Anasayfa Anasayfa

yatılı okul yılları-3


Zelin Artuğ

1586288017_002445ba71_tO sabah, aceleyle giyinip aşağıya indik. Kapının önünde kuyu vardı. Birinin kuyudan su çekmesi gerekiyordu. Hepimiz birbirimizin yüzüne bakıyor, hiç birimiz cesaret edemiyorduk. Gönül, “Ben çekerim!” dedi. Sessizce izledik onu. İpe bağlı kovayı kuyuya indirdi, çıkrığın koluna asıldı, ip, kovanın bağlı olduğu silindire dolanmaya başladı ve kova yavaş yavaş yukarı çıktı. Gönül, büyük bir zafer kazanmış edasıyla, kovayı sapından tutup dışarı çıkardı, taşlığa koydu.  Hepimiz kuyuya eğilip baktık.

 

Ürkütücü bir siyahlık vardı kuyunun suyunda. Geri çekilip, kuyunun tahta kapağını örttük. Gönül, bakır maşrapayla su döktü bize. Hepimiz sırayla elimizi yüzümüzü yıkadık. Buz gibi sudan elimiz yüzümüz kıpkırmızı olmuştu. Sabunlu su, irili ufaklı döşenmiş taşların arasından  kıvrılarak bahçeyi geçiyor, yol kıyısındaki hendeğin içine akıyordu… Titreşerek eve girdik.
 
Köy okulundaki ilk günümüz, yalnızca ders dinleyerek geçti. Öğrenciler birleştirilmiş sınıflardaydılar. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıfların öğretmeni, okulun da müdürü olan Mustafa öğretmendi. Dörtlerle beşlerinki de Nezahat öğretmen.. Daha sonraki günlerde Nezahat öğretmen, evdeki henüz altı aylık bebeğini bahane edecek, bu sınıfların öğretmenliğini tamamen bize bırakacaktı. Görevini bırakıp eve gitmesi yasaktı aslında.. Ama köylerde kimin umurundaydı ki böyle yasaklar? Mustafa öğretmen, idare ediyordu onu…

ilkokulBirinci sınıfa sayı saymayı öğretiyordu Mustafa öğretmen. Sınıfa dağılıp, öğrencilerin yanına oturmuştuk. Tahtanın önündeki neredeyse boyları kadar büyük abaküsün yanına geliyorlar, büyük bir ciddiyetle birer birer…. ikişer ikişer  yüze kadar sayıyorlardı.  Bazıları da sayıları şaşırıyor, yutkunarak, bazen kafalarını kaşıyıp, bazen tavanda yanıt arayarak bozuk plak gibi takıldıkları sayıyı yineleyip duruyorlardı. Fısıldayarak kopya veriyorduk onlara. En önde oturan çalışkanlar bu işe fena bozuluyorlar, arkalarına dönüp kopya veren ablaya ters ters bakıyorlardı.

Öğleden sonraları okula gitmiyor, evde haftalık ve günlük planlar hazırlıyorduk. Ev işlerini de programlayıp paylaşmıştık. Bulaşık, yemek ve temizlik işleri sıraya konmuştu. Bulaşık yıkamak değil de.. buz gibi kuyu suyuyla bulaşıkları durulamak olmasaydı, kimsenin işlerden yakınmak aklına gelmezdi.

Rüksan bulaşık yıkamayı seviyor, pilav yapmaktan nefret ediyordu. Kimse onun yaptığı lapa gibi pilavı yemek istemiyordu zaten. Aramızda bir anlaşma yaptık. Kağıt üzerinde, programlandığı şekilde görünse bile, pilav sırası geldiğinde onun yerine ben pilav yapacaktım, o da benim yerime bulaşık yıkayacaktı. Bu anlaşma çok işime yaradı. Pilavlarım beğenilince, bir iki işimi daha satmış oldum.

Filiz, odayı süpürecek, ben pilav yapacağım… Müjgan sobayı temizleyip yakacak, ben pilav yapacağım… Yıldız benim önlüğümü ütüleyecek, ben pilav yapacağım.

Aslında bütün bu işler, sanırım yalnızca pilav yapmamın karşılığında olmuyordu. Okuldayken  idareye karşı sınıfça işlediğimiz “suç”un elebaşılarından biriydim. Evet, bu iş bizi bir hayli yormuştu. Bir de bunun üzerine soba temizletmek istemiyorlardı besbelli..

***

Köy stajına gelmeden bir süre önce, Fransızca öğretmenimiz derslerimize gelmez olmuştu. İdareyle arasının hiç iyi olmadığını biliyorduk aslında… İdarecilerin bir şeyler çevirdiğini de hissediyorduk. Okula müfettişler geldiğinde yemekler çok güzel çıkıyordu. Hindi bile çıkmıştı bir keresinde.. Müfettişler gidince, hindinin acısını günlerce taşlı bulgur pilavları ve salçalı makarnalarla çıkarmışlardı bizden!..

