Anasayfa Anasayfa

Sıkıcı ve Sıradan Bir Günün Bitiminde…


Elif Eser

 

3594869337_4ec7958e61Masamdaki dosyaları toparlıyorum. Bir yandan da sataşmaya devam ediyorum;
- Ya sen deli misin?
- Neden?
- Sabahtan beri benimle uğraşmaya bıkmadın mı?
- Ben seni böyle mızmız, ekşimiş bir suratla görmeye alışık değilim. Hiç yakışmıyor sana.
- Ne yapabilirim sen söyle?
- İşe, aşağı sarkmış dudaklarını yukarı doğru kıvırmakla başlayabilirsin.

Gülümsüyorum;
- Pekâlâ…  Sana söz veriyorum, bu akşam biraz hava alırsam yarına kendimi daha iyi hissedeceğim.
- Gerçekten mi?

 

- İzci sözü!
- İyi, ne diyelim. Kendine dikkat et öyleyse…
- Ederim.

Çıkmak üzereyken arkamdan sesleniyor;
- Bana bak!
- Efendim!
- Fazla içip dağıtma sakın.
- Ne zaman içkiyle aram iyi oldu, söylediğin şeye bak!

Birden, aklıma bir şey gelmiş gibi geri dönüyorum, kapıdan ofise doğru başımı uzatıp;
- Emre!
- Efendim?
- Teşekkür ederim.
- Ne için?
- Bütün bir gün boyunca ne kadar uğraşsam da kızmadığın ve bana katlandığın için.
- Aman canım, lafı mı olur? Görevimiz…
- Dalga geçme!
- Peki, peki, git hadi, keyfine bak sen… Gün gelir, benim de sana işim düşer.
- Bak sen!
- Bu işler böyle güzelim.
- Neyse, öyle olsun bakalım. Yarın görüşürüz.
- Güle güle.
- Hoşça kal.

Yola çıkıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Gün boyunca hayalini kurduğum tek şey bir an evvel ofisten çıkıp, bu beton yığınıyla sarılmış gri çevreden uzaklaşıp, biraz olsun nefes alacağım bir açık alan bulmaktı. Şimdi hayalime doğru gidiyorum…

Ne zaman canım sıkılsa, kendimi kederlerin ortasında öylece çaresiz hissetsem; ne zaman dertlerle boğulsam, yaşam anlamını yitirmeye başlasa; iç kanamalarımı durdurabildiğim, kendimi yenilediğim tek bir yer biliyorum. Ve ayaklarım farkında olmadan beni ister istemez oraya sürüklüyor. Burası; belki de bu şehirde huzurla nefes alıp verebildiğim; kederlerimi bırakıp yaşama kaldığım yerden geri dönebildiğim tek yer… İstanbul Boğazı…

Yürüyorum… Sahil boyunca yürüyorum. Serin bir mart rüzgârı saçlarımı dağıtıp yüzüme vuruyor. Umursamıyorum. Burnuma kalamar ve kızarmış balık kokuları gelince, kendime şu soruyu soruyorum; “Sahi? Ben en son ne zaman yemek yemiştim?”

Bazen insan uyumayı hatta yemek yemeyi unutur ya; buna rağmen acından ölmez. Ben de iki gündür çay ve kahveden başka boğazımdan herhangi bir yiyecek geçmediğini burnuma dolan leziz kokularla hatırlıyorum. Karnım gerçekten çok acıkmış.

Hemen ilk gördüğüm sandviççi dükkânına dalıyorum. Şöyle, irice, bol yeşillikli bir sandviç ısmarlıyorum kendime. Paket yaptırıyorum, birazdan afiyetle yiyeceğim.

Yeniköy’de duruyorum nihayet. Bir banka oturuyorum. Ben sandviçimi büyük bir iştahla yerken, bir adam köpeğini gezdiriyor. Sakince yanımdan geçiyorlar. Akşamın serinliğinde yürüyüş yapan başka insanlar da geçiyor önümden. Hiçbir şey düşünmeden çevreyi izliyorum. Beni üzen, kederlendiren, canımı sıkan, canımı acıtmaya çalışan; üzerime gelen bütün detayları gözlerimle önümde akıp giden suya bakarak aktarıyorum. Ben buna kendi içimde ‘derdi suya bırakmak’ diyorum.

