Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 8612345»...Son »

bir öğle vakti


Zelin Artuğ ( Ü. Ö. G.)

8b10b1988f4d675ea21f6f4144bee670Annesi taşlığı yeni yıkamıştı. Yaz güneşi iki basamaklı taş merdivenden bahçeye nazlı nazlı süzülen suyu yaladı, yuttu.
Küçük kız, ayaklarındaki mavi çiçekli, fıstık yeşili terliklere baktı. Çömeldi, pembe ojeli minik ayak parmaklarındaki tozları eliyle silkeledi. Terliğini çıkarıp, merdiven basamağına ayağını koymasıyla çekmesi bir oldu. Taş basamak öğle güneşinde iyice kızmış, çıplak ayakla basılamaz olmuştu.
Akça pakça tombul ayağını yeniden süslü terliğine soktu. Koştu, evin yan tarafına yığılmış odunlardan birinin üstüne oturdu. Mutfak penceresinden kızartma kokusu geliyordu. Annesi patlıcan biber kızartıyorsa babası, hamur kızartıyorsa komşu Nezaket teyze gelirdi. Burnunu havaya dikti, gözlerini kapadı, kokladı. Hamur kızartılıyordu. Nezaket teyze gelince, Dilara’yı da getirirdi yanında.
Hiç sevmezdi bu Dilara’yı. Mızıkçının tekiydi. Kendinden büyük olmasa gününü gösterirdi ona ama hem büyük, hem de misafir olunca katlanıyordu bir şekilde.
Kalktı, evin arkasına dolandı. Kümesin yanına gitti, çömeldi, kümesin kapısını açtı. Nuriye gurk gurk sesler çıkarıp kümesin içinde dolaşıp duruyordu. Uzandı, Nuriye’yi kuyruğundan yakaladı.

Tavuk hışımla silkelendi, kuyruğunu kurtardı. Sonra cıyaklayıp gıdaklayarak kendini kümesten dışarı attı. Kurumlanarak bahçede dolaşmaya başladı. Küçük kız tavukla ilgilenmeyi bıraktı. Tepesinde dolanan kelebeğe kaydı ilgisi. Bir ara uçuk sarı renkteki kanatlarını çırpıp ateş kırmızısı gülün yapraklarına doğru süzülen kelebeği yakalamayı düşündü. Birkaç gün önce yakaladığı kelebeğin kanatlarından eline bulaşan pudrayı silkelemek isterken parmakları arasında can veren kelebeği düşünüp vazgeçti.
Tavuk otların arasında bulduğu tırtılı kursağına indirirken kurumundan yanına yaklaşılmaz bir edayla sağına, soluna, geriye bakınıp otların arasında yem aramaya devam ediyordu.
Küçük kız birden doğruldu, eve koştu. Ne zaman oyuna dalsa altına kaçırır, annesinden bir ton laf işitirdi. Bu defa tavuğu kümese sokmakla vakit kaybetmeyecek, tuvalete yetişecek, annesinden zılgıt yemeyecekti.

