Mask
Elif Eser
Toz halindeki alçıyı bir kaba koydu. Bir spatula yardımıyla sürahideki suyu yavaş yavaş karıştırarak alçıya iyice yedirdi. Hamur kıvamına geldiğinde durdu. Eldivenleri taktı. Sehpayı kanepenin yanına getirdi üzerine ayaklı bir makyaj aynası yerleştirdi. Yere, aynanın karşısına oturdu. Streç paketleme ambalajını yüzüne sardı. Burnunu açıkta bıraktı. Kireç beyazı alçıyı sürmeye başladı. Önce alnı, sonra yanakları, çenesi, burnu (burnunun alt kısmına nefes alabilmesi için sürmemişti), ağzı ve en son gözlerini kapatıp, kapalı göz kapaklarının üzerine koyu kıvam alçı hamurunu sürdü, iyice sürdü. Bu ilk denemesiydi. Başarıp başaramayacağını bilmiyordu.
Eldivenleri çıkarttı. El yordamıyla sehpaya koydu. Her şeyi öylece bırakıp yavaşça kanepeye uzandı. Saatlerce gözleri kapalı yattı. Tıpkı bir ölü gibi. Gömülmeye hazır bir ölü. Mezarına yerleştirilen bir ölü yalnızlığında ve soğukluğunda, elleri; biri göğsü üzerinde, diğeri hemen onun altında, bacakları bitişik, kıpırtısız, öylece saatlerce kaldı. Uyuya kaldı sonunda. Uyandığında yüzündeki alçının donduğunu hissetti. Gözlerini açmadı.
Yeniden aynanın karşısına el yordamıyla çömeldi. Gözleri göremeyen insanların yaşadığı zorlukları hissetti o an. İçi titredi. Streç ambalajı başının arka kısmından kopardı. Yüzüne iyice oturmuş, donmuş alçıyı ağır devinimlerle çene kısmından başlayarak hava boşlukları ile gevşetti. Ambalajla birlikte sıyrıldı. Ambalajı iç tarafından suyla nemlendirdi. O da gitmişti. Hiçbir fazlalık, gereksizlik yoktu şimdi aralarında. Elinde tuttuğu maskı uzun uzun izledi. “Bu ben miyim?” “Benim yüzüm böyle mi?” “Buna mı benziyorum?” Bir aynaya, bir maska baktı. Bir maska, bir aynaya…
“Bir bedenin olsa senin de. Ellerin, ayakların, karnın, kalçaların, bacakların, kolların olsa.. Kalbin olsa. Ve diğer iç organların. Sonra ruh üflesek içine. Renk gelse yüzüne. Gözlerini açsan. Bana, benim sana baktığım gibi baksan. Bir kimliğin, kişiliğin olsa. Hem bana benzesen hem kendin gibi davransan.
Sana hayallerimi anlatsam. Sıkıntılarımı, hayatın gel-gitlerini. Umutlarımı dile getirsem. Sen de bana yapacaklarını, hayatını, renklerini, kokularını anlatsan. Bilmediklerimi öğrensem senden. Öyle çok bilmediğim şey var ki, bazen nereden başlamam gerektiğini şaşırıyor, ortasına dalıveriyorum her şeyin heyulalar içerisinde. Desen ki mesela ‘sıraya koy yapacaklarını, atlama öyle her gördüğüne hevesle.’ Dur diyebilsen. Yapma, yanlış, desen. İnansan bana ve güvensen. İnansam sana. Öyle çok inansam ki, kendimden daha fazla, yalansız, riyasız olduğunu bilsem tüm yüreğimle. Bilsem ki, ağzımdan ne, nasıl çıkıyorsa, sen; dosdoğru öyle anlarsın. Aklımdan geçen dilimdedir çünkü. Dilimdeki aklımda. Ne bir eksik, ne bir fazla. Başka başka şeylere yormasan cümlelerimi. İfade ve anlama güçlüğü çekmesek birbirimizi. Susmamız gereken yerde dursak. Karşılığı yoktur bazı sevgilerin, içten, çok derinlerden gelir ve asla karşılığı beklenmez. Seni öyle sevsem ve sen de beni, benim seni sevdiğim biçimde sevsen. Anlamlar yüklemesen, gereksiz ayrıntılara girmesen. İsimlendirmesen… Sınırlamasan… Varsıllamasan… Beklentisiz sarılmayı başarsan, koşulsuz anlamanın, yüreğini ortaya koyabilmenin en değerli hazinelerden daha değerli olduğunu ah öğretebilsem sana!
Kocaman bir dünya var içimde. Hiçbir zaman yolunu şaşırmayacağın, güvenle ilerleyeceğin, aydınlık ve soft bir dünya. Sana kendi yollarımı izah etsem. Birlikte yürüsek el ele. Aklından geçeni, aklından geçtiği gibi anlasam. Düşüncelerinin girdabı olmasa. En az benim kadar dümdüz görebilsen. Aydınlıksa aydınlıktır, karanlıksa karanlık. Flû ile karşılaştığımızda ikimizde o an durup beklesek, aydınlığa mı yoksa karanlığa mı kavuşacağını. Kırmasak hiç birbirimizi, sözcüklerin manasız derinlikleriyle yahut sığ cümlelerle. Hayatı en basite indirgesek. Çünkü hayat aslında hiç zor değil, bilebilsek. Onu karmaşık hale getiren yine bizleriz, anlayabilsek.”