‘Biliyor musun deniz, bu gün her şey üst üste geldi. Çalıştığım yerde çok sevdiğim bir abim kalp krizi geçirdi. Hafta sonu kahvaltıya gitmeyi planlamıştık oysa. Gürcan Abi’yi doktorlar ve hemşire eşi Nuray Abla, kalbinin üç kez durmasına rağmen hayata döndürmeyi başardılar. Şimdi yoğun bakımda. Dilerim çabucak iyileşir, eski sağlığına kavuşur. Sadece bu kadar olsa iyi; başka şeyler de oldu beni üzen… Ne yapacağımı bilemediğim, bir türlü karar veremediğim… Geçecek biliyorum… Her şeyin eskisinden daha sağlıklı olması için elimden geleni yapacağım. Bunun için sana anlatmaya geldim.’

Sıkılıyorum ağaçlar arasındaki bankta oturmaktan, gözüme kestirdiğim on adım ötede, denizin tam kıyısındaki banka doğru yürüyorum. Oturduğum gibi, bir sigara yakıyorum ‘sıkıldım senden, en kısa zamanda terk edeceğim seni’ diyorum elimdeki sigaraya fakat buna rağmen keyifle tüttürmekten de geri durmuyorum.

Bankın boş kalan sağ tarafında bir karaltı fark edip başımı hafifçe çevirdiğimde, hoşnutsuz bir ifadeyle; ‘Hey! Sen de3878794882_f483b51fa4 kimsin? Yalnız bırakır mısın beni? Görmüyor musun oturmuş kederlerimi denize döküyorum’ diyorum gözlerimle, izin alma gereği duymadan pat diye yanıma çöken yakışıklı diyebileceğim, başında beresi, kabanının yakasını kaldırmış adama. Onunsa kömür karası gözlerinde sakınma gereği duymadığı çapkın pırıltılar ve kocaman bir gülümseme var. Başımı diğer tarafa çevirip ilgilenmemeye karar veriyorum. İnat ettim kalkmayacağım yerimden, önce ben geldim!

“Merhaba” deme nezaketini de göstermiyor üstelik, oturma eylemine devam ediyor fütursuzca. Şaşkın bir ifadeyle yeniden yüzümü dönüp konuşmadan ters ters bakıyorum. Yok! Anlamıyor! Deli mi ne?
- Bulutlar… Akşam çökünce ne kadar güzel gözüküyor değil mi?
- …
- Bakın, şu ileridekini görüyor musunuz? Güneşi saklamaya çalışıyor.
- Hı-hı…
- Bakın, bakın! Martıyı gördünüz mü peki? Nasıl dalıp çıktı suya! Kesin balık yakalamıştır.
- Bence yakalayamadı!

Kendimi tutamayıp cevap verdikten hemen sonra, kızıyorum kendime; ‘Ne yapıyorum ben?’
- Yakaladı! Yakalayamasaydı tekrar havalanmazdı.
- Ya?
- Tabii.
- İyi de, bana ne!
- Bir şey sorabilir miyim? Ben her gün buralardayım, fakat sizi ilk defa görüyorum.
- Çok sık gelmem bu tarafa.
- Öyle mi?
- Öyle.
- Bir adınız vardır herhalde. Benim adım Mert Osman.
- Memnun oldum Mert Osman.

Sıkılmaktan vazgeçip kurduğu oyuna dâhil oluyorum ister istemez. Ve çok tatlı bir sohbet başlıyor Mert Osman’la aramızda. Bana ailesinden bahsediyor. Kısa bir süre sonra kaynaşıyoruz. Denizden, martılardan, uzak ülkelerden, gemilerden ne çok şeyden söz ediyoruz karşılıklı. Canım çikolata ve çiklet istiyor. Çevreme bakıyorum. Tam arkamızda, caddenin diğer yanında bir market gözüme çarpıyor. Ayağa kalkıyorum;
- Gidiyor musun?
- Hayır. Sen buradaysan hemen şu markete kadar gidip geleceğim.
- Tamam. Bekliyorum seni.

