kekik kokulu çayırlar
Zelin Artuğ
Islak çimenler üzerinde çıplak ayaklarla yürüdün mü hiç?
Yağmur yağmış. Sabahın ilk ışıklarıyla, ışık bilyeleri yuvarlanıyor, geceden yıkanmış yaprakların üstünde. Yaprağın ucunda bir damla, kararsız beklemekte. Orada öylece kalıp sabah güneşinin tadını mı çıkarsın, yoksa yavaşça çimenlere yuvarlanıp, oradan da toprağa mı ulaşsın?
Güneş ürkek ışınlar yolluyor, yağmur sonrası yıkanmış kırmızı çatılara.. Gri beyaz bir kuş, önce kiremitle oluk arasında birikmiş yağmur suyuna kanatlarını daldırıyor, kanatlarını çırpıp yıkanmanın tadını çıkarıyor, sonra karşıdaki yapının kiremitleri üzerine, askerler gibi dizilmiş başka kuşların yanına uçuyor.
Birden hava bulutlanıyor, güneş gri mantosuna sarınıp arkasını dönüyor doğaya. Üşüyor doğa. Serin bir rüzgar dolaşıyor ağaç dalları arasında. Yaprak üşüyor, çiçek üşüyor.. Yavaşça yapraklarını kapatıyor papatyalar. Yeniden tomurcuğa dönüyor sanki.
İnceden başlıyor yağmur. Bütün gece yağmış da hızını alamamış gibi yağıyor çisil çisil. Kuşlar hiç istifini bozmuyor. Tüylerini kabartıp, ince ince serpiştiren yağmur damlalarını kanatlarının içine alıyor, sonra da kanatlarını silkeliyorlar.
Telaşlı bir kedi, caddenin karşısına geçiyor, yol kıyısına konmuş banklardan birinin altına büzülüp oturuyor.
Hayır, hiç yürümedim çıplak ayaklarla çimenler üzerinde!
*****
Rembetika-Tsitsanis & Ninou
Yağmur, yemyeşil doğada bir başka yağar. Fil kulağı gibi kocaman yaprakları olan bir bodur ağaç anımsıyorum. Bu ağacı nerede gördüğümü çoktan unutmuşum. Unutmadığım tek şey, sağanak yağmurda, içe doğru kıvrılmış, çukurlaşmış yaprakları arasından yağmur sularının tıpkı bir maşrapadan boşalır gibi toprağa akmasıydı.
Çok yağmur yağmış, doğa tertemiz yıkanmış, etraf yeşile sarmıştı. O anda sırılsıklam ıslanmış ayakkabılarımı çıkarıp, yemyeşil çimenler üzerinde çıplak ayakla yürümek vardı. Neden yürümedim, neydi beni engelleyen, bilmiyorum.
*****
Yağmur, giderek hızını azaltıyor. Tek tük damlalar… derken kesiliyor yağmur. Güneş, gri mantosunu uzaklara savurup, yeniden yüzünü dönüyor doğaya. Pembe ışıklar yolluyor çimenin yeşiline. Gri manto uzaklaşırken, bir tutam da pembe götürüyor yanında. Griyle pembenin müthiş uyumu, yağmur sonrası bütün pırıltılarını kuşanmış yeşile meydan okuyor. Yeşil çimenlerde billur tanecikler..
Ayakkabılarımı çıkarıp, çıplak ayakla yeşil çimene basıyorum. Ağırlığımı veremiyorum çimene. “Henüz” söylenenlere kulak veremeyecek kadar toyum. Ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum. “Henüz” anlama aşamasındayım. Hemen toparlanıp ıslanmış ayağıma ayakkabımı geçiriyorum. Basmayacağım çimenlere.. Ezmeyeceğim çimenleri fil gibi! Ne ayakkabıyla, ne de ayakkabısız!.. “Henüz” öğretilenlere karşın, “henüz” öğrendiğim, bu.
Yağmur sonrası, mis gibi kekik kokuları geliyor çayırlardan.
En iyisi ben bir çay demleyeyim. Herkes çay içiyor, değil mi?
Zorba’s Dance
Zelin Artuğ, 11.04.2009, İstanbul
518 okunma




12 Nisan 2009, 09:46 tarihinde.
Saat:09.40; Sevgideğer Zelincan, Mersin’de güneşten tüllerini kuşanmış bir pazar sabahı…Yağmur sonrası masum bir çocuk saflığında yıkanmış billur bir hava…Anlamadığım Yunanca galiba;temiz! bir müzik eşliğinde yazınızı okudum bir öğrenci heyecanıyla ne güzel yazım tarzı,zümrüt yeşillerle güneşin dansı ve çocuk saflığının yarattığı armoni…ne hoş! Rahatladığımı hissettim.Teşekürler Can…Emeğinize sevgi ve saygılar naçizane dostunuzdan…
12 Nisan 2009, 21:13 tarihinde.
Sevgideğer Cafer, ben de sözlerini anlamıyorum bu Yunanca şarkıların, ama Rembetika (rebetiko/rembetiko) müzikleri beni daima çok etkilemiştir. Sevgideğerlerle paylaşmak.. benim için de güzeldi. Gönül dolusu sevgiyle..
http://tr.wikipedia.org/wiki/Rembetiko
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=rembetika
http://greecetravel.com/music/musicfiles/rembetika-tapethiatisamynas.mp3
13 Nisan 2009, 10:29 tarihinde.
Evet ben içerim:) Annem geçen yıl köyden kekik toplamış getirmişti. Hayatımda öyle kekik ne yedim ne kokladım. Başlığın tekrar bana onları hatırlattı:) Hormonlu bir yaşamın içinde ve üstelik dayatılanlarla olağan bir süreçte yaşamak hayatı çok zor. Hayatın anayasasını koyanlar insanların hayatlarınıda şekillendiren onlar. Sanırım onlara tek karşı koyan “Doğa” ve O kadar eksiltilmesine karşın her mevsimde kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Çiçekleri, yağmurları, yaşabilinci, fırtınası, rüzgarı hala boyun eğmiş değil. Bu güzel paylaşım içinde teşekkürler. Sevgiler.
