkkın, kafam bozuk, birilerine veya hayata küs olsam kuyuma gizlerdim ruhumu. İçsel huzura kavuşana dek orada saklanır, en derin yaralarımı orada iyi ederdim. Yeniden yüzeye çıktığımda yenilenmiş ve arınmış, daha canlı ve yaşam dolu bulurdum kendimi. Çılgın kahkahalarla tüm alaycılığımla hayata okkalı bir küfür sallardım. Ben hiç yenilmezdim. (-Hani?)

Bir kuyum yoktu gizlenebileceğim. Bir geleceğim yoktu hayaller üretip gerçeğe dönüştürebileceğim. Yarın ve sonrası ile ilgili en ufak bir fikrim yoktu artık çünkü o girmişti yaşamıma ve ben çağırmıştım onu kendime yaşattığım acılarla. Şimdi nasıl geri gönderecektim?

Sanıyordum ki en dayanılmaz sancılar yürekte olur. Yürek ağlıyorsa, ağrıyorsa ve acıdan kavruluyorsa; bedensel hiçbir acı buna denk düşemez. Aslında bir yerde doğrudur da.

İnsan, inandığı bir şeyin peşinden koşarken şayet ona ulaşamıyorsa yüreği dağlanıyor, içindeki umut kırılıveriyor, mahzunlaşıyor. Baş vurmadığı yol, çare aramadığı aralık kalmıyor. Onun hayatımda yer alabileceğini hiç düşünmedim. Çoğumuz ‘benim başıma gelmez’ diye düşünürüz en büyük felaketlerle karşılaşmadan önce. Bir gün felaket habersizce çıkagelir ve öylece hiçbir şey yapamadan kalırız.

Hayallerini gerçeğe dönüştürmeyi başaran biriyim ben! Kolay pes etmem! Bir hayalim vardı ve ona ulaşmam, gerçekleştirmem ‘dünyayı kurtarmak’ kadar ütopik hale gelmeye başlamıştı. Bir hayalim vardı ve ben başaramadıkça hırslanıyor, hırslandıkça öfkeleniyor, öfkelendikçe kendi kendime yükleniyordum.

Böylesi bir gidişata dayanamayan yürek kendi acısını taşımayı başaramayınca çaresizlikle bedenle paylaşma gereksinimi duyar yükünü ve onun gelişi engellenemez. O, gelir ve yerleşir. Ondan sonra yürek acısının da saydamlaştığını, yoğunluğunun azaldığını fark ediyor insan. Bedenin tarifsiz sancılarla eğilip bükülmeye, uykularını bölmeye başladığında; yüreğin hafifliyor. Kum saati gibi. Beden acı çekiyor, yürek duruyor. Yürek başlıyor, beden susuyor. Tuhaf bir devinim… Bütün bu acılar dayanılmaz hâl alınca sonunda beynine emretmeyi de öğreniyorsun. Yine geç kalmış bir telaşla “Bırak… Akıntıya bırak. Hayat bazen inandıklarının peşinden koşsan, uğruna savaşsan da senin galip gelmeni istemeyebiliyormuş. Artık sadece kendini düşün ve her türlü acıdan uzak dur. Hiçbir şey senden; yürek ve beden sağlığından değerli değil…”

En üzücü yanı ise bütün bunlar içinde bir yerde olup biterken, dışında sen başka bir yaşam sürmeye çalışırken savaşmanın da anlamının kalmadığını; zamanı yakalamakla ilgili ileri sürdüğün tüm tezlerin kendiliğinden çürüdüğünü ve anlamsızlaştığını düşünüyorsun… Her şey onunla karşılaştığınız ilk günün saçmasapanlığında durmuş sana sırıtıyor… Yüzleşiyorsun.

