Bir eylül, bir ekim, bir kasım kanar
Cafer Demirtaş
Adam, iş yerinde bir soğuk hava deposunda mahsur kalmıştı, panik içinde ne yapacağını şaşırmış, çareler arıyordu, duyuramadığı sesi, umudunu giderek kaybetmesine neden oldu.
Çaresiz donarak ölmek kaçınılmaz kaderi olduğunu düşündü, Giderek sızıyor, belleğini, yitiriyor, ölüme teslimiyetiyle, kendinden geçİyordu.
Evet donarak ölmüştü, soğutma deposu içinde kalan ve sesini duyuramadığı için çaresizliğin kucağında olan insanın sonu başka ne olabilirdi?
1999 ‘da İzmit depreminde gözlerimizi hayata kapadık.
Açtığımızda Antalya’nın bir köyündeydik.
Bahçeli bir evimiz, Uzun Kum isimli bir toprak
yolun kıyısı, adı gibi bahçesi de kum, bakımsız
sevimsiz bir beton dam yapı altında, kendimi buldum,
bazı geceler elli derece sıcağın insafsızlığında
uyuyamaz, kapının önünde serdiğim bir yatakta
sabahlardım.
İlim kendin bilmektir”
dediler,
bugün kendini
bilmemek modasına
o zaman, “ayıp” dediler,
cevabı bulmak için,
hayatın köklerine indiler,
Sosyalist işçi hareketinin mücadele marşı “ENTERNASYONAL”, 135. yıl önce, Haziran 1871’de, Paris komünarı Eugéne POTTIER tarafından yazıldı. 1888’de PIERRE CHRETIEN DEGEYETER tarafından bestelendi.
Eugéne Pottier’in ölümünün 25. yıldönümü dolayısıyla Lenin’in Pravda’nın 2. sayısında (Ocak 1913) yayınlanan yazısını okurlarımıza sunuyoruz.
Aldatan gözlere her baktığımda, aldananlar geliyor aklıma.
Hangi bakış daha gerçek, ayırt edemiyorum. Aldananların gözlerindeki inanç ve o inanca inanma azmi, beni hayrete düşürüyor.
Gözler arasında ayrım yapmaya çalışırken, aldanan insanların, bir an gözlerinde gördüğüm, inanmazsam mutsuz olurum ifadesi, onları, aldatanlardan daha masum kılıyor aslında.
Oysa mutsuz olma pahasına, aldatanlara direnen insanlar var. Direnişçiler…
Aldanmak onursuzluktur diyemem ama aldanmamak, direnmek ONURDUR diyebilirim.
Bilen, gören, anlayan ve aldanmayan onurlu insanlar…
Bitkindim!…
Hani uzaktan gördüğünüz, sizi yetişeceğinize inandıran yalancı duruşuyla, bir trene delice koşarsınız da, ciğerleriniz yanar ya…Son anda kalkar gider… Kaçırırsınız… Onun ateşi bu, iki yanımda yanıp duran.
Sen gitmiştin!…
Kıyıda hasır bir tabureye çöktü bedenim. İçime oturur gibi oturdum. Karşımda , gece mavisi, satenden bir çarşaf …Bostancı’da, bana doğru gelen ada vapuru, yırtıyordu onu orta yerinden. Biraz önce yırtılan ciğerlerimi, zehirli bir denizanasının kucağında gördüm … Sanırım öpüyordu şeffaf dudaklarıyla.
Güneş, bakire kanı gibi aktı maviye. Mavinin oldu kızıl…Denizin zifaf gecesi bugün…
Su gibi inledim…Ahhhh dedim…ahhh… Şimdi gök ağlayacak… Ve tanrı, karakuru ruhumu ıslatacak.
Sevgideğer Güzaltı MilliyetBlog’da İki dil bir bavul filmini yorumlamış bizlere. Böylesi güzel bir yorumun yorumu nasıl olur bilemedim, onun yorumunu Tharıkof sofrasına getirdim, dostlarla paylaşmak ve okuyan herkese önermek için.
Bacı evinden turşu araklayıp sofraya getirmek gibi oldu ama, sevgideğer Güz de sofraya oturunca ve tanıdık yüzler görünce umarım, bağışlayacaktır beni..
Hoş geldin Güz. Şerife’yle Hatice de burada. Ve diğer dostlar… Hazan biraz rahatsız bu sıralar.. Bir iyileşsin, o da çok sevinir seni görünce. Tekrar hoş geldin. (ZelinArtuğ)