Durdu. Baktı. Hiçbir şey söylemedi maske. Acaba yanıt vermek ister miydi? Bilemedi. Kanepeye bıraktı. Ortalığı topladı. Duvarlara ilişti gözü. İçinde tarifsiz bir öfke, adsız bir isyan, korkulası bir yakarış peydahlandı. Maskeye çevirdi yine bakışlarını.
“Anlamıyorsun değil mi? Neden bahsettiğimi anlayamıyorsun bir türlü? İşte! İşte şu duvardaki yazılar kadarsın. Şu posterler, film afişleri kadar donuk ve yalan!”
Öfkesi dizginlemez bir hal aldı. Duvarlara çarptı bedenini, duvarları yumrukladı. Tırnaklarıyla boyasını kazıdı. En sevdiği artistlerin, en beğendiği film afişlerinin sonradan kendine çok kızacağının bilinciyle fakat içindeki hiddeti engellemeye gerek duymadan parçaladı. Mask, konuşlandırıldığı kanepenin üzerinden sessizce olan biteni izliyor ve yalnızca gözlerini kapatıp susuyordu.
Yorulunca ve bitap düşünce maskenin onu kapalı gözleriyle dahi göremeyeceği bir köşeye büzüldü, büzüldü. Saatlerce ağladı. İçinin fırtınası dininceye dek ağladı. Sildi neden sonra yüzündeki yaşları. Toparlandı. En az yapay örneği kadar sakin, durgun, anlamsız, anlamlı, ‘öylesine işte’ haliyle karşısına çömeldi.
“Bir bedenin olsaydı seninde, insani vasıfların bulunsaydı, düşlerin en güzelini yaşardık belki de. Ama yazık ki, gözlerini açamayacak kadar gerçek, bedenin oluşamayacak denli yarım, ağzın konuşamayacak sıkılıkta kapalı. Ve sen yalnızlığıma ulaşamayacak kadar maskesin. Hiçbir anlamın, hiçbir özelliğin olamaz bu yüzden.
Seni ben yarattım. Görmek istedim neye benzediğini/neye benzediğimi. Öyle soğuk, öyle uzaksın ki… Asıl şaşırtan da bu! Nasıl başardın bu uzaklık ve bu soğuklukta kalbimi yüz binlerce parçaya bölebilmeyi? Alçıdan yapılan sensin hâlbuki bense gerçek! Yüklediğim anlamların anlamsızlığı mı öyleyse beni milyonlara bölen, çarpan, sonunda yok eden? Yoksa hiç kimsenin, hiç kimseyi içine, çok içine alıp orada barındıramayacağı düşüncesiyle yüzleşmem mi? Nasıl da yanıyor canım… Seni bilmediğin, anlayamayacağın, asla ulaşamayacağın anlamlara ulamakla hata mı ettim?”
Mask yanıtsız bıraktı yine sorularını. Anladı ki konuşabilseydi de verecek cevabı bulamazdı.
Gece ilerledi. Sesler sustu. Karşısına koyup saatlerdir izlediği beyaz mask, gecenin alacasında sahteliği ve tüm ifadesizliği ile susuyordu. Yavaşça aldı eline. Merdivenleri indi. Sokağın ortasında durdu. İki eliyle maskın yanak kısmından tuttu. Kollarını başının üzerine kaldırdı. Son bir kez baktı.
“İşte ben seni hep böyle başımın üzerinde taşırdım. Gözlerini aralayıp beni ben olarak görebilseydin eğer. Karanlığına ortak edebilseydin. Aydınlığımı bulasaydım sana. Gecenin neftiliğine doyumsuz varabilseydik beraber…”
Elleri gevşedi. Saniyeden daha kısa, saatlerden daha uzun, gözünün önünden acı bir tebessümle geçti maske. Sert asfalt zeminde; küçük bir kibrit çöpü çıtırtısı, kocaman bomba tesiri gürültüsü ile patladı. Gözleri ayrı ayrı saçıldı. Burnu görünmeyecek parçalara ayrıldı. Dudakları dikine ortadan yarıldı. Gece binlere, milyonlara bölündü. Gece dağıldı. Gece ağladı. İçi sızladı. İçi karmakarışık kanadı. Kanı çekildi önce yüzünden sonra tüm bedeninden. Artık biliyordu her şey bir maskın ifadesiz sureti kadar sahte ve bir o kadar gerçekti… Kendi yoluna, dağılan parçalara bezenmiş bir yüz ve beklentisiz adımlarla yürüdü, yürüdü…
Aralık/2006
elif eser
Baba Zula – Div. üst. baygın bakışın


05 Mayıs 2010, 20:35 tarihinde.
Sevgideğer,
1. perde sonu, antrakt…
Bu oyun biter mi sence?
06 Mayıs 2010, 12:27 tarihinde.
Zelin…
Bitmesin.
“Artık kendimiz yoğuz. Seyirzilerimiz de kalmadi. Ama repliklerimiz, fisildasır durur… Sabaha kadar…”/Fasülyeciyan
Sevgiyle selamlarım…
06 Mayıs 2010, 12:40 tarihinde.
Sevgideğer,
“…gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır… Perde !”/(…devamı)
Peki.. yine de bitmesin, Elif!.. Sevgiyle… dostça!..
06 Mayıs 2010, 17:32 tarihinde.
pes etmek yok! umut olmasa da..
11 Mayıs 2010, 12:17 tarihinde.
Sanırım haklısınız İsa Bey… Saygılar..