Yolculuk – 2


Leman TOGO

070112-A_0344_sunrise_in_Yakutsk_Lo_Res
1967’in kışı çok sert geçiyordu. Ramazan Bayramı tatilinden okula dönüyorduk. Her güzel şey gibi tatil de çabuk bitmişti. Otobüslerin çoğu hac kafilesi götürdüğünden gidişte araç sıkıntısından nasibimizi almıştık. Artık dönüşte daha temkinli olacaktık. Biz gelişteki sıkıntımızdan söz etmemiştik ama Fatma’nın babası bu kez bizi kendisi götürmeye karar vermişti. Kıymetli kızına kıyamamış okula geri götürecekti. Bursa’yı kazanıncaya kadar şehrimizden hiç çıkmamıştık. Yolculuk konusunda çok acemiydik. Yol yordam bilmeyen on beş on altı yaşlarında çocuklardık. Ailem de beni onlara emanet etti.
Ali Rıza amca da Fatma gibi sessiz bir adamcağızdı. Önceden İzmir biletlerimizi almıştık. Otobüsler azdı ama yolculuk eden de şimdiki gibi çok değildi. Sadettin’le arkadaşı da bizimleydi. Dört çocuk bir de Ali Rıza amca bir pazar günü yola düzüldük.
Daha yaklaşık bir ay otobüsler hacdan dönmezdi. Bu yüzden de İzmir’de sıkıntı çekeceğimizden emindik. İzmir’e vardığımızda garajın bomboş olduğunu gördük. O güzelim otobüslerin hiçbiri yoktu. Kamil Koç, Pamukkale, Hakiki Koç gibi o döneme göre en konforlu otobüslerden eser yoktu. Yazıhanelerin önünde Magirus ve markasını bilmediğim birkaç külüstür otobüs ve bir de üstünde Hakiki Koç yazan daha iyi görünümlü bir otobüs vardı. O otobüsün bizim otobüs olmasını diliyorduk.
Gitmeye mecburduk. Ertesi gün en geç sabah saat sekizde okulda olmalıydık. Seçeneğimiz yoktu. Fatma’yla ikimiz; içini evden aldığımız peynir, zeytin, badem, incir gibi yöresel bazı yiyeceklerle doldurup ağırlaştırdığımız bavullarımızın yanında beklerken Ali Rıza amcayla arkadaşlarımız Bursa’ya araç bakmaya gittiler. Bir süre sonra ellerinde beş biletle geldiler. Biletlerde koltuk numarası yoktu. Yani istediğimiz yere oturacaktık. Ohh ne güzel, cam kenarını seçer, keyfimize bakardık. Ama Ali Rıza amcayla arkadaşlarımız o kadar mutlu görünmüyorlardı.
Bineceğimiz otobüsün yanına vardığımızda hayal kırıklığına uğradık. Bordo renkli bir köy otobüsüydü bu. Boyaları solmuş ve başka renklerle pasları kapatılmış, burunsuz otobüsümüzün bagaj koyma yeri köylülerin sepet ve tavuklarını koyabildikleri üstüydü.

School bus silhouetted at sunrise on the highway.