Birkaç ay geçiyor. Alışamıyorum ona ama varlığını da kabullendiğim anlamına gelmiyor bu. Çok az arkadaşıma bahsediyorum. Duyduklarında onun adı insanlara ürkütücü geliyor.  Acımsayarak, merhametle bakıyorlar önce yahut seslerinde bir acılaşma, kekremsi bir burukluk algılıyorum. -Alınganlıkta mı başladı bende?- Hiç sevimli değil. Oysa o hepimizin başına gelebilir -ki geliyor da! Ben üzülmüyorum, ben düşünmüyorum, fiziksel ağrılarım ve sancılarımın yoğun olduğu bir dönem yaşadım, geçti. Belki yine benzer acılar yaşayabilirim sorun etmiyorum. Üzülecek, acıyacak, endişelenecek bir şey yok! Kimsenin benim için üzülmesini, konu haline getirmesini yahut arkamdan fısıldamasını istemiyorum! Benim gibi onunla yaşamaya mecbur kalan kimse istemiyor bunu! Rutin hayatını sürmek ve her zamanki gibi davranılmasını istiyor insanlar! Sakın onlara acıyarak bakmayın! Bu, onunla tanışan ve yaşayan insanları, onunla yaşamalarının getirisi ızdıraplardan daha çok acıtıyor çünkü.

Onu benden uzaklaştırmak için, benim yerime mücadele eden, koşturan biri var. Her şeyi ayarlıyor sevgili… Sevgili Ayışığım…  Gece hiç uyumamış. Benden daha heyecanlı, sadece heyecanını acemice saklamaya uğraşıyor. Sabah erkenden buluşuyoruz. Birlikte gideceğiz. Gidiyoruz. Başka bekleme salonları, başka koridorlardan geçiyoruz. Bunun sonuncu olmasını umut ediyoruz. Hiç tanımadığımız insanlarla vakit geçsin diye sohbete koyuluyoruz. Kendi yaşamımızdan küçük anektodlar aktarıyoruz. Beklemekten sıkılıyoruz. Beklememiz gerekiyor. Dayanamayıp telefon açıyoruz onun benle kalıp kalmayacağını tespit edecek kurtarıcıya. Gecikeceğini söylüyor. Ne yapalım, geldik bir kere, dönemeyiz. Gece sabaha dek uyumamış. Kim bilir aklından neler geçirdi? “Hadi sahile gidelim, ben çay içerim, sen de biraz kestirirsin” diyorum. Ben martıları, liseli gençleri, denizi, karşı yakayı, masanın üzerinde bana doğru yarım dönmüş yüzünü izliyorum. Bebek gibi uyumasına içten bir sevgi ve yanımda olduğu için minnetle bakıyorum.

Beklenen saat geliyor. Kurtarıcım prosedürleri çabucak yerine getiriyor. Sırttan düğmelenen mavi bir önlük giydiriyorlar üzerime. Ayışığımla vedalaşıyoruz alelacele. Kurtarıcımın ayak izlerini takip ederek yürüyorum. Korkmuyorum, heyecanlanmıyorum, paniklemiyorum. Ne söylenirse, istenirse yapıyorum. Canım yanmaya başlıyor. Korkunç bir acı! Uyumuyorum, uyuşuyorum. Küfür ediyorum. Sanki yapabildiğim tek şey küfür etmek. İçimden “senden nefret ediyorum! Lanet olsun, nereden gelip buldun beni?” Yersiz bir öfke belki ama küfür etmenin psikolojik anlamda rahatlatıcı bir tepki olduğunu düşünerek (her birey rahatlamak için farklı reaksiyonlar gösterebilir), bildiğim tüm küfürleri sayıyorum.