Bir koşu markete giriyor, iki kutu çikletle iki adet çikolata alıyorum;
- Ah, bana da mı aldın? Teşekkür ederim.
- Bu çikolata ballı olmalı.
- Hayır, bilemedin, bu karamelli.
- Hadi ya!

Büyük bir keyifle yiyoruz yan yana oturmuş çikolatalarımızı… Aklıma sevdiğim şarkılardan biri geliyor, Pinhani’nin söylediği;
- “Yalnız kaldıysan,
 Sakince arkana dön bir bak
 Güneş batmış mı, yağmur düşmüş mü,
 Dön bak dünyaya…”
- Ne güzel şarkıymış.
- Duymamış mıydın?
- Hayır, ilk defa senden duyuyorum.
- Ben severim bu şarkıyı. Tam da şu an içinde bulunduğum duruma uyuyor.
- Sen sevmişsin ya, ben de sevdim şimdi.

Karşılıklı gülüşüyoruz.
- Kaç yaşındasın sen Mert Osman?
- Ben?

Yüzü ciddileşiyor. Gözlerini hafifçe kısıyor. Sağ elini açabildiği kadar yüzüme doğru açıp;
- Ben tam BEŞ yaşındayım!
Diyor.
- Hadi be! Amma da büyükmüşsün…

Ben öyle söyleyince pek bir gururlanıyor;
- Tabii, ne sandın. Bizim mahallede İlayda var, o daha küçük.
- İlayda kaç yaşında?
- Aman, boş ver. Küçük dedim ya, dört buçuk yaşında daha.

Yine o çapkın gülücük yerleşiyor yüzüne;
- Güzel kız. Saçları dalgalı, beline kadar uzanıyor.
- Evet, anlıyorum seni…

Gülmemek için tutuyorum bu kez kendimi. Zira karşımdaki yakışıklı adam çok ciddi;
- Ama… Senin saçların onunkilerden daha güzel.

Yanakları, biraz utanmanın, biraz da rüzgârın etkisiyle pembeleşiyor;
- Sen de çok güzelsin.
- Teşekkür ederim efendim. İltifat ediyorsunuz.

Bir cilveleşmedir gidiyor aramızda. Nasıl sevimli…
- Ben çok üşüdüm. Bak, şu arkamızdaki araba bizim. Annem, babam ve kardeşim de orada. Gidelim mi arabaya?

Ooo, küçük bey büyüdüğünde ciddi bir çapkın olacak bu gidişle!
- Çok teşekkürler Mert Osman fakat benim artık gitmem gerekiyor.
- Neden?
- Çünkü çok uzakta oturuyorum.
- Üzülerek dudaklarını büküyor;
- Gene gelecek misin?
- Sen istersen gelirim.
- Sahi mi?
- Sahi.
- Peki madem, git o zaman şimdi. Canın sıkılırsa gel ama.

Derin bir iç çekiyor. Onu bu şekilde bırakmak hiç içimden gelmiyor;
- Dedim ya, ben hep buralardayım. Buradaki herkesi, şu hiç hoşlanmadığım kargaları bile tanırım.
- Anlaştık… Şimdi, bu güzel sohbetin hatırına bana bir öpücüğü çok görmezsin değil mi?

Sanki, bu soruyu bekliyormuşçasına hızla atılıyor kollarıma, küçücük kollarıyla sımsıkı sarılıyor boynuma. Kocaman öpüyorum iki yanağından. Orada vedalaşıyoruz.

Arabanın yanından geçerken, yaklaşık bir saattir bizi izleyen anne ve babasına el sallıyorum;
- Oğlunuz çok tatlı, ona bayıldım! İyi bakın kendinize…

Buraya gelirken sırtımda koca bir ağırlık, omuzlarımda iki küçük kırık kanat vardı… Şimdi her şey eskisinden daha güzel…

Sabahın köründen akşama dek, kanatlarımı onarmama yardım eden Emre’ye ve ağırlıklarımı birlikte denize bıraktığım Mert Osman’a çok ama çok teşekkür ediyorum…
 

 

Mart/2007

Elif Eser

273 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum Yapın