Çocukluğuma üşüyorum Ankara sokaklarında
Olgun Ekinci
………Saatlerin gece suskunluğunu gösterdiği anlarda ürkerek açık kalan apartmanın sokak kapısından süzülüp kapına çocukluğumun masum yüzünü asıyorum… Ürkekliğime masum cesaretimi ekleyerek üçer beşer merdivenlerden atlayarak noktası olmayan yollara düşüyor, çocukluğuma doğru üşüyorum…
………Esnafın dükkanını yeni açtığı saatlerde kimsenin geçmediği, bilmediği yollar arıyorum, yönü yalnızlığımda keşfetmek, onca hatalar içinde doğruyu ve gerçeği ve bulmak için… Onca yanlış içinde bulduğum tek doğrum, uzun karanlık yolda tek ışığım ol diye, ruhumu, beynimi varlığınla öyle gebe bırak ki doğrularımı doğurayım sancılarımda diye… Her doğumda hep eksik, hep yarım kalan yanlarım, çocuksu yaralarım kapansın diye…
………Ve çocuklarını bile koruyamayan ülkenin başkentinde çocuksuz semtlerden Anıt tepeye doğru yol almak istiyor, otuz yedi yıl sonra bir geceliğine konaklayabilirim olasılığına karşı rezervasyon yaptırıyorum… Yıllar sonra kaydımın yapılmadığını bir Ekim ayının on derecesinde fark ediyor, akşamında kabuklarını yere atıp üzerine çıtır çıtır basacağım fıstıklı bir mekânda bira içmeyi düşlüyorum… O anda içimde işgalci bir sevgilinin hükümdarlığı kol geziyor, ne zaman kendimi bırakıp yalnızlığıma kaçmak istesem düzenli sosyalist bir ordunun ayak sesleri gibi altında postallar dolusu eziliyorum… Halkların ve ülkelerin işgaline, kadın ve çocuk ölümlerine isyan eden, başkaldıran yüreğim, esas duruşta hükümdarlığının hükmüne boyun eğiyor, hayret ve hayranlıkla topraklarımın işgaline seviniyorum…
………Tarihi bir otel arıyorum Ulusta ve ara sokaklarda, yorgunluk dizlerimi engelleyince mütevazi bir otele atıyorum kapağı… Nem ve küf kokulu odanın penceresini açıyor, gecenin o geç saatlerinde “yarın başka ve güzel bir gün olacak” diye düşlerken, gün gündüze döndüğünde gecenin cesaretinden sıyrılıp gündüzün korkaklığını giyiniyor, utanıyor, utanıyor, utanıyorum… Nietzsche’nin Lou Salomeye yazıp yollamadığı mektupları okuyor, sorular çoğaltıyorum anılara, kendi görüntümün yansımasında küçülüyor, kayboluyor, çocukluğuma doğru üşüyorum… Onu hep nefretle sevmiş, bu hastalıklı tutkusundan ölene kadar vazgeçmemişti Nietzsche… Aslında sevmekten vazgeçenler anılardaki nefretle yüzleşmeye dönerler – ki silememişlerdir yerleşik nefretlerini, nefretleri yalnızlıkları olmuştur…
………Ayaşlı ve kiracıları bozkır kente dair ilk okuduğum kitaptı, sonra içinde “biz” olan çok şey yazdım kar’ın çok yakıştığı bu kente… Sakarya’ya bira içmeye doğru yönlenirken balık lokantasında rakısını saatlerce tek başına ve
dalgın yudumlayan takım elbiseli o yaşlı amca düşüyor usuma ve oda ne! Kendi yaptıkları naylon çadır ve dondurucu soğukta direnen tekel işçilerini görüyor, utanıyor, yüzümü atkıyla sarmak, saklamak istiyor, atkımın olmadığı, yıllar önce sana verdiğimi anımsayınca hızlı ve koşar adımlarla oradan kaçıyorum… ÜMİT dolu bir KÖYÜN yamaçlarına sığınarak kardan korunak yapıyor ve beyaz giysilerimle kara karışmak istiyorum… Oysa romanlara benzeyen yüz rengimle kurbanını bekleyen cellâdın yüz rengine dönüşüyor yüzüm korkuyor, üşüyor, kardan kara bir adama dönüşüyorum…
………Peronda saatlerce gelip geçen trenleri izliyor, onca yükleriyle onca yoksulluk giyinmiş yolcuların nereden gelip nereye gittiklerine meraklanıyorum… Bir an güneydoğuya giden doğu ekspresinde ikinci mevki biletsiz şiirsel bir yolcu oluyorum edebiyat izlencesinde yeri ve yurdu olmayan… Sana her geldiğimde uzağına düşer, kır kokulu saçlarına uzaktan özlem büyütürken yaralanırdım… Şimdi yaralı, üşüyen çocukluğumdan yaşamadığım gençlime yol alırken o küçük, o masum, o çocuk yaralarımı sana bırakıyorum… Onları sev ama asla iyileştirme, yaralarım özgürlüğümdür, onlar olmadan hayata tutunamam, “Hayat Sen”sin sevgili, çocukluğuma üşüdüğüm Ankara sokaklarında.
