yatılı okul yılları -2
Zelin Artuğ
Köy yollarında
Cipin tekerlekleri buz tutmuş yolda sağa sola kayıyor, dönemeçlerde patinaj yapıyordu. Ön koltukta, Afife Hanımla Eğitim Şefi asık suratlarıyla, alçak sesle konuşuyorlardı. On kız, balık istifi gibi arka koltuklara doluşmuş, idam mangasının kurşuna dizmeye götürdüğü mahkumlar gibi bekleşiyorduk. Nereye götürüyorlardı bizi? Yola çıkmadan önce çok kısa bir toplantı yapmışlar, bizi Nilüfer Köyü diye bir köye götürdüklerini söylemişler, soru sormamıza izin vermemişlerdi. Biz, okulda kargaşa çıkarmaya çalışan, disiplinsiz, asi öğrencilerdik. Soru sormaya hakkımız yoktu.
O zamanlar, Yüksek Öğretim öncesi on bir yıllık eğitimin beş yılı zorunlu ilköğretim, altı yılı ortaöğretimdi. Ortaöğretim de üç yılı orta okul, üç yılı lise olmak üzere altı yıl sürerdi. Ortaöğretimde, Ortaokul birinci sınıfa birinci; lise son sınıfa altıncı sınıf denirdi.
O yıllarda bizim okulumuz, ülkede Yabancı Dil öğretiminin yapıldığı tek “pilot” Öğretmen Okuluydu. Sekiz saat asıl, iki saat de seminer olmak üzere haftada on saat Yabancı Dil dersimiz vardı.
Son sınıflar ortalama onar kişilik gruplara ayrılır, köy okullarında staj yapmak üzere köylere dağıtılırdı.
Çok sevdiğimiz, uğruna baş koyduğumuz Fransızca öğretmenimiz idareyle takışıp ücra bir kasabanın ücra bir okuluna sürülmüştü. Fransızca derslerimizin boş geçmesi, haftada on saat dersimizin boş geçmesi anlamına geliyordu.
Kurada bizim sınıfa 15 Mart-15 Nisan dönemi köy stajı çıktığı halde, yeni bir Fransızca Öğretmeni ataması yapılıncaya kadar köylere dağılmamızı ve staj dönemimizi İngilizce sınıflarından biriyle değiştirmeyi uygun bulmuşlardı. Bu durumda kara kışta.. yani 15 Şubat-15 Mart döneminde sürgüne gönderilme piyangosu “Fransız Devriminin yeni kuşak Bursa versiyonu”, 6-G sınıfına vurmuş oluyordu.
Kuyruklu yalan! İdarenin yeni bir idare-i maslahatı!.. Asıl amaç, kara kış şartlarında bizi birbirimizden ayırıp uzak köylere dağıtmak… Bizi çetin kış şartlarıyla terbiye etmek, biraz da böl, yönet politikası!..
***
Nilüfer Köyü
Uzaktan staj köyümüzün tek tük evleri görünmeye başlamıştı sonunda.. Hiç konuşmadan birbirimizin yüzüne baktık. Bakışlarımızla, “İşte bizim yeni mahpushane burası” der gibiydik. Cipten çok önce erzaklarımız, sobamız, ocağımız bir kamyonetle yola çıkarılmıştı.
Cip, yokuş yukarı, bayır aşağı dolambaçlı yollardan geçti, tek katlı…dış cepheleri beyaz kireç badanalı evlerin arasından, karları ezerek bir ayımızı geçireceğimiz iki katlı köy evinin önünde durdu. Önce Afife Hocayla Eğitim Şefi indiler cipten. Kamyonetin şoförü elindeki sigarayı karların içine atıp, ayağıyla karın içine gömdü; ellerini nefesiyle ısıtıp ovuşturarak Eğitim Şefinin yanına doğru yürüdü.
“İçeri taşıyalım mı hocam?” diye sordu.
“Hayır, indirin erzağı, kendileri taşısınlar! Öğrensinler hayatı… Ne diye getirdik onları buraya?” diye kestirip attı Eğitim Şefi..
Kamyonetle gelen hizmetli, kasaya tırmandı. Yağ tenekelerini, sabun kalıplarını, pirinç, bulgur, kuru fasulye,nohut, makarna torbalarını şoförün de yardımıyla karların üzerine indirdi.. Son olarak, kamyonetin şoförüyle birlikte sobayı da indirdiler, soba borularını da attılar karların üzerine.. kamyonete binip, çekip gittiler.
