Anasayfa Anasayfa

Dost kılıklı düşman


Zelin Artuğ

Çocuktum. Sehpanın üzerinde, konuklar geldiğinde tiryakilere ikram edilmek üzere bir paket ‘gelincik’ bir paket de ‘yenice’ sigarası dururdu. Annem elinde küçük kahve tepsisiyle mutfak kapısında göründüğünde, bütün evi mis gibi taze kahve kokusu sarardı. Kahveyle iyi gider diye bir de sigara ikram edilirdi konuklara.

İlk nefeste, sigaranın ucunda kırmızı bir kor ışıldar, duman havaya savrulduğunda, kırmızı renk sakinleşirdi.  İlk kez o zamanlar özendim sigara içmeye. Bir an önce büyümeli, ben de sigaramın dumanıyla halkalar savurmalıydım havaya. Büyükler, en eğlenceli işlerden birini, sigaradan duman savurma oyununu kendilerine ayırmışlardı. Çocuklara da onların tükettikleri sigara paketleriyle oynamak kalmıştı.

Paketler boşaldığında biz, karton kapaklı bu sigaraların üst kapaklarını kesip biriktirirdik. Dominoya benzer bir oyun oynardık bu renkli kartlarla. Her kartın puanı vardı. Gelincik beş puan, Yenice on, Sipahi on beş, Yaka yirmi puandı yanlış hatırlamıyorsam. Kazanana, kaybedene göre bu kartlar sürekli el değiştirirdi. Büyükler, bu oyunumuzu pek ciddiye almazlardı. Ama bizler, kapı önlerinde bu oyunu oynarken, sigarayla ufaktan tanışmış oluyorduk.

Sigara içen büyüklerin havası bir başkaydı. Bir kere imtiyazlıydılar. Sigara içtikleri için kimse cezalandırmıyordu onları. Şöyle bacak bacak üstüne atıp bir ucundan yaktılar mı sigaralarını, bir de dumanını savurdular mı havaya, imparatorlaşıyorlar, devleşiyorlardı çocuk gözümde. İktidar büyüklerdeydi. Sigara içmek, büyümek, iktidarda olmak demekti. Ha deyince de büyünmüyordu ki! Ara sıra boyumun uzadığı söyleniyordu ama hiç de büyümüşüm gibi davranmıyordu büyükler. Oysa ben, büyüdüğüme inanmak istiyordum.

Ufak kaçamaklar yapmaya başladım. Kimse yokken, bahçenin bir köşesinde evden aşırdığım sigarayı yakıyor, bir iki nefes içtikten sonra keyfim kaçıyor, söndürüyordum. Keyfimi kaçıran, sigara içerken yakalanma korkusuydu.

Sonra galiba biraz büyüdüm. Eğitim Enstitüsü yılları… Yatılıyız yine. Okulda herkes sigara içiyor. İçmeyen yok gibi… Öğrenciyiz ya kıt kanaat yaşıyoruz. Ama bir şekilde sigaraya para ayırıyoruz.  ’Birinci’ marka sigara içmek bir ayrıcalık o sıralarda. Ayağında postal, sırtında parka, kolunun altında gazeteyle kaplanmış bir kitap varsa, ‘Birinci’ den başka sigara içmeyi düşünemezdin. Yani bizim gibi ’Proleter’ olanlar Birinci içerdi, ‘şımarık zengin çocukları’ Bafra!

Okul bitti. Hayat üniversitesi başladı bu kez. Hayat üniversitesine herkes gidiyor. Malum, dersler çok kazıktır burada. Koşullar ise ağırdır. Bazı derslerden kalırsan,  başarısızlıkların öteki derslerini de etkiler. Panikler durursun. Hayat biter, okul bitmez. Bunalırsın, bunaltırlar. Zayıf anların vardır, zayıf kaldığın, sonra da zayıf aldığın durumlar vardır.

İşte o anlarda elim sigara paketine giderdi hep. Proleterlik devam ediyordu yine. Ama artık sigara paramı kendim kazandığıma göre, Samsun sigarasına terfi etmiştim. Çay mı getirdiler, yak bir sigara! Çalışmaya ara mı verdin, yak! Otobüs mola mı verdi? Çabuk yak ki otobüs kalkmadan ikincisini de yakabilesin! Eyvah, yarım paket sigaram kalmış! Yedek paket var mı bir yerlerde? Tamam, karar verdim; bundan sonra sağa sola, çekmecelere paket atacağım. Hani, olmadık bir zamanda biterse, zulada sigara olsun! Kapıyı kilitlemiş miydik? Açabilir miyiz yeniden? Paketimi evde unutmuşum, tüh! Masanın üzerindeydi. Neyse boş ver, azalmıştı zaten. Bir karton alırım köşedeki marketten. Zam mı gelmiş sigaraya? Ne yapalım yani zam gelmişse? Bir tek kötü alışkanlığım sigara zaten, iki kuruş eksik, iki kuruş fazla, ne olmuş yani? Bak, ben o bölmede oturmam. Sigara içmek yasak orada. Gel, şu masaya ilişelim, ya da bir üst kata çıkalım!

