Anasayfa Anasayfa

Fantazmagori eğilimlileri


Zelin Artuğ

Nereden geldi bu “fantazmagori” sözcüğünü kullanmak aklıma, anlatayım.

Anlamı şu: Karanlık bir mekânda göz yanıltma yoluyla görüntüler gösterme sanatı, görüntü oyunu.

Eski eğitimcilerdenim ya, “Eğitim” kategorisindeki bir yazı dikkatimi çekti. “Fantezist Öğretmenler”. Türkçe’de hiç duymamıştım böyle bir önad. Bu Fransızca sözcüğün anlamları bir hayli kalabalık. Üşenmeyip bakalım: Keyfince iş yapan, canının istediği gibi davranan, kaprisli, üçkâğıtçı, uyduruk, uydurma, gece kulüplerinde şarkılar söyleyen, taklitler yapan kişi… Vb.

Yazıyı okuduktan sonra, bu yazının üzerine bir yazı yazmak boynumun borcu oldu, bir eğitimci olarak, şu ölümlü dünyada. Ama önce bir başlık gerekiyordu yazacağım yazıya. “Fantezist” sözcüğüne karşı “fantazmagori” ; konu eğitimle ilgili olduğu için, “eğitim” sözcüğüne karşı da “eğilim” sözcüğünü kullanmayı uygun buldum.

Türkçe yazarım yazılarımı. Anaya saygı duymayan toplumlarda anadile de saygı duyulmuyor. Neyse, bu başlığı atarken, benim meramım, anadile saygısızlık değildi tabi; işte bu yüzden, böyle bir açıklamaya gerek duydum.

Karanlık çökmüşse bir coğrafyanın üzerine, karanlıkta kendiliğinden seçilmez olmuşsa aydınlıkta görünenler, birileri loşluktan yararlanarak, tez elden fantazmagori tezgâhını açar. Bir taşla iki kuş! Birincisi, doğal sahne; ikincisi de aydınlıkla karanlık arasında gözü kamaşmış, görmekle görmemek arasında bocalayıp duran kalabalık bir seyirci kitlesi…

Öğretmenlerin evlerini geçindirebilmek için pazarlarda limon sattıklarını biliyoruz artık; ama bu kadar yüklenmek doğru mu meslektaşlarımıza? Nereden biliyorsunuz kardeşim o insanın fantezist olduğunu? İşini gücünü bırakıp artık hokkabazlığa başladığını? Ayrıca eğer böyle bir işe kalkıştıysa bile, acıklı ama başka çare bırakılmamış demek ki! Müşteriye dönüştürülmüş öğrencileri bir tiyatronun seyirci koltuklarına mıhlamak için sahneye çıkartılan öğretmeni hokkabazlık yapmaya zorlayan zihniyetler utansın!

Hikâye şöyle: “73 model kova burcundan olan özel öğretim kurumu sahibine” bir öğrenci gelir… Okuldaki öğretmeni bir ödev vermiştir. “Kaybedeceğinden adım gibi eminim.” cümlesindeki anlatım bozukluğunu bulmak!

Şimdi burada durmak istiyorum. Bir zamanlar, ‘Serbest meslek erbabı’nın alacağını tahsil edemeyince, dershaneye el koymak durumunda kaldığını, sonra da öğretmenlerle toplantı yapıp, onlara eğitimin ve öğretimin kalitesi konusunda saatlerce nutuk çektiğini hayretler içinde görmüş eski bir eğitimci olarak, iki satır da ben nutuk çekeyim:

Ödev, öğrencinin bireysel gelişimine yardımcı olmak, onu araştırmaya, incelemeye, irdelemeye yönlendirmek için verilir. Bir eğitimci, bir öğrenciye verilen ödevi yapmaya kalkışıyorsa, eğitim işini bilmiyor demektir.

Neyse…73 model kova burcundan olan özel öğretim kurumu sahibi, bir bakışta yanıtı buluyor ve “cümlede bir tane anlatım bozukluğu olduğunu” söylüyor.

Şimdi, takıldım ben yine bir yerlere. Öğrencinin sorduğu cümleye gelemiyorum bir türlü. Önce yukarıdaki cümlenin anlatım bozukluğunu düzeltmem gerek.

“Anlatım bozukluğu” tamlaması, soyut iki sözcükten oluşuyor. “Anlatım” ve “bozukluk”. Soyut sözcükler “tane” ile belirtilmez.  “Cümlede bir anlatım bozukluğu var.” denir.

Konuya dönelim yine… Öğrenci, kahramanımıza itiraz ediyor. Okuldaki öğretmeni, “ bu cümlede on iki yerde anlatım bozukluğu var.” demiş, çünkü. Kahramanımız, işte tam bu noktada, içinden geçirdiği, ama eğitimci kişiliğinden (!) olacak, öğrencisinin yanında yüksek sesle söyleyemediği küfrü internet ortamına taşıyor.  Nasıl olsa, internet ortamında öğrenci falan hak getire! (Vay ben böyle öğret…) diye eksiltili cümle ve sözcük kullanarak bir anlamda kendini tuttuğunu da ima ediyor. Rahat olun arkadaşım, tutmayın kendinizi… Eğitim emekçileri gibi her şeyi içinize atarsanız, psikolojiniz bozulur. Neme lazım, kayak yapmaya gidemezsiniz sonra!