Bu arada Afife Hanım bize o bitip tükenmez ahlak nutuklarından birini daha çekti ayak üstü… Sözlerini şöyle bağladı:
“Disiplinsiz hayat, başarısızlığa davetiye çıkarır. Yemek listenizi haftalık hazırlayacaksınız. Bir örneği bizde, bir örneği de sizde olacak. Listenizi, ocağın yanına asın. Ani baskınlar yapacağız. Listenizde mercimek çorbası yazarken tencerenizde şehriye çorbası görürsek, grup olarak eksi alacaksınız. Her eksi, haftalık çarşı izinlerinizin kaldırılması anlamına gelir. Dört eksi demek, izinlerinizin bir ay kaldırılması demek.. İyice anlaşıldı mı?”
Afife Hanım nutuk çekmeyi bitirip de cipe bindiklerinde hava kararmaya başlamış, elimiz ayağımız donmuştu bekleşirken.. Bir aylık ev sahibimiz, kırk beş, elli yaşlarında yalnız yaşayan bir köylü kadındı. Kalacağımız eve bitişik, tek katlı evde oturuyordu. Temiz yüzlü, ciddi bir kadındı. Fatma teyzemiz okul yönetiminin bütün aksi tembihlerine karşın, bize kol kanat germiş, kızları gibi davranmıştı bize.
Sobamızı kurmaya bile yardım etti o akşam. Ama sobayı yaktıktan sonra bütün ev dumana boğuldu; kendimizi akşamın karanlığında karların üzerine attık. İlkokulun müdürüne haber salındı bir çocukla.. Müdür geldi, su döküp sobayı söndürdü, bilim adamı edasıyla boruların içine, baca deliğine baktı… bacada bir kağıt tutuşturdu.. bir şekilde baca açıldı, bizden de yardım isteyerek sobamızı yeniden kurup gitti..
Yataklarımız, üst katta hazırlanmıştı. Yatacağımız odada soba yoktu. Zaten yataklarımız arasında dolaşacak yer bile yoktu.. Yorgunluktan gözlerimiz kapanıyordu. Birbirimize ibrik tutup, buz gibi kuyu suyuyla elimizi yüzümüzü yıkadık; derin dondurucu gibi soğuk yataklarımıza yattık. Ayaz, elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı kavuruyordu. Bütün yorgunluğumuza karşın, üşümekten uyuyamıyorduk.
Filiz, yataktan kalktı, pencereye gitti. Umutsuz bir sesle fısıldadı:
“Gözümüz aydın, cam kıyıları bir santim açık neredeyse.. Camlara macun çekmemiz gerek.”
Ertesi gün, macun bulamayacak, açık yerlere büktüğümüz gazete kağıtlarını sıkıştırıp, üzerlerini de yoğurduğumuz hamurla kapatacaktık. Okul idaresi, bizi doğduğumuza pişman etmeye başlamıştı bile.. Bizimse, “Çalıkuşu” olmaya hiç niyetimiz yoktu!
Ertesi sabah, günün ilk ışıklarıyla uyandık. Yattığımız odanın pencereleri, kar kaplı, uçsuz bucaksız tarlalara bakıyordu. Uzaklarda, karların üzerinde bir kuş sürüsü gördük. Çok daha uzaklarda, belki de komşu köyde bir silah patladı.. Kuş sürüsü havalanıp, sonradan adının Nilüfer Çayı olduğunu öğrendiğimiz derenin kıyısındaki sulak araziye doğru kanat çırptı.
Allı Turnam-Z.Özer
(sürecek)
Zelin Artuğ, Temmuz 2009, İstanbul
1.498 okunma



29 Temmuz 2009, 15:26 tarihinde.
Sevgideğer arkadaşım,
İlk bölümde pek şaşırmamıştım. Ama bu bölümde çok şaşırdığımı itiraf ederim. Nazi kampına mı gitmiştiniz, pardon? Mercimek yerine şehriye çorbası olursa eksi puan ha? İnanamıyorum!
Bu cehennem sıcağında yazının başındaki görseli görünce nasıl sevinmiştim oysa. Yüzümdeki gülümseme pencerenizin aralığından sızan soğuk havadan dolayı donup kaldı.
Nilüfer çayını bir belgeselde görmüş ve çok şirin bulmuştum. Bir de senden dinleyeceğim, bakalım haklı mıymışım:)
29 Temmuz 2009, 17:47 tarihinde.
Tülin sevgideğeri..
