Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 212»

Temmuz 2008 için Arşiv

Belalarını halkımızdan bulsunlar


Zelin Artuğ

Yaşadığım yerde bir talandır gidiyor. Görüntü kirliliği yaratıyor diye gecekonduları yerle bir eden zihniyet, bilmem kaç katlı yapıları birbiri ardına dikerek denizin mavisini kapattığı gibi, gökyüzünün mavisini de kapatıyor. Bu çok katlı yapıların bazı dubleks son katlarını satın alan kimileri, denizin mavisi gibi gökyüzünün mavisini de özel mülkiyetlerine katmış oluyorlar. Deniz manzaralı dairelerden sonra şimdi de gökyüzü manzaralı daireler prim yapacak artık. Emlak ilanlarında “deniz gören”, “gökyüzü gören” ya da her ikisini birden gören daire ilanlarına rastlarsak şaşmayalım.

Bunları, on beş katlı bir apartmanın yedinci katındaki balkonumdan gökyüzünü görmeye çalışırken düşündüm.  Sonra aşağıya baktım. Asfalttan vızır vızır geçen arabalar… Az ötedeki evin önüne bir araba park etti. Başları türbanlı beş kadın indi arabadan. Salına salına yürüyüp apartmana girdiler. Sürücü olan kadın, elindeki arabanın anahtarını sallayıp duruyordu yürürken. Önemli bir toplantıya yetişecekmiş gibi bir halleri vardı. Kot pardösülü olanı, saatine bakıyordu. Yanlarından bir sokak köpeği geçti. İçlerinden biri, yerleri süpüren eteğinin altından ayağını köpeğe doğru salladı. Köpek korkup kaçtı. Kadınlar, apartmana girdiler.

Park alanları, yol kıyıları, hatta kaldırımlar arabayla dolu. İçeriden televizyonun sesi geliyor. Kimse izlemiyorsa kapatmak gerek. İçeri girdim, kumandayı aldım, tam kapatacakken bir haber geçti ekrandan. Konu, Key ödemeleri… Görüntülerde bir banka şubesi ve sokaklara taşan insan seli… Bir karmaşadır gidiyor. Diğer işlerde olduğu gibi, kimin eli kimin cebinde, belli değil.  Tam bir curcuna. Sokaktaki görüntüler içler acısı. Bir yanda, aylıklarından kesilen üç kuruşu geri alabilmek için banka şubelerine sel gibi akan emekçi insanlar; öte yanda, camlarında “falanca emlaktan satılık, ya da kiralık ” ilanları asılı yüzlerce boş daire…  Bir yanda, bamya konservesi görünümünde belediye otobüsleri; öte yanda, içlerinde bir iki kişiden fazla insan bulunmayan, trafiğin felç olmasına neden olan özel araçlar! İçim daraldı. Balkona da güneş gelince, girdim içeri. Kitaplıktan bir kitap alıp, kanepeme uzandım. Ruhsatî. Bir halk ozanı…

” Hele bir düşün ki gözümün nuru/ Bu kadar parayı sana kim verdi/ Bağzı fukaraya bulma kusuru/ Mesti kundurayı sana kim verdi?

Anadan doğunca kürkün var mıydı?/ Üryân gelmedin mi börkün var mıydı?/ Torba torba mecidiyen var mıydı?/ Tükenmez parayı sana kim verdi?

Kuş tüyü döşekte yattın uzandın / Haftada bir çeşit geydin özendin/ Aferin aklına sen mi kazandın/ Şu tompu tarlayı sana kim verdi?

Dinle Ruhsatî’yi ne deyem sana / Sana bir öğüttür sanma ki çene/ Çalışmayla verse verirdi bana/ Bu köşkü, sarayı sana kim verdi ?”

Öteden beri tuzu kuruların sığındığı bir söz vardır: “Çalışana Allah verir.” Demek günde sekiz değil, on değil, on iki saat çalışan bir işçi, Allah katında tembel sayılıyor. Demek şu çok büyük alışveriş yerlerinin sahipleri, demek gökyüzünün ve denizin mavisini el çabukluğuyla cebe indirenler, günde en az,  1200 saat çalışıyorlar! 24 saatte 1200 saat olur mu?  Olur. İnsan ömrünün ortalama 70 yıl olduğu bir dünyada insanlara beş yüz bilmem kaç yıl hapis cezası verilebiliyorsa, günün yirmi dört saat olduğu dünya coğrafyasında, bunca varlığa, günde 1200 saat çalışmak bile az gelir.