Artık tiryakiliğim iyice durmuş oturmuş ve Samsun 216′da karar kılmıştım. Yıllarca içtim bu mereti. İçtikçe keyiflendim, içtikçe içesim geldi. Dumanını savurdukça, derdimi, sevincimi, öfkemi savuruyordum havaya. Sigarayla, yapışık ikiz kardeş gibi olmuştuk. Öyle ki sabahları kahvaltı masasında çayımı ileriye itip, sigara paketimi yakınıma çeker olmuştum. Yemek yedikten sonra yakılan o sigara var ya… Acayip bir keyif veriyordu bana. “İster fakir ol, ister fukara; her yemekten sonra yak bir sigara! Ama Samsun 216 olsun! Başka hiçbiri kesmiyordu.

“Çok sigara içiyorsun” diyenlere nasıl sinirlendiğimi anlatamam. Bilgiçlik taslamasalar, burunlarını sokmasalar olmaz! Kendileri tiryaki olsalar, içmeme iradesi gösterecekler sanki! Konuşuyorlar işte, boş konuşuyorlar! Siz bunları söyleseniz de içeceğim söylemeseniz de… Boşuna yoruyorsunuz çenenizi. Bari susun da iki kuruşluk keyfimizi kaçırmayın! En iyisi, kendime bir kuytu yer bulayım, ancak orada kurtulurum çenenizden!

Bu durum bu şekilde, yıllarca sürdü. Sonra bir gün… Bir sonbahar günü, sokak köpeklerini beslemiş olmanın iç huzuruyla, sokakta, bankta oturuyordum. Soluğum daraldı ilkin. Rahat bir soluk almak için başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. Görünmez bir el boğazımı sıkıyor, soluk almamı engelliyordu. Bir başka görünmez el, sırtımdan hançerliyordu.

Bir Japon filmi izlemiştim. Fantastik bir filmdi. Yağmur gibi, yüzlerce ok yağıyordu havadan. O okları gördüm gökyüzünde. Hızla bana doğru geliyorlardı. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan, hepsi tek bir noktaya, tam kalbime saplandı.

Gözümü bir hastane odasında açtım. Oksijen veriyorlardı. Bu seferlik yırtmıştım kefeni. Eve geldik. Hayret! Birkaç saattir ağzıma hiç sigara koymamıştım. Evin içinde biraz dolaşıp kafamı toparlamak istedim. Tam da kitaplığın yanına gelmiştim ki soluk alamadığımı hissettim. Her soluk almaya kalkıştığımda, Japon filmindeki fantastik oklar sırtıma, göğsüme, boğazıma saplanıyor,  sımsıkı tutunduğum kitaplığın önünde, olduğum yere mıhlıyordu beni. Yaşayacağım acı günlerin başlangıydı bu. Ama bu illetten, dünyanın gelmiş geçmiş en rezil dost kılıklı düşmanından, sigaradan kurtulacağım günlerin de başlangıcıydı.

Şarkıdaki gibi, saymadım kaç yıl oldu ben bu mereti bırakalı! O günden sonra hiç sigara içmedim.  Sigarayı bırakma kararı verme ve irademin gücünü sınama lüksüm olmadı hiç. Veda bile etmeden çekip gitti, terk etti beni bu dost kılıklı düşman. “Düşmanın en büyük hilesi dostluğudur” diyen Sadi Şirazi’nin tanımıyla bu ‘hilekâr dost’ sırtıma hançerini sapladı ve gitti!

Aklımın bir köşesinde şu dize kalmış: “Asıl terk edilendir, terk eden…”  Giderken ardından hiç bakmadığıma göre, belki ben terk etmişimdir onu. Kimin kimi terk ettiğinin bir önemi yok aslında. Artık yanıma bile yaklaştırmıyorum.

 

e115ad92a7e30144a92f9f1c00208b91

 

 

39293523samsun03_176302

 

 

samsun03_samsuninternasyonel2

 

 

 

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

6.699 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (12 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.