Ancak bizden başka birkaç yolcu daha olduğu için valizleri içeri aldık. Otobüste tekli koltuk yoktu. Kahve kanepesi gibi bitişik, ikili oturma yerleri vardı. Kahverengi muşamba kaplamaları yer yer soyulmuş, altındaki bezi görünüyordu. Dayanma yerinin üstünde de tutunmaya yarayan demirler vardı. Tutunmak için elimi demire koyar koymaz hemen geri çektim. Buz gibiydi. Bu otobüsle sekiz saat yolculuk yapacaktık. Dedikleri gibi istediğimiz yere oturacaktık ama seçeneğimiz sınırlıydı. Cam kenarı daha da soğuktu. Fatma’yla babası ikinci sıraya oturdular, ben yanlarındaki yere yerleştim, arkadaşlarımız da arkaya geçtiler. Sadettin’de şaka yapacak hal kalmamıştı.
Neyse diğer yolcular da otobüse bindiler. Fatma’yla ikimizden başka hepsi erkekti. On ya da on iki kişiyle otobüs hareket etti. Kalorifer yoktu, belki vardı da çalışmıyordu. Aslında hiçbirimizin seyahat kültürü olmadığı için otobüste kalorifer olup olmayacağını bile bilmiyorduk. Bu yüzden kimseye bir şey sormak aklımızdan bile geçmiyordu. Yol kenarları yer yer karlıydı ama yollar temizdi. Ara sıra çukurlara girip çıktığında otobüsün zıplamasını önemsemiyorduk. Hepimiz mantolarımıza, atkılarımıza sarındık, eldivenlerimizi takıp koltuklara tünedik. Ayaklarımızı altımıza alıp ısınmaya çalışıyorduk. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bu soğukta üşürken uyumamız mümkün değildi Daha otobüse biner binmez yolculuğumuz bir an önce bitsin diye duaya başlamıştık.
İzmir’den çıktık, şoför hayırlı yolculuklar diledi. Manisa yoluna koyulduk. Tam Spil Dağı’ndaki Sabuncubeli Geçidi’nden çıkmıştık ki otobüs yavaşladı ve durdu. Muavin yere indi, otobüsün etrafını dolandı. Yukarı geldi. “Abi sağ arka lastik patlamış” dedi. Şoför söylenerek ağır ağır yola devam etti ve Manisa’da açık olan en yakın tamirhaneye girdi. Otobüsün içinde ne kadar beklediğimizi bilmiyorum. Birkaç kişi lastiği söküp, içindeki şambrelin deliğini yamadılar, yerine taktılar. Bunu da burnumuza gelen yanık lastik kokusundan ve ara sıra sıçrayan kıvılcımlardan anlamıştık. Aslında böyle olaylar daha önce başımıza birçok defa geldiği için olaya pek yabancı değildik.
Neyse kaza belâ savdık düşüncesiyle canımızı sıkmamaya çalışarak yola revan olduk. Akşam olmaya başlamıştı. Yanımızdaki yolluklarımızı çıkardık, paylaşarak karnımızı doyurduk ama üşümemize çare yoktu. Ellerimizi devamlı hohluyor, nefesimizle ısıtmaya çalışıyorduk.
Akhisar’ı geçtikten bir süre sonra aşağıdan “güm” diye bir ses geldi. Şoför kenara çekince Sadettin “aha, ayveyi yidik” dedi. Sabırla gene en yakın dinlenme yerine vardık. Bu kez şoför şambreli kendi yamadı. Yine yola düzüldük. Gece ilerlemiş, ayaz iyice artmıştı.
California Levee System Vulnerable To Natural Disasters
Ondan sonra nerelerden geçtiğimizi hatırlamıyorum. Fatma’yı içi mazot kokan otobüs tutmuştu. Babasının dizine yatıp gözlerini kapadı. Uyuduğunu sanmıyorum. Her an tetikteydik. Ya gene lastik patlarsa diye diken üstünde oturuyorduk. Beklediğimiz oldu ve üçüncü lastik de patladı. Sadettin “ee gari işlee garıştı arkıdeşlee” deyip bizi gülümsetse de durum vahimdi. Okula zamanında yetişme umutlarımız yavaş yavaş sönmeye başlamıştı.
Bir yerlerde yine durduk, şoför en sonunda ısınmamız için içeri yağ tenekesinden bozma bir mangal getirdi. Mangalda kömürden ziyade hâlâ alevle yanan odunlar vardı. Ellerimizi ısıttık ve otobüsün içi biraz olsun ılındı ama is kokusu ve dumanla boğulmadan işimiz biter mi diye de endişeleniyorduk. Yine de donmaktan daha iyiydi. Birbirimizin moralini bozmamak için kimse sesli bir şikâyet dile getirmiyordu ama içimiz iyice bunalmış, sabrımız çatlama noktasına gelmişti.
Bu lastik de tamir oldu tekrar yola çıktık fakat kimse bu yolculuğun biteceğinden umutlu değildi. Mustafa Kemal Paşa’ya yaklaştığımızda sabah olmuştu. Ve nihayet o kadar dayanan, onca yolu direnerek giden son lastik de patladı ve sonuncusu ne zaman patlayacak diye korku ve merakla bekleyen biz de huzura erdik.
Mustafa Kemal Paşa’nın girişinde mi yoksa çıkışında mıydı bilmiyorum, açık bir tamirhane bulduk. Fatma ile ben otobüsten hiç inmemiştik, diğer yolcular ve arkadaşlar inip çıkıyorlardı. Orada tamircilerin durduğu içi sobalı bir mekân varmış. Önce erkekler gittiler. Sonra şoför, arkadaşlarımızla gelip bize “orada bir kahve var, çıkıp ısının, işimiz uzun sürecek” dedi. Bizi yalnız bırakmayan Ali Rıza amca ile biz de otobüsten indik.
Artık ısınmaktan başka bir şey düşünmüyorduk. Okula vaktinde yetişemeyeceğimiz kesindi. Ne gariptir ki bunca sıkıntı arasında Fatma’yla benim en büyük kaygımız okula vaktinde yetişememekti Şoförden bize böyle bir arıza olduğuna dair mazeret yazısı vermesini istedik. Kabul edince içimiz biraz rahatladı.
10253Kahvehane gibi bir yere girdik. İçerde, kocaman, önündeki penceresinden alevlerin ara sıra dil çıkardığı bir sobanın yanında; üstlerinde mazot ve benzin lekeleriyle dolu giysileri olan ve mazot kokan birkaç adam vardı. Her biri yorgun ve uykusuz görünüyordu. Ellerindeki çay bardaklarını boşaldıkça dolduruyorlardı. Isınmanın en iyi yolu buydu zaten. Kenara çekilip bize yer açtılar. İkimizden başka hemcinsimiz yoktu. Fatma’yla ikimiz çekinmeyi unutmuş, gürül gürül yanan sobaya yanaşmıştık. Elimize birer bardak da çay tutuşturdular. Bu durumda isteyebileceğimiz başka şey yoktu. Duruma uyum sağladık.
t01xbfuqQTfc3NozrQsijWoWQj83zICSZqgM9HHudlQeRBPddQc
Bir süre sonra dışarı çıkıp otobüse baktım. Tam dört tane takoz üzerinde oturuyordu bizim bordo Magirus. Bütün lastiklerini sökmüşlerdi. Hepsini ehil eller bir güzel tamir ettikten sonra yerlerine taktılar. Sabah dokuzda işimiz bitmişti. Ondan sonra bir sıkıntı olmadı ama biz bir daha Kurban Bayramı’nda yola çıkmaya tövbe ettik.
Meğer bizim otobüs uzun yol otobüsü değilmiş. Manisa ile İzmir arasında çalışırmış. Araç yokluğundan sefere koymuşlar. Bunu da son tamirhanede öğrendik.

