bizim sokak
Tülin Aksoy
Eğer gerçekten bir Susam Sokağı varsa, o bizim sokağımızdı. Sokağımızın başında demirciler vardı. Küçük bir çocuk
için demirci demek; yüzüne koyu renk pencereli koruyucusu olan kaynak maskesini dayamış, eli, yüzü, giysisi kararmış adam demekti. Tabii aynı zamanda kaynak makinesiyle rengarenk kıvılcımlar ve cızırtılı sesler çıkaran adam da demekti. Okul dönüşü demircilerin maskeyle baktığı kıvılcımlara çıplak gözle bakmak oyun gibi gelirdi bize.
Hem bu ışıklı oyunu seyreder, hem de sokağa yayılan kavrulmuş susam kokusunu çekerdik içimize. Tahin imalâthanesi vardı çünkü demircilerin karşı köşesinde. Diğer işyerlerine göre köhne, ışıksız bir yerdi. Susamlar yere döküldüğü için, yerdeki taşların rengi değişmişti susam yağından; siyaha yakın, parlak bir hâl almıştı. Susam kokusu, bütün susamlı ve tahinli yiyecekleri sevmemizin nedeniydi belki de.
Sokağımız boyunca minik bir arıktan buz gibi sular akardı. Eskiden Antalya’nın neredeyse bütün sokaklarında arık vardı zaten. Arıktaki suyla oynamak en büyük eğlencelerimizden biriydi. Arığın kenarında yetişen bir ot türü avuçta ovalanınca köpürürdü, bu nedenle ‘ Sabun Otu ‘ derdik bu ota.
Mahallemizde fayton arabası olanlar vardı. Akşam üzerleri atlarını arığın yanına getirip su içmesini beklerlerdi. Çocuktuk, atlardan korkardık, ama su içmelerini seyretmeyi çok severdik. En hoş yanı da su içtikten sonra büyük ağaç gövdelerinden yapılmış elektrik direklerinde boyunlarını ve sırtlarını kaşımalarıydı. Yeleleri savrulurdu boyunlarını kaşırken. Atlar arabaya koşulup yola çıktığında, sahibinden habersiz faytonun arkasındaki tahta çubuğun üstüne otururduk. Eğer sahibi farkederse kamçısını faytonun arkasına doğru sallar, bizim inmemizi sağlardı.
Evlerin hepsi de ahşaptı ve bazıları birbirine bitişikti. Her evin, evin kapladığı yerin birkaç katı büyüklüğünde bahçesi vardı. Bu bahçelerde özellikle portakal ve limon ağaçları olurdu. Sokağımız bazen susam, çoğu zaman da portakal çiçeği kokardı.
Bizim evimizin alt katta iki, üstte de 6 odası vardı. Sonradan bir bölmeyle ayrılarak iki ev hâline getirildi. Büyük ahşap
sütunların üzerindeydi üst kat. Sütunların altında oymalı mermer altlıklar vardı. Bahçemizde ise erik, kayısı, muşmula, muz, zeytin, portakal, mandalin, limon ağaçları vardı. En büyük şansımız, herkesin evinin önünden geçen arığın, bizim evimizin hem önünden, hem de bahçesinden geçmesiydi. Bahçede akarsu olması, toprağı çamur ve dolayısıyla minik, çocuksu heykeller yapabilme ve arığın etrafına sebzeler dikebilme şansı demekti aynı zamanda. Ağabeyim biber, patlıcan ve patates dikmişti arığın yanına. Bir de nane tabii. Naneler su boyunca adeta yürümüşler, çoğalmışlardı.
İki kümesimiz vardı; birinde tavuklar, diğerinde ise dağ tavşanı vardı. Tavşanımız toprağı kazıp kaçmıştı, çok üzülmüştük. 4 tane de kedimiz vardı. En önemlisi de bacalarımızdaki leyleklerdi. Zaten her evin bacası, ayrı bir leylek ailesine aitti. Mevsimi gelince yuvalarıne gelirler, yavrular, yavrularını büyütüp, tekrar göç ederlerdi.
Sokağımızın yolu topraktı. Yağmur yağınca çamur olurdu hâliyle. Bu yüzden her evin kapısının önünde bir ayakkabı temizleme demiri vardı. Sonra para toplanıp beton döktürülmüştü yola.
Sokağın bir yanında ayakkabıcı Kocabıyık amcalar, Hâkim amcanın eşiyle baldızı, Giritli Zeynep hanım teyzeler, Kayaflar lâkaplı komşularımız otururdu. Diğer yanında ise; çocukluk arkadaşımız Ethemler, iğneci Vasfi amcalar, biz ve amcamlar vardık. Sokağın sonunda Kesik Minare Camii vardı. Ama bu camii diğer Kesik Minare Camii ile sadece isim benzerliği olan bir camiidir.
