Al öküzün gözyaşları
Muzaffer Tokmak
Ali’nin babası, boynuna geçirdiği iple ardından sürüye sürüye kapının önüne kadar getirdiği danayı evin demir parmaklı penceresine bağlarken içeriye seslendi:
-Ali koş gel! Bak sana ne aldım?
-N’aldın?
Pencerenin demirine bağlı danayı görünce Ali sevincinden zıplayıp babasının boynuna sarıldı. Sonra gidip dananın kuyruğundan tutup çekti. Dana Ali’ye bir tekme savurdu. Ali elindeki kuyruğu bırakıp, danayı boynundan tutup kucakladı, olmadı, dananın her iki yanağından öptü. Dana kendisi gibi küçüktü, sevimliydi.
Babası:
-Ona sen bakacak büyüteceksin. Büyüyünce de onunla tarla süreceksin. Harmanda düvene, tarlada pulluğa, sabana tapana koşacaksın. Güzün çuvalları yükleyip kağnıyla değirmene gidecek, buğdayı öğütüp geri geleceksin. Bütün bunları ikiniz yapacaksınız. Anlaştık mı?
Ali:
-Anlaştık baba. Yalnız ona bir ad verelim. Adı Ali olsun mu? Yani adaşım Ali dana veya dana Ali…
Babası:
-Güzel düşünüyorsun da… bence Ali adını vermesen daha iyi olur. Komşumuz Ali amcan, bir danaya Ali adını verdiğimizi duyduğunda danaya senin adını değil, kendi adını verdiğimizi sanır ve üzülür. En iyisi öyle Ali, Veli gibi bir ad vermeyelim de kimseyi üzmeyelim. Daha öküzce bir ad bulalım… mesela adı Al dana olsun. Büyüyünce de Al Öküz deriz. Bu sevimli danaya Ali adını verirsek büyüyünce Öküz Ali diyeceğiz… yaşlanıp kesildikten sonra Öküz Ali adı senin adın olacak bunları düşündün mü?
Ali babasına hiçbir şey diyemedi. “Peki, Al olsun…” dedi yalnızca. Tekrar dananın sırtını okşadı sıvazladı. Pencere demirinden ipi çözdü, dananın önüne geçip ipi çekerek ahırın kapısına yöneldi. Ayaklarını sıkı sıkı basarak yürümemekte direnen danayı babası arkadan ittirerek ahıra zorla koydular. Ali dananın boynundaki ipi çözdü, ahırın kapısını kapattı, dışarıdan kapı sürgüsünü yuvasına sürdü.
Dana henüz bir yaşına gelmemişti. Ali ise dokuz yaşındaydı. Ali danasını yatağına yatırmak, ona sarılıp uymak istiyordu. Anne ve babasından çekindiğinden bir şey de diyemiyordu.
Kış gelip ortalık beyaz bir örtü ile örtününce, bir ağaç dalını U şeklinde büküp dalın iki ucuna açtıkları deliklerden geçirdikleri sicim parçası ile üstten bağladılar ve dalın altından ince halkalı bir zincirle danalığın duvarına tutturulan yemliğe bağladılar.
Ali dananın danalıkta tutulmasına üzülüyordu. Keşke serbest bırakılıp gezip tozsa, oynayıp zıplasaydı.
Ali , o kış her okul çıkışı danayı görmeden eve girmedi, yemeğini yemedi. Bütün öncelikler Ali için danaydı. Danayı kendi elleri ile besliyor, suyunu kovayla götürüp içiriyordu. Altını süpürüp temizliyor, dana oturduğunda bulaşan gübreleri tımar edip temizliyor, bu işleri yaparken de danayla konuşuyordu.
Ona kendi elleriyle, mutfaktan aşırdığı tuz ve ekmek yediriyordu. Gitgide Ali ile dana arasında bir sevgi bağı oluştu. Dana üç yaşına gelinceye kadar Ali ile dana arasındaki bu dostane ilişki sürdü gitti.
Ekinler toplanıp harman yerine yığıldıktan sonra Al danayı evin koca sarı öküzüne eş edip düvene koştular. Dana düvene zor alıştı. Akşama kadar harman çemberinde döndü durdu. Yoruldu. Al dana, harman kaldırıldıktan hemen sonra, pullukla tarla sürmeye koşuldu. Al Öküz olmuştu, artık. Ali ise delikanlı…
Ali, Sarı öküz ile Al öküzü eşleştirip pulluğa koştu ve tarla sürdü. Ali de Öküzler de yorulmuştu. Akşama doğru Al Öküz, Ali’nin anlayamadığı bir nedenden ötürü tarlada pulluğu sürüklerken birden olduğu yerde çöktü. Ali’nin yüzüne uzun uzun baktı, yeter artık der gibi…
Ali, kalk diye elindeki meses ile dürttü. Al Öküz aldırmadı… kalkmak istese de kalkamayacaktı.
