Yazamamaktan Şikayetim var!
Elif Eser

Upuzun bir bekleyiş bu. Öyle hemen geçecek türden değil. Dağarcığındaki kelimelerin seni sensizliğe/sessizliğe terk ettiği, eline almak istediğin her kelimenin yeşil ve ışıltılı birer baharken avuçlarında solup eylül kırığına ve hışırtısına dönüşmesi hayret verici! Fakat öyle!
Sonsuzmuş gibi gelen bir bekleyiş bu. Belki birine, bir sevgiliye, bir sıcak dost yüreğe ilintilenebilir, -illa bir isim vermek gerekmese de-, adlandırılabilir; uzay denebilir mesela. Mesela imge, ütopya, sıla, gurbet de denebilir… Anlamlı veya anlamsız olması, yakışması ya da yakışmaması hiç önemli değildir. Demek istediğim; bekleyişin sonunda bir vuslata ermek olacaksa şayet, biliniyorsa bekleyişin başından itibaren kavuşmalarla nihayete ereceği…
Ee-evet! Olasıdır, muhtemeldir. Fakat değil işte! Bu bekleyişin herhangi bir amacı, başı, sonu, adı, sanı, kimliği, kimliksizliği, somutluğu, soyutluğu, varsıllığı yok!
Sofistike bir bekleyiş bu… Evet! Evet! Böyle de denebilir! Kelimelerinizi çaldıysa birileri veya bir şeyler sizden (bir suçlu aramak çok da doğru olmayabilir bu süreçte) ne yapacağınızı bilemeden bir süre öylece bakakalırsınız. Yazıyla nicedir devam ediyorsa soluk alıp verişiniz ve her ne sebeple olursa olsun çekip gitmişse yazı sizden, bundan mütevellit boşlukta kaldıysanız, kendinizi bir oksijen çadırında sanırsınız. Sanki sizin ciğerleriniz artık beş para etmezmiş de, dışarıdan takviye güç alıyormuşsunuz gibi… Suni yoldan yaşıyor/yaşatılıyormuşsunuz gibi… Hani öylesine işte canım, halleri gibi… Biraz naif, biraz anlamsız… Siz istememiştiniz oysa gitmesini, çalınmasını veya sizden uzaklaşmasını. Yazı ki, sözcükler ki, kendiliğindenlikleriyle vardırlar yazanın us’unda.
Eğer yazı yoksa bir yerden sonra yoktur yazan da. Herkes gibi bir yaşayandır en fazla. Ama, ama… Yazıyla yekvücut olmuşsanız ezelden beri, siz isteseniz de sonrasında ‘herkes gibi’ düşünemez, ‘herkes gibi’ bakamaz, göremez, algılayamaz, kısaca yaşayamazsınız. Başka bir boyut girer diğerleri ile aranıza. Anlatılır türden değildir ki, anlatabilesiniz. Denediğiniz olmuşsa da anlatmayı bir lahza; hani böyle, eliniz kolunuz havaya kalkmış, parmaklarınız nereye kaçışacağını bilemeden bükülmüş, suratınızda sizi dinleyenin hiç mi hiç anlayamayacağı garip ifadelerle mimikler belirmiş halde… Eh, en nihayetinde elleriniz yanlarınıza düşmüş, umutsuzca bakarsınız. “Boş ver” dersiniz karşınızdaki pek bir hevesle sizi dinlemeye hazırlananın hevesini kursağında bırakarak. “Bu öyle, doktorculuk oynamaya benzemiyor. Doktor biri gelir evine konuk. Ev ahalisi toplanır, başlarlar ‘doktorcuğum, benim sol böbreğimde bir büyüme mi var ne?’, ‘aman efendim ne iyi ettiniz de geldiniz, benim de birkaç gündür şu omurlarımdan birinde bir ağrı, üzerinize afiyet, hani bir ellesiniz, teşhis neymiş, öğrensek…’ türünden bir şey değil ki. İyisi mi, ben yazadurayım da, sen oku. Boş ver şimdi nereden bulup çıkarttığımı onca kurguyu” der, çıkarsınız işin içinden. Bunu böyle söylersiniz fakat ya yazı uçup gittiyse? Ya artık yazamıyorsanız? Durum daha da vahim demektir o vakit. Kös kös oturup beklersiniz…
Hâlbuki yazıya durulduğu zaman öyle midir ya! Her yazanın kendine has bir sürgünü, serüveni, yolculuğu vardır yazıyla. Bazen işkencedir (nasıl da tatlıdır yine de), bazen bir minik kelimeyle patlayan minicik mutluluk çığlığıdır (o an çevrenizde birileri varsa anlam veremezler delişmenliğinize), bazen hüzündür, bazen coşkudur… Yani, o an neye sürüklüyorsa sizi hikâye, osunuzdur. Bazen günler, haftalar, aylar sürer… Çıkmak istersiniz çıkamazsınız “ha şunu da ekleyivereyim, dur buraya bunu da yazayım” diye konuşurken kendi kendinize uzar gider, uzar gidersiniz… Sonuna vardığınızda munis bir tefekkürle gülümsediğiniz olur, derin bir nefes alıp, şöyle keyifle arkanıza yaslandığınız, acı kahvenizin soğumuşsa da son yudumuna uzandığınız… Olmaz mı? En şahane anlardan biridir o an… Yine, pek kimseyle paylaşamadığınız…