1000000990_redKurtarıcım onun bende konumlandığı bölgeden parçalar koparıyor ve bu durum uyuşmuş olsam da müthiş canımı yakıyor. Her kopardığı çimdiği uyuşmuş bir hissizlik içerisinde fakat psikolojik bir baskıyla hissedebiliyorum. Sayıyor kurtarıcım yardımcısına upuzun bir cımbızın ucundaki parçaları her uzatışında: “saat yönünde 1/ saat yönünde 6/ saat yönünde 9/ saat yönünde 4”  zaman ayarlarım sapmalarla uzuyor, hepi topu on beş dakika sürüyor oysa, bu kadar işte, gördün mü bak, bitti bile… Sinirden, öfkeden kudurmuş ter içinde, dizlerim titreyerek (son günlerde fazla asabi ve hırçınım kabul ediyorum) Ayışığımın beni beklediği odaya yöneliyorum, boynuna sarılıp ağlamak istiyorum. Hemen beni susturmayı başaracak yeni bir şeyler üretiyor kafasında ve ben ağlama hevesiyle kirpiklerimi kırpıştırırken, söylediklerine gülerken buluyorum kendimi. “Göreceksin bak, bunların acısını senden daha sonra fitil fitil çıkaracağım, sen hiç üzülme. Dizime yatırıp bir güzel pataklayacağım seni. Bana yaşattığın bu stres, hepsi boşuna! Hiçbir şey çıkmayacak, sonuçlar elimize geçene kadar belki çoktan gitmiş olacak, söylemedi deme” diyor. Böyle olacağına inanıyor ve benim de inanmamı istiyor. Benim içinse sonuç çok önemli değil. Bir gün beni terk etmiş olsa da; onunla karşılaşmış olmak, onunla tanışmak ve bu gün karşıma alıp yüzleşmek; fiziksel ve ruhsal çatlaklara sebebiyet verişini, hafızamdan yaşattıklarının silinmesini dilemenin yanı sıra hep tetikte “ya bir gün geri dönerse” diye beklemek demek…

Dilerim, sevdiklerimin hiçbiri ve sizler… Ömrünüzün sonuna dek onunla karşılaşmak zorunda kalmazsınız…

 

Ağustos’08

elif eser

http://blog.milliyet.com.tr/periirena

İki çello bir Anadolu – Aman Doktor

232 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“Yüzleşme” için 6 Yorum

  1. yucel diyor ki:

    Yazı zor bir iş..
    okumak!.. bu coğrafyalarda yok!..
    Emeğin var ya!.. işte bu yazılar!.. canlı işi.. iyi canlı işi!..
    sağol Elif..
    sevgiler, saygılar..

  2. elif eser diyor ki:

    Sevgili Zelin,

    Yazılarımı bıkmadan yayımladığın için çok teşekkür ederim.

    Yücel..

    İyi ki yazı var. Anlatacaklarımız hiç bitmesin..

    Sevgi ve Saygımla

  3. zelin artuğ diyor ki:

    Sevgideğerim Elif,

    Böylece söz uçsa da yazı kalacak. Güzel insanların kafalarından, yüreklerinden geçenleri paylaşmakla da kalmayıp paylaştırabildiğim için çok sevinçliyim. Birlikte tarihi kesitler halinde yazıyoruz. Ununu elemiş, eleğini asmış biri, kapıyı da çekip gitmeden önce bunu yapmalı.. Bunca yıl yaşadığım, soluk aldığım dünyaya, bunca kötülüğün içinde güzel, iyi kalabilmiş insanlara böyle bir borcum var. Dünya benden bıkıncaya kadar paylaşmaya, paylaştırmaya devam. Sen hep yaz. Okutuyorsun yazdıklarını! Sevgimle..

  4. elif eser diyor ki:

    Hey! Hayır!.. Böyle konuşma, üzülürüm… Dünya senden bıkmadı, bıkmayacak da daha! Çünkü yapılacak “küçük işler” bir değil, milyon çok ;)

    Yürek dolusu sevgimle, kucaklarım anne yüreğini…

  5. zelin artuğ diyor ki:

    Can Elif..

    “Yüzleşme”ler de öyle.. milyon çok! Artık saymamaya başladığımızda, bizim yerimize birileri, bizim için geri saymaya başlıyor. İşte o zaman daha sıkı sarılıyoruz inandığımız değerlere… bu değerleri koruyup kollayacak genç yürekler olduğunu bilmek ise, umudumuz oluyor. Anne yüreğimle kucaklarım ben de insan yüreğini… daha yapacak küçükişler de milyon çok, haklısın!

  6. elif eser diyor ki:

    İnsanın boğazına görünmez bi yumru düğümlenir mi? Evet, düğümlenir, yutkunursun gitmez. Küçük çocuklar gibi ağlamaya mutedil gözlerin dolar, çenen titrer mi? Evet titrer, başka şeyler düşünürsün geçmez.

    Yapacak işlerimiz var belki hep birlikte? Belki dünyayı biz kurtaracağız ;)

    Hadi gülümseyelim…

Yorum Yapın