Bir çarşı izninde Fransızca Öğretmenimle karşılaştım kaldırımda. Elini elime uzattı, katlanmış bir kağıt sıkıştırdı elime. “At cebine, sonra okursun!” dedi. Rüzgar gibi geçip gitti yanımdan. İzin günlerimizde Eğitim Şefi ve yardımcısı, ciple dolaşır, bizleri denetlerdi. Koyu mavi etek ceketlerimizle çarşıda bizi tanımamak olanaksızdı. İlk kez o gün, çarşı iznimin çabucak bitmesini ve bir an önce okula dönmeyi çok istediğimi anımsıyorum. Elime tutuşturulan mektup, bütün sınıfa hitaben yazılmış bir mektuptu.

Yemek molasında, birkaç arkadaş kısa bir toplantı yaptık. Bir iki karar aldık ve kararlarımızı ana hatlarıyla sınıfa açıklamaya karar verdik. O akşam etütte, herkese kararlarımızı açıkladık. Yapacağımız tek şey, sınıfça, ser verip sır vermemekti.

Okul yönetimini o günkü en üst makamlara şikayet edecek, okul yönetiminin yolsuzluklarının açığa çıkarılması için okula müfettiş yollamalarını isteyecektik. Ayrıca Fransızca Öğretmenimizin de göreve iadesini isteyecektik. Mektupların gideceği adresleri saptadık: Başbakanlık, (O zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’di), Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, TBMM ve Cumhuriyet Senatosu..

Akşam etüdünde mektuplar yazıldı. Olası bir nöbetçi öğretmen baskınına karşı, kapıda bir nöbetçi duruyordu. Yazılan mektuplar el değiştirdi, hata bulunanlar yeniden yazıldı, zarflara kondu. Aynı makamlara birer de telgraf metni yazıldı.

Çarşı iznine Beyhan’la birlikte çıktık. Mektup ve telgraf metinlerini aramızda paylaşmıştık. PTT’ye gittik. Kalbimiz yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Sıra bize geldiğinde, görevli memura mektupları ve telgraf metinlerini verdik, parayı ödedik ve koşar adımlarla PTT’den çıktık. Muradiye yokuşunu bir çırpıda tırmanıp okula döndük.

Ertesi gün, son derste Okul Müdürü, sınıfın kapısında bitti. Edebiyat Öğretmenimiz Nevruze Hanıma, “Dersten sonra kimse çıkmasın, konuşma yapacağım.”dedi. Birbirimizin yüzüne baktık. Bir terslik olduğunu anlamıştık.

Çok sonraları, “kraldan çok kralcı” PTT memurunun, mektuplarımızı ve telgraflarımızı Ankara’ya yollamak yerine, getirip okul müdürüne verdiğini öğrendik. Sonraki yıllarda bu memura benzer “Bekçi Murtaza”larla sıkça karşılaşacaktık.

Bütün sınıf… günlerce disipline çağrıldık.

Sordular: “Kim akıl etti?” Yanıtladık: “6-G!…”

Sordular: “Kim PTT’ye götürdü?” Yanıtladık: 6-G!…”

***

Köyde üçüncü ya da dördüncü günümüzdü. Alışmaya.. hatta sevmeye başlamıştık köy yaşamını.. Okuldan gelmiş, öğle yemeğimizi yemiş, günlük işlerimizi yoluna koymuş, ertesi günkü ders planlarımızı yapmaya hazırlanıyorduk ki kapının önünde cipin sesini duyduk.

Okul Müdürü, Eğitim Şefi, Müdür Yardımcısı (Kütük) ve Afife hanım indiler cipten. Evet.. Kütük derdik Müdür Yardımcısına. Baş Muavin, Kütük! Kütük gibi bir adamdı.. Çam yarması gibi..

Oturdular bizim “kerevet”e, misafircilik oynuyoruz. Hal hatır sorma, teşekkür  faslı bitince eleştiriler gelecek, biliyoruz.. sonra sırayla vaaz  edecekler. Kütük ilk eleştiriyi yaptı.

“Siz nasıl ev sahibesisiniz böyle? Bize kahve ikram etmek yok mu? Karda kışta, o kadar yoldan bir ihtiyacınız var mı diye sormaya geldik..” dedi.

Arkadaşlarıma “ben yaparım” diye bir işaret çakıp, hemen dışarı fırladım. Amaç kahve yapmak değil, içerdeki “büyük gözaltı”dan kurtulup biraz temiz hava almak! Arkamdan Fatma Şen de fırladı.

“Sen niye geldin? Kahveleri ben yapacağım..” dedim.

“İyi ya, ben de götürürüm işte içeri..” dedi.

“Tamam.. sen götür! Ben bayılmıyorum zaten onlara kahve ikram etmeye..” diye fısıldadım.

Fatma Şen eliyle ağzını kapatıp, kıs kıs güldü..
“Yalnızca o kadar değil.. Önemli bir işim daha var benim..” dedi.

“Neymiş o? Kahvelerin yanında şeker de mi ikram edeceksin onlara?”