Bilgisayarın başına geçip haberlere bakıyorum. Son haberler daha da içimi karartıyor. CD çalara rasgele bir CD takıyorum. Gözlerimi kapatıp eskilere gidiyorum. Yatılı okulda, mutfak nöbetçisi olduğumuzda, gözlerimizden yaşlar gelerek soğan, pırasa soyduğumuz günlere geri dönüyorum. Bayram tatillerinde,  küçücük ellerim soğuktan kıpkırmızı olmuş halde evimizin kapısını çalışım, her defasında annemin gözünün yaşını saklayarak beni karşılaması, elimi yüzümü yıkayıp sobada biraz ısındıktan sonra “Derslerin nasıl?” diye sormadan önce, “Aç mısın? ” diye sorması…

Köy Enstitülerinden sonra Öğretmen Okulları da battı gericiliğin gözüne! Bir Anadolu Lisesi modası sardı, yurdun dört bir yanını.  Daha üç günlük ABD, binlerce yıllık Anadolu’ya, önce tıpkı zehirli bir yılan gibi “diliyle” sokuldu. Gençlikten başlayarak zehrini yavaş yavaş bütün topluma akıttı. Şimdi bu sayede herkes biraz İngilizce konuşuyor (!) “Cool ” oluyorlar…”damar hits” müzik dinleyip, saçlarını dimdik jöleliyor, ‘plaza’ larda full olay çıkarıyorlar, “Mc Donnalds”da, kendilerine benzeyen “First Lady” leriyle ya da “boyfriend”leriyle buluşuyorlar. Kızların içinde hem düşük pantolonlu, hem türbanlı “first lady”ler de görmek mümkün artık.

Ülkemin gençliği nereye gidiyor böyle? Bir yanda, yüzme havuzlu siteler, öte yanda, kaldırımlarda yatan sokak çocukları… Bir yanda, okullarda elli, altmış, seksen kişilik sınıflar ve aldığı aylıkla kirasını bile ödeyemeyen öğretmenler; öte yanda, oturduğu yerde camiye para toplayıp şimdiden hem bu dünyayı hem de “öte dünya”yı garanti altına alan fırsatçılar! Ayakta kalmak isteyen insana yalnızca iki seçenek bırakmışlar: Ya yüzsüz olacaksın, ya da ikiyüzlü!

Müziğin sesini biraz açıyorum.

“Dertli kaval derdim gibi inle dur / yüreğimin acısını sen sustur/ yanık sesinle yüreğime merhem ol/ inle kaval dertlerimi sen sustur!

Akşam olur anacığım beklerdi/ soframızı sundurmaya kurardı /”aç mısın yavrum” diye sorardı / inle kaval dertlerimi sen sustur!

Yok ettiler cümlemizi melunlar/ yok ettiler cümlesi yok olsunlar/ belalarını halkımızdan bulsunlar / inle kaval dertlerimi sen sustur!”

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

Fantazmagori eğilimlileri


Zelin Artuğ

Nereden geldi bu “fantazmagori” sözcüğünü kullanmak aklıma, anlatayım.

Anlamı şu: Karanlık bir mekânda göz yanıltma yoluyla görüntüler gösterme sanatı, görüntü oyunu.

Eski eğitimcilerdenim ya, “Eğitim” kategorisindeki bir yazı dikkatimi çekti. “Fantezist Öğretmenler”. Türkçe’de hiç duymamıştım böyle bir önad. Bu Fransızca sözcüğün anlamları bir hayli kalabalık. Üşenmeyip bakalım: Keyfince iş yapan, canının istediği gibi davranan, kaprisli, üçkâğıtçı, uyduruk, uydurma, gece kulüplerinde şarkılar söyleyen, taklitler yapan kişi… Vb.