13 Nisan 2009, 12:29 tarihinde.
_Yağmur herkese yağar
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini
Onca şarkı, onca film, onca roman….
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi!_
Yağmurun ellerini tutabilen ellerine, sevmeye yeten kocaman yüreğine
sevgiler yolluyorum yüreğimden her yağmur damlasıyla, her kuş kandında, güneşin her ışınıyla…
Güzel değil güzel ötesi, yaşam içinden, yürek sıcağından sevgiden anlatın okudukça içimdeki güzele, iyiye umuduma düştü çiy damlacıkları gibi sözlerinin sıcağı…
Sağol Sevgideğer. Seni dinlemek, yaşamın ayrımında olmak….
Sağlıcakla ol.
13 Nisan 2009, 12:52 tarihinde.
Sevgideğer Birgül (Meyman sevgideğeri), Sevgideğer Aysel (”mavili” maviduslerim sevgideğeri)… yol arkadaşları soframızda yeriniz çok özel, sizin!.. Nice paylaşımlara, sevgiyle..
13 Nisan 2009, 13:21 tarihinde.
Ta ortaokul günlerime gittim bir anda. Bu müthiş filmi ilk izlediğimde sanki sinema salonunda değil, Zorba ile Girit adasındaki o metruk, köhne barakalı maden ocağındaydım. O gün nasıl büyülendiysem şimdi de işte öylesine büyülenerek izledim bu dansı. Zorba bir başka adam! Okuma yazma bilmeyen bir feylesof! Birinci sınıf bir hayat adamı! Bir gece madende yalnız başlarına yatarken, maden mühendisine ne diyor, biliyor musunuz? ” Eğer ben burada yatağımda böyle yalnız yatıyorsam, bütün dünya kadınları bundan utanmalıdır.” Bunu söyleyebilen bir adam işte bu Zorba.
Dansa kalkıp, maden mühendisine nasıl oynanacağını gösterirken ”haydi” diyor ya! Buyrun bakalım… Ya, ayakların hareketi?! Kim bu dansın zeybek oyunundaki ayak hareketlerine benzemediğini inkar edebilir? Aklıma zeybeklerin dansı konusunda yazılan saçmalıklar geldi. Keşke o yazıma gelen yorumlara cevap yazmadan önce bu dansı izlemiş olsaydım. Olsaydım da, bizim indigolara bu dansın hangi Ortaasya dansına benzediğini sorsaydım… Bir yorum daha gelirse eğer, senin bu sayfana yollayacağım. ”Alın size kanıt, alın belge. Alın Ortaasya, alın İonya, alın size Greek Anadolusu!” diye… İşte halkların ölümsüz dansının gücü burada. Resmi tarihlere inat yaşamaya devam ediyor. Edecektir de! Sen bu güzel sayfanla binyıldır unutulmadan oynanan şu dansın daha binlerce yıl yaşaması için bulunmaz bir katkı sunmuşsun kültür dünyamıza sevgileredeğer arkadaşım. Biliyorum, sen teşekkürden hoşlanmayan bir tevazuu bilgesisin. Ama sana; bunca yıldan sonra bu unutulmaz güzellikteki dansı bana, daha doğrusu bizlere seyrettirdiğin için kocaman harflerle teşekkür ediyorum. Sağol arkadaşım.
15 Nisan 2009, 00:10 tarihinde.
Sevgideğer Taner, Girit adası deyince benim de aklıma iki konu gelir. Biri ZORBA, diğeri de balmumu kanatlarla yaşamaya mahkum olduğu labirentten özgürlüğe uçmak isterken işin dozunu kaçırıp güneşe yaklaşan… kanatları eriyince de Akdeniz’e düşen Ikarus. Keşke bizim de balmumundan kanatlarımız olsaydı da uçabildiğimiz kadar uçsaydık. Belki biz de denizin dibini boylardık. Olsun! Uçmuş olurduk ya…. Uçmak az buz şey mi? Eğer bizler dilediğimizce uçamıyorsak, bütün dünya “zorba”ları da bundan utanmalıdır! (Bunun da altını ben çizdim) Nasıl uçalım? “Zorba”lar yeri göğü işgal etmişler. Ama şu madenci Zorba var ya… Antony Quinn… bu ölümsüz dansı bu kadar rahat oynamasını belki de Yunan asıllı olmasına borçludur. [ Ben onun Yunan asıllı olduğunu okumuş ya da duymuştum, ancak yanılmış olabilirim. Çünkü az önce bir başka kaynakta babasının İrlandalı, annesinin de Meksikalı olduğunu okudum. 16.04.2009] “Rembetiko” adlı bloğa yerleştirdiğim “Yedikule” videosunun kliplerindeki bıçkın tipler “Kasımpaşalı” olsalardı örneğin, daha “dayı” yürürlerdi
Epeyce tanıyoruz artık bu yürüme biçimini. Videodaki adamların bıyıkları bile ellerinde kalıyor
Bu anlamda yaşantıyla kültürün ya da kültürlerin çok yakın ilişkisi olduğu da açıkça görülmekte. Sevgiler.. selamlar.