Yolculuk – 1


Leman TOGO

dessinenf

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendisini çok aradım, hemşerim olduğu için Muğla’da aradım sordum. Bulamadım. İnternetten araştırdım, soyadı değiştiği için yine izine rastlayamadım. Onu kaybettiğimiz haberini aldığımda çok yakınımda bir şehirde yaşamış olduğunu öğrendim. Çok üzüldüm. Birlikte yaşadığımız bu anıyı ona atfediyorum.

Fatma, canım arkadaşım, onu çok severdim. Bursa Öğretmen Okulu’na, Muğla Öğretmen Okulu’ndan dil sınavını kazanarak gitmiştik. Yabancı bir şehirde başka güzel arkadaşlarla birlikte okuyorduk. Mutluyduk, başarılıydık. Fatma sessiz, kibar, güzel ve çalışkandı. Sınıf arkadaşlarımızın hepsi onu çok severdi.

Yatılı okullardaki bayramları orada okuyan herkes bilir. Evleri yakın olanlar gider, uzakta olanlar okulda kalırdık. Az olduğumuz için kaloriferler yanmazdı. Karlı Bursa’da birkaç battaniyeyle yatar, ısınmaya çalışırdık. Bayram sabahları hep hüzünlü ve gözyaşlı olurdu. Müdür babamız çikolatayla gelir, kütüphanede bir sobanın başında toplanan bizlerin bayramını kutlardı. Biz de sırayla onun elini öperdik.

Kurban bayramı yaklaştığında bizi gene bir hüzün sarmıştı. Ailemiz gelmeyin demişti. Oysa tatil uzundu. Sanırım 5-6 gün vardı. O zamanlar tek otobüsle Muğla’ya gidemiyorduk. İzmir’den başka araç bulur öyle giderdik.

Muğla’dan orta okuldan sınıf arkadaşım Sadettin de Bursa Ziraat Okulu’nda okuyordu. Hemşerimiz bir arkadaş daha vardı. İsmini hatırlayamadım, beni bağışlasın. Okula bizi görmeye geldiler. “Kızlar biz eve gidiyoruz, siz de gidecek misiniz?” diye sordu Sadettin. Güvendiğim, sevdiğim, çok şakacı ve dürüst bir arkadaşımdı. Sonradan konusu Muğla’da geçen Dondurmam Gaymak filminde oynadı.

