Üçüncü Evre…
Elif Eser
…
“Bu kadar mı?”
“Evet bu kadar.”
“Sana inanmıyorum! Gözlerimin içine bak ve söyle!”
Gözlerinin içine bakarak ve tane tane her kelimenin üzerine bastırarak;
“Gözlerin artık gözlerime değmesin!”
Sustular. Aralarından su sızmayacak kadar yakındılar. Deniz kıyısında bir bankta oturmuşlardı. Hava alabildiğine kapalı, gökyüzü devasa kara bulutlarla kaplıydı. Yağmur, ha yağdı ha yağacak. Sonbahar sararmış yaprakları, deli poyrazıyla hüküm sürüyordu. Martıların çığlıkları, denizin dalga sesleri arasında adeta emilip kayalara vuran köpüklerle kayboluyordu. Aynı denize, farklı gözlerle bakıyorlardı. Aynı koyu gri/maviliğe, ufukta anlık çakımlarla kendini gösteren şimşeklere dalıp gitmişlerdi. Gözlerinde sinsi saklı öfke, acımtrak kırgınlık, bir de kocaman boşluklar saklıyorlardı. Akıllarında son söylenen cümle yankı yankı dağılıyordu “gözlerin artık gözlerime değmesin!”
Üşüdüler. Önce kadın yana sarkmış, adamın elinin hemen yanında durup duran sağ kolunu sol koluyla göğsünün üzerine çapraz doladı. Sağ ayağını sol bacağının üzerine konumladı, kaşlarını çattı. Sonra adam, kadının omzuna bitişmiş sol omzunu kendine doğru çekti, parmaklarını göbeğinin üzerinde birbirine kenetledi. Sol ayağını sağ bacağının üzerine yerleştirdi, yerle teması kesilmeyen sağ bacağını isterik bir şekilde sallamaya başladı, çattı kaşlarını. Bir zamanlar aynı anda attığına inandıkları iki ayrı yürektiler ve üşümüşlerdi.
Dayanamadı adam, yalım alaz öfkeyle baktı kadına, kadınsa varlığını duyumsadığı fakat göremediği çok uzaklardaki kaybolmuş kıyıya…
Yüzünü daldığı uzaklardan çevirmeden yanıtladı kadın, duygusuz, soğuk, metalik bir sesle;
“Senden izin aldığımı hatırlamıyorum.,”
“En azından benim de fikrimi sorabilirdin? Ortak bir kararla başlamıştık madem!”
“Yanılıyorsun. Sen de başlarken benden izin almamıştın.”
“Almıştım!”
“Ben neden duymadım?”
“O sırada şimdiki gibi başka bir yere bakıyordun, söylediklerimi önemsemiyordun.”
“Önemsemişim ki bu günlere geldik.”
“Peki ama neden? Her şey iyiydi. Biz gayet iyi bir denge kurmuştuk. Anlayamıyorum, neden?”
“Anlayamazdın. Yaşanırken anlatmayı çok denedim. Sen de o zaman benim söylediklerimi duymadın. Defalarca uyardım.”
“Bu kadar basit değil hiçbir şey!”
“İnan bu kadar basit.”
“Nasıl böylesine duygusuz olabiliyorsun?”
“Beni içindeki duygunun varlığına inandırmayı başardığın gün; sana kucak kucak renkler, cümbüşler, gülüşlerle geldiğimde neredeydin? O zaman sahip çıkmadın da şimdi neyin hesabını soruyorsun?”
“Ben seni çok sevdim…”
Adamın son sözü iniltili bir yalvarışa benziyordu. Kadın ilk defa o zaman yüzünü yanındaki acı çeken yüze çevirdi. Gözlerine bakmadan karşısındaki yüzün herhangi bir yerine boş gözlerle bakıp alaycı, şaşırmış bir ifadeyle gülümsedi;
“Ne kadar da komik geliyor şimdi bu sözler. Sen beni yalnızca çok sevmişsin… Ben senin uğruna kendimden vazgeçtim.”
Durdular. Karşılarında geçmiş zaman perdesi açıldı. İlk günlere, başlangıç noktasına gittiler, izlediler. Başlangıçta; dört kol, dört bacak, tek gövde, tek beyin, tek bir kalptiler. Zamanla tanıdılar birbirlerini, alışmıştılar hattâ. Büyük fırtınalardan önceki ilk evre beklentilerinin üzerinde güzellikteydi. İkinci evreye girdiklerinde bir kasırga karşıladı onları. Fındık kabuğundan tekneleri yalpalamaya başladı, azgın dalgalara karşı sağlam durmak sanıldığından da zordu. Fırtına dindi bir süre sonra fakat korkmuştular. Yaralanmışlardı. Teknelerini ceviz kabuğundan gemiye çevirmeyi düşündüler ama yapamazlardı. Temel, suya atılmıyordu çünkü. Kök salacakları bir parça toprak olmadan ne kadar, nasıl dayanabilirlerdi?