Sokağımızın en renkli siması babamın kuzeni Vasfi amca idi. Sağlık memuruydu ama biz çocuklar ona hep ‘ iğneci ‘ derdik. Sadece sokağımızın değil Antalyalıların doktoru gibiydi Vasfi amca. Herkesin derdine koşar, güleryüzüyle ve bir doktordan çok daha iyi tıp bilgiisyle hemencecik iyileştirirdi hastaları. Tiril tiril giyinen çok özel biriydi. Vasfi amcayı düşününce aklıma Revedor Kolonyası gelir. Parfümün ülkemizde tanınmadığı yıllarda hep o kokuyu kullanırdı.
Yan sokaklarda da akrabalamız ve aile dostlarımız otururdu. Bir mahalledeki toplam hane sayısı, şimdilerde bir apartmanı ancak doldurabilecek kadardı. Tabii mahalle bakkalı olmadan olmaz. Bizim bakkalımız sokağın tam karşısındaydı; Kolsuz Enver amca. Dinamitle balık avlarken kaybetmiş kolunu. Belki de bu eksiklik duygusundan olacak, çok konuşmaz, çok gülmezdi. Kesekâğıdının altını dirsekten kopuk koluna dayar, ustaca yapardı işini. Araplı sakız ve kaymaklı almak için koşa koşa giderdik Enver amcanın dükkânına. Bizim çocukluğumuzda para harcanacak yer yoktu mahalle bakkalından başka.
Bakkalın olduğu yer dört sokağa bakıyordu. Sanki minicik bir meydan gibiydi. Bu meydanın en geniş yerinde bir tulumba vardı. Sokağın ve mahallenin bütün çocukları çığlık çığlığa oynardık tulumbayla. Akan sulardan kayganlaşan betonda kayar, düşerdik, ama tadımız hiç kaçmazdı.
Sokak; saklambaç, ip atlama ve bilye oynamak için eşsiz bir mekândı. Biz kızlar bile bilye oynardık kendi aramızda.
Şehrin tek mezarlığı Andızlı’ya bizim sokaktan geçilirdi. Bu yüzden çocukluğumda sürekli tabut görmüşümdür. Tabut önümüzden geçerken ellerimizi arkamıza saklardık, nedenini bilmeden, sormadan.
Bizim evin en dar duvarını afiş yapıştırma yeri olarak seçmişlerdi. Nasıl hoşuma giderdi bu durum, anlatamam. En güzel afiş Fay kutusunun afişiydi; parlak, kırmızı bir kutunun üstünde beyaz yaldızlı benekler vardı. Mutluydum, afiş için bizim duvarı seçtiler diye.
Ekmekleri ya babalar getirir, ya da biz çocuklar fırına gidip alırdık. Sebzeler ise, az alınacaksa fileyle, çok alınacaksa küfeye yüklenip hamalla eve yollanırdı.
Akşam olup sokak karanlığa büründüğünde yanık kokusu kaplardı ortalığı soba bacaları yüzünden. Öyle güzel gelirdi ki bize o is kokusu. İs kokması ocak tütmesi demekti, bilmezdik, ama severdik işte.
Uykumuzun arasında fayton sesleri duyardık, çünkü gece gezmeleri çok önemliydi o yıllarda. Sık sık da yazlık sinemalara gidilirdi. Eğer film çocuklara uygun değilse, anne babalar giderdi. Şehir o kadar küçük ve boştu ki, yazlık sinemanın sesi bizim eve kadar gelirdi 1 kilometre öteden.
Sokağımızda sadece iki kişinin arabası vardı; Vasfi amcanın beyaz Volkswagen’i ve Yahya amcanın koyu yeşil antika arabası. Ama, neredeyse bütün babaların ve bazı çocukların bisikletleri vardı.
Sınıf farkı denen şey mahalleye, soğaka yansımamıştı henüz. Otel sahibi komşumuz da vardı, macun satan Bekir amcamız da. İnsanlar selâmlaşmadan geçmezdi sokaktan, Yabancı biri hemen tanınırdı.Kapılar kilitlenmezdi. Zaten kilit denen şey bir omuz vuruşuyla açılacak kadar basit bir sistemdi, anahtarları kocaman bir çatal kada büyük olsa da. Genellikle oturulan yer üst kat olduğu için, ucuna ip takılmış bir makarayla, aşağıya inmeye gerek kalmadan açabilirdik kapımızı.
Susam, portakal çiçeği ve duman kokulu sokağımızda büyük bir aile gibiydik sokak sâkinleri olarak. Sevinçleri,
hüzünleri, ekmeği ve en önemlisi komşu olmanın güzelliğini paylaştık yıllar boyunca. Beton evlere özenerek, yanlış sevdaların peşinde koşanlar gibi ilk aşkımızı, sokağımızı özledik ilerleyen yıllarda…
Tülin Aksoy
Antalya, 25.11.2008
1.858 okunma