Yazının tamamını okuyun »

Dost kılıklı düşman


Zelin Artuğ

Çocuktum. Sehpanın üzerinde, konuklar geldiğinde tiryakilere ikram edilmek üzere bir paket ‘gelincik’ bir paket de ‘yenice’ sigarası dururdu. Annem elinde küçük kahve tepsisiyle mutfak kapısında göründüğünde, bütün evi mis gibi taze kahve kokusu sarardı. Kahveyle iyi gider diye bir de sigara ikram edilirdi konuklara.

İlk nefeste, sigaranın ucunda kırmızı bir kor ışıldar, duman havaya savrulduğunda, kırmızı renk sakinleşirdi.  İlk kez o zamanlar özendim sigara içmeye. Bir an önce büyümeli, ben de sigaramın dumanıyla halkalar savurmalıydım havaya. Büyükler, en eğlenceli işlerden birini, sigaradan duman savurma oyununu kendilerine ayırmışlardı. Çocuklara da onların tükettikleri sigara paketleriyle oynamak kalmıştı.

Yazının tamamını okuyun »

Kendi yurdunda sürgün


Zelin Artuğ

Atabek-Zelin

Yıl 1988. Taşrada yaşıyorum o sıralar. Dr.Erdal Atabek için bir imza günü düzenlendi. Düzenleme komitesindekiler, imza gününün ardından, bir de söyleşi yapılmasını istediler yazarla. Söyleşiyi ben yapacaktım. O güne kadar kimseye görünmeden, bir kenarda oturup yazılar çiziktirip duruyordum kendi halimde.  Atabek’in ”İnsan Sıcağı”nı okuyup bitireli daha bir iki hafta olmuştu.  Hani tadı damağımda kaldı derler ya aynen öyle bir etki bırakmıştı kitap bende.
Yazının tamamını okuyun »

Arkadaş


Zelin Artuğ

O, pek konuşmaz. Konuşsa da soyut bir zirvedeki yalnız insanın ses tonuyla konuşur. Sanki kendisine en yakın bulduğu kişiler, başkaca soyut zirvelerdeki başkaca yalnız insanlardır. Dünyanın en iyi insanı değildir o; en iyi insan kavramı da içi boş bir kavram değil mi zaten! Kimsenin de dünyanın en iyi insanı olmasını beklemez. Çünkü kimseden iyilik beklemez aslında. Bu konuda çok uzlaştığımızı söyleyebilirim. Bertolt Brecht’in şu dizeleri onun dünyayı kavrayış biçimine ne kadar da uyuyor:

“Öyle iyi bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!”

Yazının tamamını okuyun »

Trakyalı spartacus


Zelin Artuğ

Sahaf dükkânlarındaki kitap kokusunu bilir misiniz?  Merdivensiz yetişmekte zorlandığınız o eski kitap raflarından aldığınız bir kitabın sayfalarını kokladınız mı hiç? Kâğıdın yapıldığı ağacın kokusunu duyarsınız sayfaların arasında.  Bu insanı sarhoş eden kokuya, kitap raflarındaki küf kokusu da sinmiştir biraz. Nefis bir karışım… Aldığınız kitapları özenle tutarsınız elinizde. Alamadığınız kitabı da okşamak ister, sonra sanki kitabı incitecekmişsiniz gibi elinizi geri çekersiniz. Bu koku sizi alır, bodrum katlarındaki penceresiz, gece gündüz elektrikle aydınlanan, döşemesi boyalı tahtadan, sessiz kütüphanelere götürür.

Yazının tamamını okuyun »

Eskiler alırım


Zelin Artuğ

Bu bir gaz ocağı. Kim bilir hangi kadının elinin altında bir ocaktı bu? Kim bilir elinde bir huni, kaç kez gaz koymuştur ocağın haznesine. Üstteki küçük havuzcuğa kim bilir kaç kez ispirto döküp, ispirtoya kibrit alevi tutmuştur? Bu ocağın üstünde kaç kez un helvası kavurup, zeytinyağlı yaprak sarması pişirmiştir? Gece yarısı sıcacık yatağından kalkıp, kaç çocuğa bebek maması ısıtmıştır? Bu gaz ocağı, benim kuşağımdaki insanların analarının, teyzelerinin, halalarının mutfakta en büyük yardımcısı, bazen dert ortağı, bazen de can yoldaşıydı. Bu ocaklarla büyüttüler bizi; sabahları bizi okula uğurlamadan önce, bu ocaklarda yaptılar çayımızı. Yazının tamamını okuyun »