Nazi kampına gidişimizin iki önemli nedeni var. Birincisi, Afife Hanımın psikololojisi bozuk bir “psikoloji öğretmeni” olması.. Sınavlarda zaten epeyce yüksek olan kürsünün üzerine çıkar, tıpkı yem yerken ikide birde kafasını sağa sola, havaya diken tavuklar gibi, kopya yakalamaya çalışırdı. Ayrıca ispiyoncuları da vardı idarecilerden… Md. Yrd. Türkan Hanımın el koyup çekmecesinde biriktirdiği aşk mektupları kime gelmişse vay haline!… çünkü kendisine aşk mektubu gelen bir kız, Afife Hanımın derslerinden ağzıyla kuş tutsa geçemezdi:) Acaba Afife Hanım, hayatta hiç aşk mektubu almamış ya da yazmamış biri miydi, Tülin?
İkinci önemli neden de şuydu: 6-G sınıfı olarak bizler, okulun anarşistleri olarak mimlenmiştik. Kozlar “SS subayları idarecilerin” elindeydi, artık. Bu durumda bizleri beş yıldızlı bir otelde, tatil yapmaya mı yollayacaklardı? Ellerimize kazma kürekleri verip, bizi Uludağ’ın eteklerinde maden aramaya yollasalar daha mı iyiydi? O ceza azdı bile bize!.. Ah Tülin! Bir bilsen onlara neler yaptığımızı
Nilüfer Çayı ile ilgili çok şey anlatmayacağım. Çünkü pek çay kıyısında çiçek toplama fırsatı verilmedi bize!.. O güzelim çaya, sulak yerlerde çiğdemler bahar geldi sanıp da başlarını uzattıkları zamanlarda.. “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli!” dedik yalnızca..
30 Temmuz 2009, 08:17 tarihinde.
Zelin, Ortaöğretimde görev alacak öğretmen adaylarının köy ilkokullarında ne stajı yaptıklarını bir türlü aklıma getiremedim. Bu uygulama MEB. Talim Terbiye Kurulu kararı ile olmuş olsa dahi kararı alanlarında uygulayanların pek de sağlıklı bir kafa yapıları olmadığını anlıyorum. Bir de çoğu kadın öğretmen, ilk gençlik çağındaki pırıl pırıl genç kızları kıskanırlar. Öğrencilik yıllarından hatırlıyorum. Şükür ki öyle bir öğretmenle çalışmak nasip olmadı. Köy ilkokulunda son sınıf öğrencilerini staja göndermek anlamsız, bir aylık staj süresi 15 Nisan 15 Mayıs günleri olsaydı, bize anılarında kır çiçekleri getirirdin. Eminim bundan. Unutmayalım ki bizi biz yapanlar içinde kötü de olsa yaşanmışlıklar vardır. Sevgiyle kal.
30 Temmuz 2009, 13:47 tarihinde.
Sevgideğer Muzaffer..
Sen çok haklısın. Burada sözü edilen yatılı okul, Ortaöğretimde değil, (5 yıllık) ilköğretimde görev alacak öğretmenleri yetiştiriyordu. Bursa Kız İlköğretmen Okulu… Bu okulu bitirenlerin bazıları ilkokul öğretmeni olarak göreve başladılar. Benim gibi bazıları da yüksek öğrenimlerine devam ettiler. Hatta bazıları, birkaç yıl ilkokul öğretmeni olarak çalışıp, sonradan yüksek öğrenim yaptılar. Özellikle de “Pedagoji” konusunda uzmanlaşmak isteyenlerin en az üç yıl ilkokul öğretmenliği yapma zorunluluğu vardı. Yani benim “çilem” o üç yıllık yatılılıkla sınırlı kalmadı. Daha sonrasına çile demek belki de haksızlık olacak. İstanbul Atatürk Eğitim’de geçen yıllarımı özellikle çok özlüyorum. Yıllanmış sevgim ve saygımla…
30 Temmuz 2009, 21:06 tarihinde.
Bir anılar denizi…Sürgünlerle kirletilmiş bir mavi yolculuk…Müzikle bütünleşince ayrı bir esriklik…ah bu anılar da olmasa ne yapardık can dosto…sevgim ve muhabbetimle…
02 Ağustos 2009, 15:42 tarihinde.
sevgideğer zelin,
yazılarınızdaki samimiyetten dolyı sizi tebrik ediyorum…….