Aşk’a davet..
Yucel Evren

Herkes unutmuş gibi, denizin asıl renginin mavi olduğunu… Akşam kızıllığında gümüş rengi ya da uçuk pembe yassı balıkların ağlarda oynaştığını… çitlembik ağaçlarının, şebboyların, hanımellerinin kokusunu, kına çiçeklerinin, ipek çiçeklerinin güzelliğini… ve yaz akşamlarının yosun kokulu esintisini…
Herkes unutmuş gibi insanın insana saygılı davrandığını! Toplum olmanın BİREY! olmaktan çok daha önemli olduğunu… “Kimseye zarar verme!”lerin aslında “Her önüne geleni ezip geç!” anlamındaki “Kendini sakın ezdirme!”lere dönüşmeden önce, “kimseyi ezmemek” anlamına geldiğini unutmuş herkes!
Nasıl unutmasın herkes bunları! Şimdi başka ezberler var artık. Gemini hangi rotaya çevirirsen kaptanlığı kaptırmazsın.. Arabandan inince aman anahtarını cebine atma, asansörün kapısına kadar elinde tekli boynuz gibi tut, asansörde kimseye selam verme, hatta kimsenin yüzüne bakma, eve geldiğinde de elin meşgul olduğu için, kapıyı çifte atarak kapat… vb.
Peki ya bebekler? Hiç onlara dikkat ettiniz mi? Eskiden pusetinin içinde kanı kanına sığmayan, dikilip doğrulan, emniyet kemerini çözmeye, o cendereden çıkmaya çalışan bebekler büyüdü, pusetlerinde robot gibi oturan, hatta hiç ağlamayan, çoğunlukla da uyuyan bebeklere dönüştüler.
Uyusun da büyüsün ninni! Otobüs, metro kuyruklarında itişip kakışsın ninni!
Hadi öl de, ölem!
Ölem de… kaç kişi kaldı ki herkesin unuttuğunu hatırlayan?
Zelin Artug, Temmuz 2010, Yeryüzü
Not: Bi ara yine uğrarım
Aşk; deniz üzerinde salınan bir geminin dümeninin ucunda sallanmak iken, sevgi aynı geminin dümenini otomatik kaptana bırakıp güvertede güneşlenmektir
:)…
Işık…
Sana; kaosu bol, ekonomisi çalkantılı, siyasetçileri dalavereci, gelir düzeyi dengesiz, hakları eşitsiz insanları yorgun ama yine de umutlu bir ülkenin en gürültülü şehrinden yazıyorum…
“Dile yüklenenler ne denli izafi… Ne denli yöresel henüz.. Örneğin ne demeli, hırsı anlatırken? Doğal ki yöreselliğin dışında da elbet..
Ama ne denli sınırlı…
Nasıl anlaşılacak umurundalığını aştın örneğin.. Ama yeterli mi?…
Mesut Güner’e,

Başını ellerinin arasına almış, şilteye oturmuş, karışıklığın içinden görebildiği kadarıyla zemindeki karoya dalgın dalgın bakıyordu. Bütün kitaplar yerdeydi. Kitaplar gibi kendi düşünceleri de alt-üst olmuştu. Hiçbirini hiçbir rafa yerleştirmek içinden gelmediği gibi, hiçbir düşüncesini de değiştirmek, kendine teselli vermek istemiyordu.
“bu kaçıncı mevsim
ben neredeyim
ömrümün hangi yılı
bu kaçıncı hazanım?”
(Gaipten bir anons duyuluyor kadının kulak zarından içre):
—“Lütfen parçayı hızlı ve yüksek sesle önce okuyunuz, sonra da oynayınız!”
(Yanıt veriyor kadın gayri ihtiyari avuçlarıyla kulaklarını kapatıp):
— Hı? Kim var orada?! Kim konuşuyor beynimin hava kabarcığı boşluklarında?
(Sorularına cevap alamayınca pencereye doğru seyir ediyor ve başlıyor kendi yazgısını dillendirmeye)