Güneşi batıranlar


Zelin Artuğ

“Avrupa benim belleğim./yazım da…/Geç kaldım yurt edinmeye gurbeti./Zorbaysa ateşe veriyor dünyayı.” Stefan Zweig

İnsanlık tarihi boyunca dünyanın yörüngesini değiştirip, güneşi batırmak isteyen zorbalar oldu, olmaya da devam ediyor. Son yüzyıl, insanlığın yüz karası olarak duruyor tarih sayfalarında. Dünün Dünyası , bu utanç çağının belgelerle verilmiş öyküsü. Avusturyalı yazar Stefan Zweig , biyografisinde “Kudurmuş Avrupa ” diye niteliyor ikinci dünya savaşını. Savaş öncesi Avrupa insanının dünya görüşünü, burjuva düzeninin durmuş, oturmuş zevk anlayışına uygun kalıplara sıkıştırılmasının ardındaki “ikiyüzlü toplum ahlakını” gizli tutulmuş bilinçaltı arzuların er geç ortaya nasıl çıktığını anlatıyor bize.

Yazının tamamını okuyun »

Mavi gözlü küçük dev


Zelin Artuğ

İki günden beri neler çektiğimi anlatamam. ‘Küçük İşler’ Hidalgo’dan indi, kağnıya bindi. Öküzleri çekerim, ,ayak direrler… kağnının tekerleri çamura saplanır… Kan ter içindeyim, göğsümde ağrı… elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi, elinden şişesi alınıp taşa çalınan ayyaş gibi, arabada hastaneye yetiştirilecek hastası olup da trafiğe takılan sürücü gibi, daha kimbilir kimler gibi bir haller oldu bana. ‘Yol arkadaşım’ yarın sınava girecek. Ama işin sırrını çözse çözse o çözer ! Ne berbat bir durum değil mi ? Tam bir gerilim filmi ! Adam gökdelenin çatı katında kötü adamlarla dalaşıyor. Kötü adamlar bunu aşağıya atıyorlar, ama bizimki çatıya tutunuyor. Aşağıya bakıyor. Abooow ! Caddede arabalar , insanlar karınca gibi ufacık… Tam da arkadaşı bunu elinden tutup  yukarıya çekecekken kötü adamlar gelip arkadaşını kıskıvrak yakalıyorlar. Neyse…

Yazının tamamını okuyun »

Yabancı


Zelin Artuğ

“Yabancı”yı ilk kez yirmili yaşlarda okumuştum. Yaratısız bir başkaldırma duygusu uyanmıştı içimde. Sıradan bir genç insan tepkisi… Bilinçsiz duyguların kör bir karanlıktan ne farkı var ? Gençliğin renkleri ne denli parlak olursa olsun, gençliğin kendisi bir kör karanlık değil mi ? Albert Camus’nün yabancısı da sokaktan geçen yüzlerce yabancıdan biriydi. Yıllar sonra, aynı yabancı bir kez daha çaldı kapımı. Uzun uzun anlattı. Soluk almadan dinledim.

Kitabı rafa kaldırırken o , ardına bile bakmadan çoktan yola koyulmuş, birbirine yabancı insanların arasına karışıp, gözden yitmişti bile. Kulağımda, giderken fısıldadığı belli belirsiz  sesi kalmıştı: “Hoşçakal yabancı.”