On beş yıllık eğitimci olduğunuzu söylüyor, sonra da “işportacı kafasıyla eğitim yapılmaz” diye ahkâm kesiyorsunuz. Öğretmen tanımınız da şöyle: “İyi, okumuş, donanımlı, düşünen…” Bunların hepsi de göreceli ve eksik tanımlı kavramlar. Örneğin, yalnızca kendine iyi, dükkânına gelirken her gün karınca duası okumuş, bankadaki hesabı ve yaptığı yeni yatırımlarla epeyce donanımlı, gece gündüz şu öğretmenin ayağını kaydırayım da yeni mezun çömezlerden birini karın tokluğuna işe alayım diye düşünen öğretmen patronlar da gördüm ben. Öğretmenlik mesleğini tanımlamak için dört sözcük yeter mi diyorsunuz?

Daha otuz yıl öncesine kadar (henüz her öğrencinin hayatında bir dershane yokken), bir öğretmeni başka bir öğretmene ispiyonlamak ya da öğretmenleri birbirine düşürmekten keyif almak, bir öğrencinin aklının ucundan bile geçebilecek bir şey değildi. Eğitimin henüz ticarete dönüşmemiş olması, buna bağlı olarak da öğrencilerin henüz müşteri durumuna gelmemiş olmaları sağlıyordu bu durumu.

Giderek, eğitim kurumları devlet okulu, özel okul, dershane, falanca kurs, filanca etüt merkezi gibi parsellere ayrıldı ve “eğilim “ kurumlarına dönüştürüldü. Artık insanların “eğitimine” değil; “eğilimine” bakılıyor.

Hikâyemiz devam ediyor. “O cümle birkaç öğrencisi tarafından tekrar tekrar getirilince ve Türkiye derecesi beklediği öğrencilerindeki anlamsız telaşı görünce sabrı taşıyor” kahramanımızın. “Öğretmenine selam söyle, gitsin evindekiyle fantezi yapsın.” diyor öğrencisine.

Bu noktalara kadar geldiğimizi bilmiyordum. Sahipsiz kalmış eğitimin kurumlarından birinin sahibi böyle bir sözü öğrencisine söylemekte ve internet ortamında bunu gurur duyarak anlatmakta bir sakınca görmüyorsa, ya ben çok gerilerde kalmışım, ya da eğitim, bütün kurumlarıyla birlikte iflas etmiş.

Sonra, kahramanımız tahta başına geçip, dersini veriyor, biz  ‘cahil okurlar’a. Aynen şöyle diyor:

“Neyse, şimdi fantezist öğretmenin 12 yerde anlatım bozukluğu var dediği cümleye bakalım:

“Kaybedeceğinden adım gibi eminim.”

Tek anlatım bozukluğu, kaybedenin kim olduğunun belirsiz olmasıdır. Yani şahıs zamiri (tamlayan) eksikliğinden kaynaklanan anlam belirsizliği… Cümlenin doğrusu:

Ya “senin kaybedeceğinden adım gibi eminim!”

Ya da “onun kaybedeceğinden adım gibi eminim!” olmalıdır. Bu kadar basit. Nerede 12 bozukluk? (…)”

Şimdi…

Bizler, bu ülkede çok sancılı dönemler yaşamış bir kuşağın çocuklarıyız. O günleri anlatmama gerek yok bu yazıda. Sözüm şu ki, bizler fanteziyle falan uğraşacak durumda değildik. Eğitimci olmak neyi gerektiriyorsa öyle davranır, zaman bulduğumuzda da deli gibi kitap okurduk. Yine de eksiğimiz var. Olmalı. İlerleme olmaz yoksa. Ben bu bizim kahramanı da tanımam, fantezist diye adlandırdığı ve bilmem hangi nedenle sunağa yatırdığı kurbanı da! Yargısız infaz kötüdür. Bu yüzden, ben de göz attım o cümleye. Yansız ve Türkçe bilen bir yurttaş olarak… Öğe eksikliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu var bu cümlede. Gerçekten de nereye çekersen, oraya uzayacak bir cümle bu! On iki ayrı anlama çekilebiliyor dikkatli bakınca. Muhtemelen okuldaki öğretmen de böyle söylemiştir öğrencilerine. Ama bilirsiniz çocukları, büyüklerin değerleri üzerinden muziplik yapma huyları vardır. Sınavlara hazırlanırken bile aksiyon ararlar. Öğretmenleri birbirine düşürüp, kim kendilerine karşı daha sabırlı davranıyorsa o “takımın” amigoluğunu yaparlar. Genellikle de “müşterisi oldukları” taraftadırlar. Çünkü ana babalarından bile göremeyecekleri ölçülerde anlaşılmaz bir müsamaha görüyorlardır orada.