“Yok, dedi.. Kütük’ün kahvesine tüküreceğim. Disiplinde sorguya çekilirken ahdetmiştim bunun için!”

“Ciddi misin? “ diye sordum.

“İzle ve gör!” dedi..

O anda bir gülme krizine tutulduk. Gülerken, cezveyi elimde sallayıp, kahveyi taşırdım ocağa.. Kahveleri fincanlara doldurdum. Fincanları tepsiye yerleştirme işini Fatma Şen’e bıraktım.

Kahvelerin üçünü öne yerleştirdi. Birini eline aldı, ağzına yaklaştırdı, şaşkın bakışlarım altında, “tüü!” diye tükürdü içine.
 
images1“Neyse.. acıdım, bu kadar yeter!” dedi, fincanı öteki fincanların arkasına koydu, tepsiyi eline aldı. 

Ben önden yürüyüp ona odanın kapısını açtım. Büyük bir ciddiyetle “konuklarımız”a kahvelerini ikram etti. Son kalan arkadaki fincanı da “Kütük” aldı tepsiden. En önce de o götürdü fincanı ağzına. Höpürdeterek bir yudum içti, “Oh! Elinize sağlık çocuklar, kahve güzel olmuş!” dedi.

“Ocağa bir bakayım, kapamış mıyım?” dedim ve dışarı kaçtım. Gözümden yaş gelinceye kadar güldüm dışarıda.

Konuklarımız son vaazlarını da verip gidince, olup bitenleri bizim kızlara anlattık. O akşam, belki de en neşeli olduğumuz akşamdı. Denetimi kazasız belasız atlatmış, Kütük’ten hıncımızı almış, biraz da eğlenmiştik.

***

4_mise_en_place_des_boisDışarıda rüzgar, bahçedeki ağaç dallarının arasında ıslık çalıyor, incecik camlarımıza kar serpiştiriyordu. İkide birde odadan çıkmamak için, girişteki sahanlığa yığılı odunlardan bir kucak getirip, sobanın yakınına serdiğimiz gazetenin üstüne koyuyorduk. Çünkü kapıyı her açışımızda buz gibi oluyordu oda.

Üst katta da zaten birbirine bitişik gibi duran yataklarımızı daha da birleştirmiş, on kız, birbirimizin sıcaklığıyla ısınıyorduk.

Çileli günlerimizi komik olaylar icat ederek yaşanabilir hale getirmeye çalışıyorduk. Artık okulu özlemeyi de bırakmış, evlerimizi.. annemizin yaptığı sıcak çorbaları özlemeye başlamıştık. En çok da kış günlerinin lüks yemeği, lahana sarmasını…

Acımasız hayat, bize dişlerini göstererek, peşimiz sıra bizleri izliyordu.

 

 

 38934590_p

 SezenAksu-Gidemem

 

Zelin Artuğ, Ağustos 2009, Yeryüzü

498 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

“yatılı okul yılları-3” için 3 Yorum

  1. Tülin Aksoy diyor ki:

    Sevgideğer Zelin,

    Yatılı okulda okumayı benim kadar isteyen, ama o zevki yaşayamamış olan biri bu yazıyı nasıl imrenerek okur, bilemezsin:) Şimdi ‘ Neresi zevk? ‘ deme sakın. Yanyana yaşayan 10 kızdan kaç kitap dolusu anı çıkar, kim bilir.

    Başta şu kuyu; eski Antalya evlerinin neredeyse hepsinin kuyusu vardı. Bizim kuyumuz yüksekteydi. Onun için komşumuzun kuyusunu daha çok severdim. Onun içine daha kolayca eğilip bağırabiliyordum çünkü:) Hâlâ ne zaman Kaleiçi’ne gitsem bulduğum her kuyunun içine bağırırım:)

    Şu pilav bölümüne ise bayıldım, bayıldım. Kampta kaldığımız yıllarda en erken kalkıp yemeğini yapan ben olurdum. Pilav yapma karşılığında hangi işi yaptırırdım acaba:)

    PTT’deki şu hayatımızın mutlaka bir karesinde tanımak zorunda kaldığımız ‘ Sayın Muhbir Vatandaş ‘ a da sadece ‘ Pes! ‘ diyorum.

    Senin yazılarını – konusu ne olursa olsun – okumak bana huzur veriyor. İyi ki varsın sevgideğer Zelin…

  2. Zelin Artuğ diyor ki:

    Sevgideğer Tülin..
    Anılar bir tarih, aslında.. Üstelik de resmi tarihlerden çok daha güvenilir, belge niteliğinde anlatılar…

    Kuyulara bağırma geleneğini sürdüren biri çok renkli bir insandır. Çok sevdim bu alışkanlığını..
    Sevgilerim, gönül dolusu…

  3. cafer demirtaş diyor ki:

    Bozkırın ortasında anarşist bir gül….en kırmızı en özgürlük tutkulusu…çatlatırcasına en ölü iklimleri…sevgideğer can iyi ki varsın…

Yorum Yapın