Yorgunum. Işığı söndürüp yatıyorum. Sanığın aylar süren duruşmasını düşünüyorum. Savcının, tanıkların, gazetecilerin , dava ile ilgisi olan ya da olmayan herkesin geveze papağanlar gibi konuşmalarını duyuyorum yeniden. Bir de sanığı kurallara göre savunacağım derken geveze kalabalığın şakşakçılığını yapan avukat var tabi. Toplumun dayattığı kalıplara göre yargılanan sanık ve insan olmanın gerektirdiği özellikleri iğrenç bir suçmuş gibi haykırıp duran ahlakçılar ! Oldu bittiye getirilen savunmada sanığın verdiği yanıt: Böyle olmasına güneş neden oldu.” Duruşmayı izleyenlerin gülüşmeleri…

,Yirmili yaşlarda kitabı ilk okuduğumda sanığın kelepçelerini çıkarıp onu kurtarmak, dışarıdaki öteki insanların içine salıvermek gelmişti içimden. Şimdi bu çok saçma geliyor. Günümüz koşullarında dışarıda da özgür değil ki insan! Otobüste, metroda, sokakta…heryerde paranoyak olmuş, panik halinde insanlar. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyor. Toplum, neredeyse çözülme noktasında.

Camus, başka bir yapıtında “Özgürlük, hele tutuklunun düşüyse, sınırlara katlanamaz.” diyordu. Madem, dışarıdaki insan da bir anlamda toplumsal değer yargılarına tutuklu, yabancılığı yok etmekten mi başlamalı ? Yabancıya kulak veriyorum. Kendini savunmak için hiç çaba göstermeyen, yargılanma sırasında ağzını bıçak açmayan yabancı, onu boş bir çuval gibi attıkları mahpushanesinde bir iç hesaplaşmaya girişiyor: “Şimdiye kadar hep haklı çıkmıştım, hâlâ da haklıyım, daima haklı olacağım ben. Bugüne kadar, şöyle yaşamışım…oysa şu şekilde de yaşayabilirmişim… Şunu yapmışım da bunu yapmamışım… Ne çıkar bundan ha ? Ne çıkar ? Sanki bir ömür boyu, sırf haklı çıkmak için hep bu anı, idam edileceğim şafak vaktini beklemişim ! Her şey tamam olsun, kendimi daha az yalnız hissedeyim diye idam günümde çok izleyici bulunmasını, bu insanların beni nefret dolu bağırışlarla karşılamalarını dilemekten başka bir şey kalmıyor artık benim için!”

Dışarı çıkmalı, yabancıyı bulmalı, durdurmalıyım onu. En azından “Hoşçakal!” diyebilirim belki. Kıpırdayamıyorum yerimden. Kafama balyoz yemiş gibiyim. Onu bulmak neyi çözümleyecek ? Sonuçta, ben de bir yabancı değil miyim ?

“Salamono’nun köpeği de karısı kadar değerliydi…” diye anlatıyordu yabancı. Ben Salamono’yu da tanımıyorum, köpeğini de ! Demek ki benim için, Salamono’nun karısı da köpeği kadar değersiz. İnsan bazen güneş yüzünden saçmalar, bazen üşüdüğü için, bazen de durupdururken, öyle değil mi ?

Evrensel değerlere göre değil de zorbalığın çıkarlarına göre davranan imtiyazlı sınıfın yarattığı yabancı kitlesi, günden, güne, çığ gibi büyümekte. Buyruk, kesin ve tartışılmazdır: ” Ya yozlaş, ya da yok ol !” Sistem, yozlaşmaya karşı çıkan bir dolu yabancı yarattı. Mala, paraya doymak bilmeyen zorbaların arasında yaşamanın imkansızlığını anlayan yabancının ıssız ada göçü böyle başladı. Göç hızlandıkça, ıssız adalar, ıssız ada olmaktan çıktı, yabancı adalarına dönüştü. İşte o zaman insan, milyonların içinde yalnızlığı seçti. “Tutuklu” insan, doğası gereği, özgürlüğü yalnızlıkta yakaladı. Yalnızlığın sınırları giderek genişledi ve sistem, birçok yalnız insan yarattı. Yalnız ve başkaldıran insanlar !

Bazen, ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum. Yabancıya da yabancıyım bir bakıma. Ama ortak bir yanımız var onunla. İkimiz de büyük çoğunluğa yabancıyız. Bu nedenle, bir anlamda ona yakınlık duyuyorum. Kapıyı açıp, sesleniyorum ardından: “Hoşçakal, arkadaş !”

[Anadolu Ekini, Mart/Nisan 1992 ]

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)