Fatma’yla hemen heveslendik. O zamanlar ailemizden izin kâğıdı olmadan evimize gidemezdik. Mektupla izin kâğıdı istesek gelmesi günler sürerdi. Biz de imzalı boş kâğıtlarımızı doldurur idareye verirdik.
Sadettin bilet bulup geldi. Biz de sevinçle yola çıktık. Fatma ailesine çok düşkündü, ailesine de ona. Evin en küçüğü, kıymetlisiydi. Ona kimse bir şey demezdi ama benim babam kızardı mutlaka.

 
İzmir’e kadar otobüsün en arka sırasında bulabildiğimiz yerimizde sorunsuz geldik. Ancak İzmir’den Muğla’ya gidecek araç yoktu. Otobüslerin çoğu hacılara tahsis edilmiş, Kâbe’ye hacı adaylarını götürmüştü.
Gece oldu, kalacak yerimiz yok. Sadettin ve diğer arkadaşımız devamlı araç soruşturuyorlar. Derken sevinçle geldiler. Muğla’ya gidecek gazete aracı vardı. Küçücük bir minibüs ve oturma koltukları kaldırılmış. İçine her yer için ayrı ayrı iplerle bağlı gazeteleri yığmışlar. Biz gazetelerin üstüne oturacağız. Çaresiz razı olduk.

Bir şoför ve yardımcısı var. Gazeteler baskıdan çıkmış, gaz kokuyor. Yola çıktık. Biz doğruca Muğla’ya gideceğiz sanıyoruz. Oysa araç her il ve ilçeye giriyor gazete bırakıyordu. Uyku iyice bastırdı. Sadettin sağ olsun, bizi endişelendirmemek için şakalar yapıyor. Boyu uzun olduğu için ayaklarını hiçbir yere sığdıramıyor. Biz Fatma’yla birbirimize kaynamışız. Rezilliğimiz anlatılacak gibi değil. Her durduğumuz yerde “İşlee garıştı gızlaa” diyor Sadettin.

Uyanıyoruz, olabilecek bütün kötülüklere karşı hazır oluyoruz. O zamanlar zaten eski yol olduğu için normalde İzmir Muğla arası altı saat. Fatma kucağıma koydu kafasını. Ayrıca soğuk da bir yandan. Ama yolculuğun zorluğundan başka bir sıkıntımız olmadı. Şoför ve yardımcısı iyi insanlardı. Ancak işleri acele olduğu için yemek ve çay molası vermediler. Sanırım yanımızdaki birkaç poğaçayı kardeş payı yaptık. Muğla’ya kaç saatte ulaştığımızı bilmiyorum. Ailemize bu yolculuğu anlatmamıza imkân yoktu.

Çaresiz yalan söyleyeceğiz. Bir yolcu minibüsüyle geldik dedik. Sürpriz yaptık güya. Babam biraz sızlandı, söylendi. Fatma’ya bir şey dediklerini sanmıyorum.

Dönüş yolculuğumuz da çok ilginçti.

 

Gelecek sefere…

 

 

 

 

 

TAYLAN


Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)


Çocukluk arkadaşım Gevher ve sevgili oğlu “Yağmur Adam Taylan için…

Tuz gölü, beyaza çalar mavisiyle, çimen yeşili bozkırın ortasında kocaman bir leke gibi duruyordu. Gökyüzü, tam ufuk çizgisinde durgun göle kavuşmuş, gölle sarmaş dolaş olmuştu. Kıyılarda kum öylesine inceydi ki toprak demek daha uygun düşerdi. Göl kıyısını dalga dalga saran pembe kristal tuz tabakası, uçuk mavi gölün kıyısında, gölü çevreleyen bir fisto gibi dolanıyordu. Kıyılardaki kristal pembeliğe akşam güneşinin kızıllığı vuruyor, suyun kıyısında kızıl pembe ışıklar oynaşıyordu. Serin bir rüzgâr esiyordu kuzeyden güneye…