Olgun Ekinci, 19.2.2010, Adana
http://blog.milliyet.com.tr/olgunekinci
224 okunma




04 Mart 2010, 17:37 tarihinde.
Kapitalden buz tutmuş bu dünyada, yoksul ya da varsıl: kadın ya da erkek ya da her neyse… her yeni doğan, potansiyel bir suçlu, müzmin bir mutsuz olarak doğarken, çocukluğuna üşümeyen var mıdır ki Olgun? Birbirimize elverir, birbirimize yaklaşırsak, daha az üşürüz. Dostça.. kardeşçe.. güneşli günler getirebiliriz yeryüzüne! Hoşgeldin sofraya! Yine gel.. hep gel!
04 Mart 2010, 18:19 tarihinde.
Merhaba Usta;
Benden yaklaşık 12-13 yıl önce bulunmuş olsanız da,aynı duyguları,aynı tatları alarak yaşamış olmanız Ankara’yı ,dejavu gibi bir durum yarattı bende..
Sanki Mogan Gölü ya da Beytepe havasını birlikte almış gibi..
Sanki adını hatırlayamadığım bir şairin yazdığı;
“Başkent’de kar yağıyor Nokta Noktam
Başkentte kar ve tütüyor gözlerimde
Küllenmiş bir mangal gibi hatıralar” dizelerinde olduğu gibi..
Yüreğinize sağlık..
04 Mart 2010, 22:25 tarihinde.
Çocukluğuma üşüyenlerdenİM, bu yüzden dokundu duyguların çocukluğuma, arkamdan bakan öksüz sevinçlerimle göz göze geldim, doğruları doğurmak adına, doğduğumuz eksik doğumlarla, elsiz tutamadığımız uçurtmalarımız, ayaksız, kayamadığımız kaydıraklarımız, dilsiz, yalayamadığımız elma şekerlerimiz, basamadan atladığımız basamaklar ve geriye bakan gözlerimizle, hep geride kalan bakışlarımızla, tosladığımız duvarlar, hep doğruya doğup, eksik doğmamak adına değil mi? Ne kadar da doğru Nietzche’nin söyledikleri: “Aslında sevmekten vazgeçenler, anılardaki nefretle yüzleşmeye dönerler.”
Her düştüğümüzde; kanayan dizlere sürerek özlemleri, kucaklayabilmek nefretleri ve gebe bırakmak yarınları sevgiye, yaşamın da alamı bu olmalı, buna da belki yarın, DNA ların değişimi diyecekler bilim adamları….
Sevgideğer Kardeşim Olgun,
HOŞ geldin, ne iyi ettin de geldin, ayaklarına sağlık, yüreğine sağlık, seni soframızda görmek ne güzel, gel yanıma otur yanımda var sana boş yer… can kardeşim…..yine bekleriz.
Zelin sevgideğeri, sürprizim Olgun’du sana…. hepinize sevgiyle…
04 Mart 2010, 22:31 tarihinde.
ÖF öf öfff!
Zelin dağıttın beni türküyü şu an dinliyorum,tüm hücrelerim havai fişek oldu patladı evrende…ELİNE Yüreğine sağlık CANNNN..
18 Mart 2010, 11:18 tarihinde.
Okuyan yüreklere teşekkürlerimle