Bakalım artık şu cümleye!

(Senin beni) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Senin onu) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Senin bizi) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Senin onları) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Onun beni) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Onun seni) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Onun bizi) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Onun sizi) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Senin onu [kalemi]) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Senin onları [kalemleri]) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Onun onu [kalemi]) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

(Onun onları [kalemleri]) kaybedeceğinden adım gibi eminim.

Birinci ve ikinci dörtlüde, nesneler, kişi adılı (kişi zamiri) olarak kullanılıyor. Son dörtlüde ise nesneler, gösterme adılı (işaret zamiri) olarak kullanılıyor. Yorumları okudum sonra. Bazı yorumlar içimi kararttı. Örneğin biri, bizim kahramanı kutluyor ve “kutup yıldızının nerede olduğunu gösteren bir yazı” okuduğunu söylüyor. Bu çağda o kadar kolay mı sanıyorsunuz kutup yıldızıyla yön bulmayı? Bunca bozuk ve insanlara yönünü şaşırtan pusula fazlalığı varken! Bunca defolu pusula tozlu raflarda alıcı beklerken, kutup yıldızını buldururlar mı size?  Aynı pusulasız kişi şunu da yazmış yorumunda: “Bu bağlamda “evinde fantezi yapması önerinize” yüzde yüz katılıyorum (…) öğrencilerimize başarılar diliyorum. Fanteziler karşısında cool kalmalarını diliyorum…”

“Cool” kalmalar…”kal” gelmeler! Bunlar mı yetiştirdiğiniz “berrak yürekli” öğrenciler? “Piyasada isim ve kariyer yapmak isteyen öğretmenler…” diyorsunuz. Piyasada mı? Öğretmenin ne işi var piyasada? Bizden sonrakiler pazarda limon satıyorlardı, şimdi kabzımallığa mı başladılar? Ne işi var öğretmenlerin piyasada?

Bir soru çarptı gözüme bu yazının altındaki yorumlar arasında. “Şu anda görev yapan öğretmenleri sözlü, yazılı, psikolojik aşamalı bir sınavdan geçirseler” kaçı geçer, kaçı kalır diye soruyor biri, kahramanımıza. Sözlü, yazılı, psikolojik aşamalı sınav! Her ne demekse? “12 Eylül sanıkları işkence odasında !” gibi bir sahne geldi gözümün önüne. Hem sözlü, hem yazılı olacak. Hem de psikolojik aşamaları olacak bu sınavın! Her psikolojik aşamada “sanık öğretmen” biraz daha küçülüp, un ufak olacak ki vuracaksın başına, alacaksın ağzındaki lokmayı.

Psikoloji derken, pedagoji demek istiyor herhalde yorumu yapan okur. Bunu anlayabiliyorum. Anlayamadığım şu bizim kahramanın verdiği cevap! “Ben bunu yaptım… Bir gün öğretmenleri deneme sınavına aldım. Herkes, sadece kendi branşı olan dersten iyi yaptı: diğerlerinden ne tutturduysalar… İşte arkadaşlar, bakın, dedim…” (…)

“İşte arkadaşlar, bakın…” diye başlayan nutuklarda, nutku çeken kişi mutlaka kendini tren,  “kendine bakmasını istediği kişileri” de öküz yerine koyar. Okul bitirmiş, yetkili kurumlar tarafından kendilerine diploma verilmiş kişileri sıralara oturtup, üstelik de orta öğretim derslerinden deneme sınavına tabi tutmak, eğitim emekçilerine nasıl bir hakarettir? Kendine on beş yıllık “eğitimci” payesi veren arkadaş, otuz dokuz yıllık bir eğitimciye bu davranışının asıl nedenini açıklamalı ve en azından beni sinirlendirdiği için benden özür dilemeli!

“Negatif insanlarladır tek savaşım. “diyorsunuz kendinizi tanıtırken. Savaşın kendisi kötü zaten. Üstelik de bireysel! Toplumsal mücadele varken bireysel savaş niye?  Bu arada, kendinizi tanıtırken psikolojik ve felsefik filmler sevdiğinizi söylemişsiniz. Felsefî olarak düzeltin, göz yoruyor. Dil ile ilgili bu tür “genellemelere” bırakın “alerjiyi” uyuz oluyorum. Filozofik sözcüğüne mi gitti aklınız? (etnik, septik, antipatik, sempatik, filozofik… vb.)

Onu bunu bilmem ama bu tüccar kafalarla eğitimi üç beş kişinin arpalığına dönüştürmeye devam edersek, öğretmenlerimizi öğrencilerin karşısında bilgisiz maskaralar durumuna düşürürsek, bu gidişe de bir dur demezsek, bu coğrafyada yaşayanlar olarak hepimizin, top yekûn kaybedeceğimizden, özellikle de bu ulusun geleceği olan genç kuşakların sonsuza dek kaybedeceğinden adım gibi eminim!

Var mı efendim bu cümlede bir anlatım bozukluğu?

 Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

2.089 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (11 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.