 

Yazının tamamını okuyun »

Öğle arası, siesta


Ülkü Öztürk Göçmen (Zelin Artuğ)

Sevgideğer Resim hocam İHSAN BİÇER’in emeklerine teşekkürlerimle…

Görsel: İhsan BİÇER

34133631_2082105958733274_305830628144709632_o

Güneş tam tepedeydi. Köyün serçeleri, kır kırlangıçları, sığırcıkları, kumruları öğle güneşinin kızdırdığı kiremitlere ayak basar basmaz havalanıyor, kavaklığın kıyısındaki gölgeli çite konuyordu. At sineklerinin vızıltısıyla çekirgelerin kavgacı ötüşleri kurbağaların yaygarasına karışıyordu sazlıkta. Uzak tarlalarda tiz kadın sesleri, çocuk sesleri yankılanıyordu. Köyün erkekleri ya dağda bayırda sığır peşindeydi, ya harman yerini düzenlemekle uğraşmaktaydı. Harman zamanı yaklaşmış, köylüleri bir telaş sarmıştı. Güzün sökülüp samanlığa kaldırılmış öküz arabaları yeniden kurulacak, delce* onarılacak, mazu denilen (dingil) kısımları iç yağıyla yağlanacaktı, Traktörü olmayanlar tarlaya, çayıra, oduna, ekine, gübreye, taşa, toprağa yine bu atadan görme öküz arabalarıyla gideceklerdi. Köyün gelinleri harman yerlerine, tarlalara, bostanlara çay tepsisi, azık taşımaktan, beşikteki bebelere süt verip, yayık çalkamaktan, hamur yoğurup ekmek yapmaktan, inek sağıp dam süpürmekten yorgun düşmüşlerdi.

 

Yazının tamamını okuyun »

Engelsiz


Ülkü Öztürk Göçmen (Z.A.)

Not: İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Dekanlığı tarafından düzenlenen 4. Öğretmenin Öyküsü Yarışması sonucunda jürinin oluşturduğu seçkiye giren öykülerin toplandığı iki cilt kitabın 1. cilt kapak fotoğrafı aşağıdadır. Bu ciltte 15. sırada yer alan öyküm Engelsiz’i “Küçük İşler” okurlarıyla paylaşmaktan gurur duyuyorum. (Ü.Ö.G.)

kapak

Yıl 1987. Aylardan ağustos. Onun Boğaz’ı yüzerek geçmek için kırk kilometre ötedeki sahil kasabasında, Akçakoca’da kamp yaptığını duydum. Belediye Başkanı bu konuyla ilgilenmiş, onu çalıştıracak biriyle birlikte kampa yollamıştı. O gün gelinceye kadar sahilde gece çadırda kalacak, gündüz Karadeniz’in azgın dalgalarıyla boğuşarak kulaç atma ve nefes çalışmaları yapacaktı. Üç aylıkken çocuk felcine yakalanmış, yürümeyi hiç öğrenememiş, ayaklarının gücünü kollarına vermişti.

Yetmişli yıllarda tanıdım onu.  Orta sıralardan birinde sessizce oturur ders dinlerdi. Bir cümle çözümlemesi yaptırmak için tahtaya çağırdım bir gün. Eğildi, sıranın altından koltuk değneklerini aldı, değneklerine dayanarak tahtaya geldi. O gün gördüm engelli olduğunu. Tahtaya kalktığı için yüzü ışıl ışıldı. O günden sonra onu daha sık kaldırdım tahtaya.

 

Yazının tamamını okuyun »

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (4)


Zelin Artuğ

 

591b13819818c388f4ab80eb83f122c8

 

Cumartesileri öğleye kadar okula gidiyorlardı. Öğleden sonra tatildi. Yarım gün evi toparlayıp, köy meydanındaki bakkaldan ufak tefek alışverişlerini yapıyorlar, pazar gününü de çamaşır ve banyoya ayırıyorlardı.