Ali, öküzün sırtını elindeki meses kırılıncaya kadar dövdü. Yine de Al Öküz aldırmadı. Ali, elindeki meses kırıldıktan sonra, Al Öküz’ün başının iki yanında yarım hilal gibi duran boynuzlarından tutup çekmeye başladı. Bu arada Al Öküz’ün her iki gözünden damla damla yaş aktığını gördü.
Ali, Al Öküzü dövdüğüne işte o zaman pişmanlık duydu. Al Öküze sevgi sözcükleri döktü, sevdi, sırtını sıvazladı, öküzün göz yaşlarını avucuyla sildi. Al öküz birden yattığı yerden kalktı.
Ali, öküzleri pulluktan çözüp kağnıya koştu. Köye dönerken Al Öküz’ün sol ön kolunun aksadığını, yere iyi basamadığını fark etti. Yaptığından utandı. İçinden hep Al Öküz’den özür diledi. Okumak için şehre gitmesine babası izin vermezse, bir yolunu bulup evden kaçarak Köy Enstitüsüne gitmeye karar verdi.
Akşam, babasına Al Öküz’ün nasıl ağladığını anlattı. Sonra da Köy Enstitüsünde okumak için kendisini kasabaya götürmesini istedi.
Babası:
“Öküzler insan mı ki ağlasın?” dedi… Ali’ye inanmadı. Tahmin ettiği gibi, onu Köy Enstitüsüne göndermek de istemedi. Ali babasının her iki tavrına da aldırmadı.
Annesiyle babası sabah kalktıklarında Ali’nin yatağının boş olduğunu gördüler. Ali’nin evden kaçtığını anladıklarında iş işten geçmiş, Ali Pazarören Köy Enstitüsünün bahçesine girmişti bile…
Bahçede ilk karşılaştığı orta yaşlı bir adama okumaya geldiğini söyledi, ne yapması gerektiğini sordu.
Ali okula girdi.
Okul kitaplığından aldığı bir kitaptan hayvanların da insanlar gibi duygularının olduğunu öğrendi.
Babası haksızdı. Bir daha hayvanları ne küçümsedi, ne de onlara eziyet etti.
…
AlihanSamedov-Alagözlüm
Muzaffer Tokmak, Ekim 2009, Ankara
3.485 okunma


27 Ekim 2009, 20:46 tarihinde.
Sevgideğer Muzaffer..
Bu öykün çok etkiledi beni. Rosa Luxembourg’un Sonia Liebnecht’e hapishaneden yazdığı bir mektup var. Ona hapishane avlusunda tanık olduğu bir olayı anlatır mektubunda. Orada da benzer bir gözyaşı hikayesi vardır. Bize bu dokunaklı öyküyü anlattığın ve insan olmanın hiç de sanıldığı kadar basit olmadığını bir kez daha anımsattığın için sana yürek dolusu teşekkürler.. Sevgiyle kal.
Ben de Rosa’nın mektubundan alıntımı özetlemeye çalışayım:
“(…) Bir kaç gün önce çuval yüklü bu arabalardan biri avluya girdi.Yük öyle ağırdı ve öyle çok çuval yığılmıştı ki üst üste.. mandalar bir türlü kapının sundurmasından geçemiyorlardı. Yanlarındaki ‘yontulmamış’ asker, kamçısının sapıyla hayvanlara acımasızca vurmaya başladı. (…) Sonunda hayvanlar büyük bir çaba gösterip engeli atladılar; ama birinden oluk gibi kan akıyordu. Araba boşaltılırken yaralı manda, acılı yüzünde ve yumuşak bakışlı kara gözlerinde ağlamak üzere olan bir çocuğun yüz ifadesiyle dosdoğru önüne bakıyordu. Hangi nedenle, niçin cezalandırıldığını bilmeyen.. bu acıdan ve bu kaba kuvvetten yakasını nasıl sıyıracağını bilmeyen küçücük bir çocuğun yüz ifadesiyle…
Tam önündeydim. Hayvan bana bakıyordu. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bunlan ‘onun’ gözyaşlarıydı. Bu suskun acı karşısında çaresizlik içindeydim.. (…) Ah benim zavallı mandam.. benim gözbebeğim… zavallı kardeşim… ikimiz de burada aynı biçimde çaresiz, çektiğimiz acılardan ötürü birbirimizden beter şaşkınlık içindeyiz.
Askere gelince… o, elleri pantolonunun cebinde, dudaklarında gülümsemeyle, ıslıkla ayağa düşmüş bir şarkının nakaratını çalarak, avluyu arşınlamaya koyuldu..
O zaman, savaşın bütün iğrençliğiyle gözlerimin önünden geçtiğini gördüm!”
28 Ekim 2009, 11:36 tarihinde.
Senin öykünden sonra.. Zelin’in alıntısı.. sonra gözlerimden yaşlar geldi.. iyi ki gözlerimden yaşlar geldi, dedim.. iyi ki bunları yazan birileri var dedim.. Sevgiler, saygılar her ikinize de..
24 Aralık 2009, 22:07 tarihinde.
Sevideğerim,
muhteşemdi,okurken duygulandım,al öküzün gözyaşı gözümdeydi.Yüreğine sevgimle….