Üçüncü evreyi suyun akışına bıraktılar. Fakat yorgundu kadın. Kolları güçsüz düşmüştü ikinci evrede fırtınalara karşı kürek sallamaktan, beyni taşımıyordu uğultuyu, gürültüyü, karmaşayı. Adamsa mutluydu memnundu halinden, düzelmişti her şey ona göre. Yenilmemişlerdi ve bırakmamışlardı işte en zor günlerde birbirlerinin elini. Başarmışlardı.
Her şey süt liman; kürek çekmeyi bırakıp da suyun akarak yolunu bulduğu durgun bir anda… Mevsimlerden sonbahar, günlerden herhangi bir gün, bir güz ikindisinde… Hava ha yağdı ha yağacak öbeklerken kara bulutlarını tepelerinde; ufuk, deniz, kıyı bir füme/hakilik giyinmişken endamına… İfadesiz, mat, sönük ve alabildiğine duygusuz… Kadın adamın gözlerinin içine baka baka; “buraya kadar. Bu kadar. Gözlerin artık gözlerime değmesin!” deyiverdi ve fındık kabuğu tekneden karaya indi.
Arkasını dönüp yürüdüğünde adam kadının ardından bakakaldı. İçindeki yıldızlar, sudaki yakamozlar da gitti kadınla birlikte, koyu bir karanlığa daldı. Omuzları yorgunluktan çökmüş, başı dimdik sert adımlarla yürüyen kadının rüzgârda savrulan saçlarına; içi bir anda çekilmiş, havası alınmış balonlara dönen adamın gözlerine eş zamanda birkaç iri damla düştü. Kadın, yorgun, kırgın, buruk yine de bir umutla, mağrur gülümsedi önünde uzanan yola.
Biri öylece donmuş olduğu yerde, diğeri uzun bir yolun başlangıcında… Tek başına kalmışlardı…
Elif Eser, Kasım’08, İstanbul
634 okunma


06 Nisan 2010, 17:22 tarihinde.
Hayat bu, Elif!
Ayrılık, evet… Yeter ki dağılmayalım! Çünkü dağılanlar, dağılmakla kalmaz, çevresini de dağıtır! Balığına ad buldum:
YİNG-YANG!
Kısaca… YİNYANG
07 Nisan 2010, 09:28 tarihinde.
Aslıda kalabalıklarda yalnız olduğunu bir gün fark edince insan,hem yalnız hem kalabalık olabilmeyi başarmak ne güzel!Bir dağda zirve,aşağılarda vadi olabilmek….Yüreğine sevgiyle…
07 Nisan 2010, 10:28 tarihinde.
Çok Teşekkürler Zelin
Aksi, huysuz, geçimsiz, hırçın karakterli bir küçük kırmızı balığa yakışacak bundan daha güzel, uygun bir isim bulamazdım
Sevgilerimle…
07 Nisan 2010, 13:20 tarihinde.
Sevgideğerler ;
Aksi,huysuz,geçimsiz ,hırçın karakterli bir balığa bir çin felsefesinin ismini verdiniz.
)
Üstelik bunu yaparken ona hiç danışmadınız..
Yemini bir hayli uzaktan vermenizi ve fazla yaklaşmamanızı tavsiye ederim
07 Nisan 2010, 14:06 tarihinde.
Sevgili Şerife…
Tanımlamanız ne kadar doğru: Hem yalnız, hem kalabalık olmayı başarabilmek… Baharla birlikte toprağın üzerine doğru filizlenmeye can atan yepyeni bir tomurcuk gibi hissediyorum bu aralar kendimi… Biraz sancılı, çokça keyifli güneşi kucaklama telaşındayım… Ve sizler, iyi ki varsınız, iyi ki buradayım… Çiçek çiçek Sevgilerimle…
07 Nisan 2010, 14:09 tarihinde.
Sayın Batumlu…
Çok güldüm hala gülüyorum
En kısa zamanda balık Yinyang fotoğraf karesinden size süzgün bakışlarıyla “merhaba” diyecek
Sevgiler, Saygılar…