O cumartesi öğleden sonra iki Nebahat, Gülümser ve Nuran iş bölümüyle temizliğe giriştiler. Mücella’yla Ayfer de siparişleri yazıp, köy meydanındaki bakkala gittiler. Önce oturdukları oda temizlendi. Yaşar, valizinden çıkardığı sofra örtüsünü yere serdi. Katı bir hamur yoğurdu. Bu arada Süheyl de getir götür işinde Yaşar’a yardım ediyor, bir yandan da okul dönüşü ev sahiplerine çarşıdan ısmarlayıp getirttikleri kıymayla mantı içi hazırlıyordu. Hamur dinlenip iç de hazır olunca Yaşar’la birlikte avuç içinde ufak ufak açtıkları hamura kıymalı içi doldurdular.

Yazının tamamını okuyun »

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (3)


Zelin Artuğ

e5f61cd62e0bfda5ekremabimben

 

Sabah uyandıklarında gün ağarmaktaydı. Köy meydanındaki camiden gelen ezan sesi sabahın sessizliğinde yankılandı. Uludağ’dan esen serin hava köyü çepeçevre sarmış, sis evlerin çatılarından bahçe duvarlarına kadar inmişti. Yakınlarda bir horoz öttü.

Süheyl, yorganını sırtına dolayıp yattığı yerden pencereye uzandı, perdeyi aralayıp dışarıya baktı: “Sisten göz gözü görmüyor!” dedi. Nuran yorganını başına çekip mırıldandı: “Ne çabuk sabah oldu! Daha yeni yatmadık mı biz?”

Gülümser çoktan kalkmış, çaydanlığı ocağa koymuştu bile. İsteksizce kalktılar. Sırayla tuvalete gittiler, tahta lavaboda ellerini yüzlerini yıkadılar. Su buz gibiydi. Elleri yüzleri kıpkırmızı olmuş ama soğuk suyu suratlarına çarpınca canlanmışlardı.

Yazının tamamını okuyun »

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (2)


Zelin Artuğ

 

 

Untitled-2

 

Hadiye Hanım evin kapısında durdu, arkasına dönüp gözleriyle kızları saydı. Bu arada Adil Bey kapıyı açmış, nazikçe yana çekilmiş, Hadiye Hanım’a eve girme önceliğini vermişti. Hadiye Hanım’dan sonra kızlar sırayla eve girerken Adil Bey ciddi bir yüz ifadesiyle bekledi.

Kızlar ellerindeki valizlerini, çantalarını, torbalarını sofaya, duvarın kıyısına bırakıp, Hadiye Hanım’ın arkasından oturma odasına girdiler. Ayakta, Hadiye Hanım’ın etrafında toplandılar.

Nasihatlerin ardı arkası kesilmiyordu. Nuran öğretmenlerini dinlerken kâh sağ ayağını, kâh sol ayağını ileri uzatıyor, böylece yorgunluğunu gidermeye çalışıyordu. Kızların yüz ifadeleri pür dikkat söylenenleri dinlermiş gibi gözükse de bazılarının gözleri odanın ufak penceresine ya da kapıya yakın duran kuzineye kayıyor, bazıları da bu odada çok eski yıllarda yaşamış olan köylüleri merak etmekten kendilerini alamıyordu.

 

Yazının tamamını okuyun »

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (1)


Zelin Artuğ

ev1

 

Bahar dendiğinde çiçek kokuları doldurur dört bir yanı. Yol kıyılarında üstüne çiğ damlaları düşmüş mavi mineler, sarı kır çiçekleri, tarlalarda narin gelincikler salınır. Sanki karın kalkmasını bekliyormuş gibi körpe, yeşil gövdeleriyle papatyalar başlarını çıkarır çimenlerin arasından. Kuşlar gagalarında kıştan kalmış incecik kuru dallarla çevrede dört döner, kuluçkaya yatmak için kendilerine yuva yapacak güvenli bir yer ararlar. Ama yine de o bahar bir başka güzeldi.

 

Yazının tamamını okuyun »