Yazı sizin en uygun, müsait olduğunuz zamanı kollamaz. Buna rağmen bekleyişin ilk safhalarında kendinizi teselli edersiniz “bu hafta programım çok dolu, haftaya başlarım.” / “Biraz dinleneyim, bir iki ay geçsin, kafamın içini bir temizleyeyim, çöp kutusuna döndüm.” / “Aslında aklımda müthiş bir öykü ve olay kurgusu var ama kendimi çok yorgun hissediyorum. Hafta sonu sabaha kadar oturur toparlar, yazmaya başlarım.” Pek tabii kendinize söylediğiniz bu küçük yalanlar, kandırmacalar, bahaneler silsilesi bekleyişin ömrünü kısaltma hayalinden başka bir şey değildir. Siz yazma dürtüsünü değil, çoğunlukla o sizi yönlendirir ve kabul etmeseniz de kendi zamanını tayin eder. Bir geldiği zaman da dur durak bilmez. Otobüste, vapurda, barda arkadaşlarınızla eğlenirken, sevgilinizle kavga ederken, çocuğunuzla internet başında ders çalışırken, tuvalette, duşta, en tatlı uykunuzda rüyalara dalmışken… Silinir gider yaşamınızın öncelikleri. Ofiste dosyalar kenara itilir, anneniz klavye başında sizi boş boş kâğıt açarken görür, canınız sıkılmasın diye kraker ve meyve suyu getirir, tam da o an uzattıklarını başınızla geri çevirir “yok, yok, istemiyorum, dur şimdi, çok önemli bu an” deyiverirsiniz. O an gerçekten çok ama çok önemlidir çünkü aylardır, haftalardır beklediğiniz “sevgili yazı” gelmiştir! Hoş gelmiştir, sefalar getirmiştir! Yazma isteğiyle dolup taşarsınız ve parmaklarınız koşuşur, kelimeleriniz kahkahalarla uçuşur klavye/kâğıt/kese kağıdı/gazete parçası/minik bir not defteri (artık elinize ne geçerse) üzerinde…
Peki ya beklemeye devam ediyorsanız? Ya tek bir damlacık, kelimecik, bir bağlaç bile yazamıyorsa kaleminiz? Melül bir kedi yavrusu gibi kaşlarınız büzülür, dudağınız aşağı sarkar bükülür…
Beklemekten yorgun düştüğünüzde özlemek gelir. Delicesine bir sevdayla özlersiniz. İçiniz titrer, çok üşürsünüz. Çevrenizde olup biten tüm detaylar zaman uzadıkça anlamını yitirmeye, renkleri ölgünleşmeye başlar. Derin iç çekişleriniz artar. Uzaklara dalıp gitmeleriniz çoğalır. Hasretten içiniz, dışınız, tüm uzuvlarınız kavrulur… Beklediğiniz bir türlü gelmek bilmez! Gelmez işte! Siz, istediğiniz kadar bekleyedurun, siz yalvar yakar çağırın, inat eder, gelmez. Sizin canınızın değil, kendi paşa gönlü ne zaman isterse gelecektir… ‘Yazı… Biraz da sabır işidir be üstat!’ (Biraz mı?)
Upuzun bir bekleyiş bu. Aylar var ki bekliyorum. Elim ara sıra şiire kayıyor. O bile istediğim gibi olmuyor. Ben yazmak istiyorum! Us’umun algoritmalarında gezinen moleküler hikâye kurgularımı, renklerimi, düşlerimi, sizin anlayacağınız en büyük hazinemi istiyorum! Satılması gerekmiyor kitaplarımın, basılmasın. Yayımlanması şart değil şiirlerimin. Sahnelensin isterim elbette ama olmuyorsa da oynanmasın oyunlarım. Yıllarca teksler halinde dursunlar telli, telsiz, şeffaf, kapaklı dosyaların, klasörlerin içerisinde, dert değil. Birilerine bir gün ulaşacaklar ve okunacaklar benim inandığım tek şey bu! Kimse duymazsa da sesimi vakti zamanı geldiğinde torunlarıma masal niyetine okuyacağım “bir zamanlar kendisine Cahil Peri denen biri varmış. Durmadan yazarmış…” diye başlayacak cümlelerim.
Serzenişteyim! Hayal ülkemin ıssızlığını sizle paylaşmak istedim bir nebze. Şimdilik elimden fazlası gelmiyor. Kabul buyurunuz efendim…
elif eser, Ocak’08
M.Ketencioğlu- AydeMori- Ayde VinoPiyam


03 Mayıs 2010, 18:11 tarihinde.
Elif!.. uzun sözcüklerin çok iyi bir şey.. yeni insan karışıklığı.. sağol..
sevgiler, saygılar
04 Mayıs 2010, 20:12 tarihinde.
Yücel..
Teşekkürler..